13 Temmuz 2026 Pazartesi

213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

 

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren askerlik örevinde, ömrü boyunca fark etmediği kadar çok şeyi öğreniyor. Çünkü askerlik, aynı üniformanın içine farklı şehirleri, farklı aileleri, farklı alışkanlıkları ve bambaşka hayatları sığdırıyor. Benim ülke insanını gerçekten tanımaya başladığım yer de bir tabur koğuşuydu. Üstelik bu farkındalık, hiