30 Aralık 2025 Salı

180 - 30.12.2025 - 2025 - TAKVİM YAPRAKLARINDAN DÜŞENLER (Göynük Gazetesi)

 

2025 - TAKVİM YAPRAKLARINDAN DÜŞENLER



Geçen yıl yaptığım gibi bu yıl da bilim, sanat ve düşün dünyamızdan kayan yıldızlar gibi yitip gidenlerin bir muhasebesini yapacağım. Her birinin değeri ayrıydı, kabul etmek lazım. Bazılarını çok bazılarını daha az sevdik belki ancak bu, hiçbirinin değeri diğerinden az demek değil elbette.

2025’in kayıpları, 2 Ocak’ta kaybettiğimiz Ferdi Tayfur ile başladı. Ferdi Tayfur, 79 yaşında tedavi gördüğü hastanede hayata veda etti. 8 Ocak’ta Türk Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden Selim İleri’yi yitirdik. 13 Ocak’ta ise tiyatro ve seslendirme dünyamızın çok sevilen isimlerinden Bedia Ener’i kaybettik. Kendisini seslendirmeden tanımayanlar, Yaprak Dökümü adlı edebiyat uyarlaması dizide canlandırdığı Neyyir Hanım karakteri ile anımsayacaktır onu.

24 Ocak tarihimizdeki önemli mihenk taşlarından biridir. 12 Eylül askeri cunta rejiminde ekonomiden sorumlu bakanlık yapan ve sonrasında Türk siyasi tarihinde önemli bir figür haline dönüşecek olan Turgut Özal’ın imzası ile yayınlanan 24 Ocak ekonomik Kararları ve araştırmacı gazeteciliğin Türkiye’deki duayeni Uğur Mumcu’nun ve Diyarbakır Emniyet Müdürüyken hain bir pusuda hayatını kaybeden Ali Gaffar Okkan’ın suikasta kurban gidişleri bu tarihe rastlar. Bu yılın 24 Ocak’ında ise gazeteci ve haber spikeri Deniz Arman vefat etti.

Şubat ayına geldiğimizde Kahtalı Mıçe lakabı ile tanınan Mustafa Kahtalı vefat etti ayın 15’inde. Üç gün sonrasında ise tiyatromuzun başarılı ismi Muhammed Emin Gümüşkaya’nın kaybını öğrendik. Nam-ı diğer Seyyar Tayyar’ın...

Mart ayına ise ayın 2’sinde yitirdiğimiz Edip Akbayram ile başladık. Kendine has müzikal yorumu, zorluklar karşısında eğilmeyip dimdik duran kişiliği ile tanımıştık onu. Mart’ın yarısına geldiğimizde ise art arda iki güzide insanın vefatını öğrendik: 15 Mart’ta Yabancı Damat, Kardeş Payı gibi dizilerden tanıdığımız başarılı oyuncu Şinasi Yurtsever'in ani ölümü sevenlerini yasa boğarken, bir gün sonrasında ise oryantal sanatçısı Tanyeli vefat etti. Muhasebe ve ticaret ile uğraşanlar mart ayı dert ayı derler; 2025’in Mart ayı da kayıpların sayısı ve büyüklüğü ile öyle oldu adeta. 20 Mart’ta Deli Yürek, Ekmek Teknesi ve Kurtlar Vadisi gibi fenomen dizilerin yaratıcısı, ünlü ve başarılı yönetmen Osman Sınav’ı kaybettik. Bir gün sonra ise Türk Sineması’nın en başarılı 4 kadınından biri olan, dört yapraklı yoncanın bir yaprağı diyebileceğimiz Filiz Akın’ı ebediyete uğurladık. Mart ayının ve 2025’in en acı kayıplarından biri de hiç kuşkusuz ayın tam da son gününde, sanatını icra ederken, sahnede yitirdiğimiz Volkan Konak oldu. Kendine özgü yorumu ve sahne enerjisiyle Türkiye’nin en sevilen sanatçılarındandı.

Mayıs’ta Balık Ayhan adıyla tanıdığımız, Roman müziğinin önemli ritim sazcılarından Ayhan Küçükboyacı’yı, Grup Gündoğarken’in ve müzikseverlerin İlhan abisi İlhan Şeşen’i yitirdik.

Haziran ayında Yüzyılın Beyin Cerrahı olarak nitelendirilen dünyaca ünlü beyin ve sinir cerrahı Gazi Yaşargil’i ebediyete uğurladık.

Temmuz ayının başında ise gazeteci-yazar, köşe yazarı ve en önemli ve uslanmaz muhaliflerden Nihat Genç’i yitirdik.

Eylül ayında Arabesk müziğin güçlü sesi Gül tut, sahne ismi ile Güllü, Yalova'daki evinin penceresinden düşerek hayatını kaybetti. 51 yaşındaki sanatçının ani ölümü şok etkisi yaratırken doğrudan yürütülen soruşturma nedeniyle de aylarca gündemde kaldı. Son gelişmeler çerçevesinde ise şarkıcının düşmediği, kızı tarafından aşağıya itildiği iddiası kamuoyuna yansıdı.

Ekim’de usta oyuncu Arif Erkin Güzelbeyoğlu, 90 yaşında vefat etti. Arif Erkin adıyla tanıdığımız sanatçı hem dizilerde hem de sinemada birçok unutulmaz karaktere hayat vermişti. En akılda kalan, Yabancı Damat dizisindeki Memik Dede ve İkinci Bahar dizisindeki Zülfikar rolleriydi. Ruhu şad olsun.

1 Kasım’da Türk Sineması’nın önemli jönlerinden Engin Çağlar, 3 Kasım’da da tiyatro ve sinemanın sevilen yüzü Ahmet Gülhan, 85 yaşında hayata veda etti. Ayın ortasında da Türk Sanat Müziği’nin dev ismi Muazzez Abacı, 78 yaşında doğum gününde hayatını kaybetti.

Yukarıda saydığımız değerlerin haricinde; spor spikerleri Ümit Aktan ve Sabri Ugan, spor programcısı Faik Çetiner, cinayet gibi bir elektrik kazasında vefat eden Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek, Manisa / Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay, oyuncu Filiz Küçüktepe, psikolog Haluk Yavuzer, karikatürist Haslet Soyöz, spor yöneticisi Nedim Türkmen, neyzen Niyazi Sayın, eski Merkez Başkanı Başkanlarından Süreyya Serdengeçti’yi de kaybettiklerimiz arasında sayabiliriz.

Dünyada ise; aktör Gene Hackman, Amerikan güreşi ve sinemadan tanıdığımız Hulk Hogan, aykırı yönetmen David Lynch, rock müziğin efsane isimlerinden Ozzy Osbourne, futbolcu Diogo Jota, modacı Giorgio Armani, sinema oyuncuları Brigitte Bardot (Neşeli Günler adlı filmde üç kağıtçı Ziya karakterinin kahvehanede jilet satarken kullandığı Biricik Bardo 🙂) ve Claudia Cardinale ile aktör Val Kilmer, boyalı suratları ve ilginç sahne şovları ile müzk tarihine adını altın harflerle yazdıran rock grubu Kiss'in eski üyelerinden Ace Frehley90lı yıllarda Formula 1 yarışlarında mütevazı bütçesine rağmen aldığı başarılı sonuçlar ve eğlenceli duruşu ile arz-ı endam etmiş Jordan F1 takımının sahibi Eddie Jordan bir çırpıda sayabileceğimiz kayıplar.

Her yıl biraz daha kalabalık bir veda listesi çıkıyor karşımıza. İsimler çoğalıyor, satırlar uzuyor, içimizdeki eksilme hissi derinleşiyor. 2025 de bize bunu yaptı. Tanıdık sesleri, bildik yüzleri, alıştığımız duruşları aldı götürdü. Geriye ise onları anmak, hatırlamak ve bizlerde ve bu dünyada bıraktıkları izi unutmamak kaldı.

 

27 Aralık 2025 Cumartesi

178 - 24.12.2025 - YİNE, YENİ, YENİDEN (Göynük Gazetesi)

 

YİNE, YENİ, YENİDEN

YİNE, YENİ, YENİDEN

Türk Pop Müziği’nin yaşayan efsanelerinden Nilüfer’in 1992 yazında çıkardığı albümün adını yazıma başlık olarak seçmemin bir sebebi var: Emeklilikte Yaşa Takılanlar -yani EYT- yasası palas pandıras çıktığında, emeklilik şartlarını sağlayan bendeniz de çöpsüz üzüm gibi borçsuz harçsız dilekçemi verip emekli olmuştum. 2023’ün Nisan ayından bu yana harca harca bitmez, aşırı yüksek (!) emekli maaşımı alarak, emekli hayatı yaşamaya başladım. 

Aslında emekli olduğum andan itibaren hissettiğim, çalışma yaşamı boyunca ruhen ve bedenen üzerime çöken yorgunluğu atma isteği idi. Çoğunlukla evde ya da sevdiğim insanlarla mümkün olduğunca bir arada bulunmaya çalışarak geçti emekliliğin ilk zamanları. Evden çıkmayı tercih etmediğim anlar için dostların sorduğu popüler soru olan “Canın sıkılmıyor mu Allah aşkına?!” sorusuna verdiğim yanıt hep aynıydı: “Yok be, can sıkıntısı da neymiş!

Günler günleri kovaladı; onlarca kitap okunup bitirildi, Göynük Gazetesi’ndeki köşem için binlerce satır yazı yazıldı, Netflix’in dizi ve film kütüphanesi acımasızca sömürüldü. Dışarıdan bakınca “amaçsız”mış gibi görünen zamanların aslında ne de ferahlatıcı olduğu defalarca izah edildi.

Derken birkaç hafta önce, evvelce de çalıştığım kurumdan bir iş teklifi geldi. Allah var ya, hiç de aklımda yokken geldi bu teklif. Kurulduğu günden itibaren güzel ilçemiz Göynük için son derece kıymetli bir eser olarak gördüğüm Özel Göynük Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nde mesaiye başladım. Yazımın başlığındaki gibi; yine, yeni ve yeniden… 

Yılların imbiğinden süzülüp gelen çalışma hayatı tecrübemi, önceki dönemlerden çok daha ayakları yere basar bir ruh hali içerisinde aktarmaya çalışıyorum birkaç haftadır eskimeyen bu kurum için. Sanırım bu dönemki gayretim, emekli olmadan önceki haletiruhiyeme nazaran biraz daha stresten uzak şekilde ama ayrı bir ciddiyet içerisinde tezahür edecek. SGK primi gününü doldurmaya çalışan bir bireyin çekingenliğindense, adeta bir beyin fırtınasındaymışçasına farklı noktalara dokunabileceğim bir moda geçiş yaptım desem yanlış konuşmamış olurum.

Belki de emeklilik, hayattan el etek çekmek değil; tam tersine, hayata hangi noktadan ve hangi ruh hâliyle ona dokunacağını seçebilme özgürlüğüdür. Bugün yeniden çalışıyor olmam, eksik kalan günleri tamamlama telaşından değil; birikmiş sözleri, öğrenilmiş sabırları ve dinginleşmiş bir zihni işe katma isteğindendir. Yani bu kez takvim değil, niyet konuşuyor. Yine buradayım; yeni değilim belki ama her şeye yeniden bakabilecek kadar tazeyim.

 

22 Aralık 2025 Pazartesi

177 - 15.12.2025 - YAZI YAZMANIN KİMSEYE SÖYLEMEDİĞİM TARAFI (Göynük Gazetesi)

 

YAZI YAZMANIN KİMSEYE SÖYLEMEDİĞİM TARAFI


YAZI YAZMANIN KİMSEYE SÖYLEMEDİĞİM TARAFI

Yazı yazmak, dışarıdan bakıldığında düzenli bir masa, bir bilgisayar, bir fincan kahve ve akan cümlelerden ibaret sanılır.Oysa amatör bir yazar olarak sıklıkla dile getirmediğim tarafı şudur: Yazı çoğu zaman bir rahatlama değil, aslında bir yüzleşmedir. Bilgisayarın başına oturduğumda sadece kelimelerle uğraşmakla yetinemem, kendimle de baş başa kalırım. Kimi zaman kaçtığım düşünceler, çözümü için kafa yormayı ertelediğim sorular, eşimle ya da çok samimi bir dostumla paylaşabileceğim ölçüde bastırdığım duygular tam da o an sıraya girerler. Yazı, bir bakıma saklanmaya çalıştığımyerleri tek tek işaret eden bir ispiyoncudur.

Okuyucu, yazdığım yazının en son hâlini görür. Oysa silinen kelimeler hatta paragraflar, yayınlanmasını ertelemeyi seçtiğim, bir bakıma olgunlaşması için dinlendirdiğim taslaklar da vardır. En çok da kendime yakıştıramadığım itiraflar, ağzıma geleni sayıp dökmek istediğim kavgaların uzantıları silinir. Çünkü yazı, ne kadar başkalarına hitap ederse etsin, yazarı olarak önce beniele verir. İnsan bazen gerçeği söylemekten değil, gerçeği fark etmekten korkar. Yazı da aslında bu korkuyu canlı tutan bir nöbetçidir.

Yazarken güçlü görünmek zorunda olduğumu düşündüğüm zamanlar olur kimi kez. Okur karşısında sarsılmaz, tutarlı, ne söylediğini bilen biri olmayı, lafı tam da gediğine koyabilmeyi isterim. Ama yazmanın ve yazının bana öğrettiği en sert şey şudur: Güçlü cümleler çoğu zaman zayıf anlardan doğar. Emin olmadığım, kararsız kaldığım, hatta yenildiğimi hissettiğim zamanlar klavyeden ekrana ulaşan, belki de en dürüst halimin yansımasıdır. Bu yüzden yazı, bir başarı hikâyesi değil; çoğu zaman bir hesaplaşma tutanağıdır.

Bir de beklenti tarafı var elbette. Bu beklenti de yazının anlaşılması, okuyucuda karşılık bulması, ilgili yerlerde yankı bulması… Bunlar genellikle konuşulmaz ama hissedilir. Okunmadığını düşündüğün bir yazı, bir sağır odada yüksek sesle konuşmak gibidir. Haykırmanıza rağmen yankı yoktur. İşte o an insan kendine şu soruyu sorar: “Yazmakla, beyhude bir çaba mı gösteriyorum acaba?” Cevap çoğu zaman “hayır”dır.Çünkü yazılmayan bir yazı, insanın içinde daha çok yer kaplar.

Yazı yazmanın kimseye söylemediğim tarafı belki de en sade noktasıdır: Yazmasam eksik kalırım. Anlaşılsam da anlaşılmasam da, beğenilsem de görmezden gelinsem de… Yazı benim için bir şeyler anlatmaktan çok dayanmaktır. Hayata, olup bitenlere, ahlaksızlığa, hatta kendime karşı ayakta kalma biçimidir. O yüzden bazen yazma eyleminin yükü ağır gelir amabilirim ki bırakırsam bu yük daha da ağırlaşır. Çünkü yazı, sustuğumda beni terk etmez.

6 Aralık 2025 Cumartesi

176 - 06.12.2025 - BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN (Göynük Gazetesi)

 

BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN

BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN

 

Son günlerin flaş mevzusu futboldaki yasadışı bahis ve şike operasyonları... Yargının eşgüdümünde futbolcuları, hakemleri, eski ve yeni kulüp başkanlarını ve futbol yorumcularını da içine alacak şekilde genişletilen bu soruşturmalar hakkında bir fikir beyan etmemiz doğru olmaz. Umarız ki yıllar önce İtalya’da bağımsız yargının el atarak temizlik yaptığı operasyonlar gibi bizdeki operasyonlar da köklü ve tertemiz bir yeniden yapılanmaya vesile olur.

Benim dilim döndüğünce sizlere aktarmaya çalışacağım da 40 yıla yaklaşan mazisi ile çok uzak sayılabilecek bir zamandadoğrudan olayın özündeki insanlardan dinlediğim bir tür şike aslında. Olayı aktaracağım kişilerin çoğu ebediyete intikal ettiğinden, üzerinden de çook uzun yıllar geçmiş olduğundan anlatmakta bir beis görmüyorum.

1989 yılıydı. O zamanlar adı Türkiye 1. Futbol Ligi olan şimdiki Süper Lig’de Anadolu takımları içerisinde tamamen kendine has transfer politikası ve büyük takımlara özellikle kendi evinde çelme takması ile ünlü Boluspor, taraflı tarafsızbirçok kişinin beğendiği, sevilen bir takımdı. O yıllarda Scoutluk denilen olgunun varlığından bîhaberdi herkes. Oysa Boluspor’da görevli olan rahmetli Altan Doyran, Türkiye’nin dört bir tarafına gider, amatör lig maçlarını bile seyreder ve gelecek vadettiğine inandığı gencecik futbolcuları yönetime bir rapor halinde sunup onları Boluspor kulübüne, dolayısıyla Türk Futboluna kazandırırdı. Futbol takımlar o zamanlar şimdiki gibi fırıldak menajerlerin esareti altında değildi!

Boluspor bu transfer politikası ile kendi yağında kavrulur, amatörden ya da alt liglerden aldığı oyuncuları parlatıp yüksekmeblağlara büyük takımlara satarken naklen yayın sistemi kökünden değişti ve takımlar önceki yıllara nazaran çok daha büyük paralar kazanmaya başladılar. İçine paranın bulaştığı her şey gibi futbolda da durumlar değişti ve Boluspor artık üst sıraları zorlayan, orta sıraların güçlü takımı kimliğinden, ligde tutunmaya çalışan, alt lige düşmemek için saha içinde ve saha dışında çok çaba sarf eden bir hüviyete büründü.

1989-1990 sezonunda da Malatyaspor ile ligde kalıp kalmama mücadelesine girişti Boluspor. Malatyaspor’un o dönemki başkanı kayısı tüccarı ve emlak kralı diye bilinen rahmetli Metin Kaya Çağlayan’dı. Dediğimiz gibi mücadele sadece yeşil sahada değil saha dışında da yapılıyordu ve başkan Çağlayan, açık açık Boluspor’un ligde kalma uğruna her türlü oyunun içinde olduğuna ilişkin bir açıklama yaparak ortalığı alevlendirdi. Rahmetli Çağlayan’ın özellikle odaklandığı maç ise Adana Demirspor – Boluspor maçı idi. (Adana’daki maçta ev sahibi takım bir penaltı kaçırmış, Boluspor ise iki gol bularak rakibini yenmişti.)

O dönem Boluspor Başkanı rahmetli Yılmaz Becikoğlu idi. Şimdi bile Anadolu takımları görece büyük paralar kazanıyorsa maç naklen yayınlarından, Yılmaz Başkana müteşekkürolmalılar. Zira TRT’nin kafasına göre üç otuz paraya maç naklen yayını yapmasına dimdik karşı durarak naklen yayınlar için havuz sisteminin kurulmasını ve kulüplerin yayın gelirlerinin astronomik seviyelere ulaşmasının mimarıdır kendisi.

Elbette her kulüp başkanı gibi Yılmaz başkan da iyi bir yöneticikadrosu ile kulüp yönetmenin gerekliliğinin farkındaydı. Kurt gibi karakteri ile kendisi gibi iş insanlarını ve siyasetçileri kulüp yönetimine almayı başardı. Siyasetçiler derken teyzemin eşi ve o dönemde iktidarda olan Anavatan Partisi’nin merkez ilçe başkanı rahmetli Süleyman Özdemir’i kastediyorum. Ortaokul mezunu olmasına rağmen o da çok kuvvetli bir siyasi figürdü. Deyim yerindeyse “bıçağının önü de arkası da kesen” bir yapıdaydı. Hükümette bakanlık yapan, ilk sayılarımızdan birinde Göynük Gazetemizin de röportaj yaptığı Mengen’liKazım Oksay ile derin muhabbeti vardı. Yanlış hatırlamıyorsam Sayın Oksay Devlet Bakanı olarak tanıtma vakfı ya da Türk sporunu güçlendirme vakfı gibi bir kurumdan sorumluydu. Para lazım olduğunda Yılmaz başkan ANAP ilçe başkanı olan eniştemi Ankara’ya gönderiyor ve para sorununu böylelikle çözüyordu.  

Adana Demirspor maçı öncesi gerçekleşen somut durumu rahmetli eniştemden nakletmeye çalışayım:

Maçtan önce Adana’da bir bankadan 105 Milyon lira çektim. Bond çantaya koyduğum bu paradan 5 milyon Lirasını soyunma odasında bizim futbolculara dağıttım. Geri kalan 100 milyonu da çantayla Adana Demir takımına gönderdim

Yukarıda da belirttiğim gibi Boluspor maçı 2-0 kazanıp ligde kalırken Malatyaspor, rahmetli başkanlarının deyimiyle bağıra bağıra küme düştü. Takip eden yıllarda uzun ve çetin mücadeleler verildi hem Malatyaspor hem de Boluspor adına. Federasyonun hukuk departmanı önce şike var sonra şike yok dedi. Sonrasında “bir yerlerden” Malatyaspor’a 3 milyar Lira para geldi ve olay bir şekilde kapandı.

Bazı yerlerde işler böyle yürür. Düzen dediğimiz şey bazen bir soyunma odasında dağıtılan zarflarla, bazen rakip futbolculara gönderilen Şahin marka arabalarla, bazen de bir bond çantanın girdiği kapıyla şekillenir. Kimi zaman sahada koşanların emeği konuşur, kimi zaman soyunma odası koridorları. O günlerdeyaşananlar da sadece bir maçın değil, bir dönemin zihniyetini açık etmişti. Bugün futbolda konuşulan ne varsa, kökü o eski defterlerin sayfalarında durur hâlâ. Ve biz, yıllar sonra bile, aynı cümlenin etrafında döneriz: Bazı yerlerde işler böyle yürür.


1 Aralık 2025 Pazartesi

175 - 01.12.2025 - AĞZA SIĞAR DA AKLA SIĞMAZ BAZEN (Göynük Gazetesi)

 

AĞZA SIĞAR DA AKLA SIĞMAZ BAZEN



En başta şunu söyleyeyim: Az sonra okuyacaklarınızı evde, çarşıda, pazarda, iş yerinde kısacası hiçbir yerde DENEMEYİNİZ! Baştan uyarımı yapayım da sonra gazetede okudum da yaptım filan gibi mazeretlerin ardına sığınan çıkmasın.

İki sivri zekâ arkadaş oturmuşlar muhabbet etmekteler. Muhtemelen muhabbetlerine, şişe ya da kutu içerisindeki bir miktar alkol de eşlik etmekte. Bu iki sivri zekadan biri, aklına her nereden geldiyse artık, diyor ki “Birader ben şu ampulü ağzıma sokarım!”. Bunu, tavandaki duya takılı olan akkor flamanlı sarı ampulü parmağı ile işaret ederek söylüyor. Yapardın-yapamazdın iddiaları arasında bir ampul bulunuyor ve iddia sahibi bir şekilde ampulü ağzına sokmayı başarıyor. Ampul bu, bir şekilde ağız boşluğuna sığar da çıkarmaya çıkaramazsın. Öyle de oluyor. İddia sahibi iddiasını kanıtlamış oluyor ama ampulü kırmadan ağızdan çıkarabilmek kesinlikle mümkün değil! Diğer üstün zekalı, sinkaf ederek şöyle diyor arkadaşına: “Lan oğlum ne beceriksiz adamsın! Nasıl çıkaramıyon ampulü?!” Böyle dedikten sonra o da ağzına bir ampul sokuyor ve akıbet yine aynı: Ağza giren ampul çıkmaz kuralı!

Tüm uğraşlarına rağmen ampulleri çıkaramayınca normal zekalı insanların verebileceği bir karar verip hastaneye gitmeye karar veriyorlar. Evden çıkıp yoldan bir taksi çeviriyorlar. Tabi ağızlarda ampul, konuşma filan hak getire. Taksiciye durumu yazarak anlatıyorlar. Taksici bu kafadarların ne kadar da akıllı (!) olduklarını düşünüyor ve gülmekten adeta katılarak bunları hastanenin acil servisine götürüp bırakıyor. Acil servistekiler de gülmemek için kendilerini zor tutarak tıbbi müdahalede bulunuyor ve bu iki çok akıllı tipi “kurtarıyor”.  Doktor tam bunları ampulden kurtarırken acilin kapısından bu kez taksici giriyor. Ve onun da ağzında bir ampul! Yememiş içmemiş, iki kafadarı acile bırakır bırakmaz bakkala girip ampul almış ve o da denemiş!

Evet dostlar, burada anlatılan fıkra gibi gözükse de aslında gerçektir. Çıkaramayacağını bile bile o ampulü ağzına sokar insan. Ne kadar zekâ ve akıl dışı olsa da acaba mı sorusu kanına girer insanın. Halbuki bu merakın sonu acil servistir. Tıbbi olarak müdahale edilmezse de o ampul o ağızdan çıkmaz!

Daha geçenlerde Şanlıurfa’da bir marangoz atölyesinde 15 yaşında bir çocuğa makatından kompresör ile hava veren zekâ yoksunu tipler, zavallı çocuğun ölümüne neden olmuşken, bu olay ülke genelinde duyulmuş ve infiale sebep olmuşken bu kez de ilçemiz Göynük’te karbon kopya şeklinde bir mevzu meydana geldi.  Bir iş yerinde çalışan birkaç zeki (!) vatandaş bir arkadaşlarına, aynı Şanlıurfa’daki gibi kompresörle hava verdiler. Olaya maruz kalan işçi hastanelik oldu. Şakalaşırken vuku bulduğu iddia ediliyor bu olayın. Çok şükür bu “şaka” ölümle sonuçlanmadı. Ancak insanların hatalardan hiç ders almaması ibretlik bir öykü halinde kamuoyuna yansımış oldu.

İnsan, bazen en basit uyarıları bile hiçe sayacak kadar gözünü karartabiliyor. Ağzına ampul sokmakla makata kompresörle hava sıkmak arasında uçurum varmış gibi görünse de ikisinin de ortak paydası aynı: Beyin yerine başka yerlerle düşünmek... Bir anlık kahkaha uğruna hayatları tehlikeye atan bu hoyratlık, sadece iş kazası değil; toplumsal bir körlük aslında. Hepimizin yapması gereken, bu “şaka” kültürünü masum bir eğlenceden ibaret sanan anlayışla yüzleşmek, hatta belki de hesaplaşmak. Çünkü ampul belli şartlar altında kırılarak sorun çözülebiliyor belki, ama insanların kırılması tolere edilebilecek kadar basit bir mevzu değil.

188 - 13.02.2026 - Bölüm 4: HANEDANIN GÜNAH DÖNGÜSÜ (Göynük Gazetesi)

  Bölüm 4: HANEDANIN GÜNAH DÖNGÜSÜ ...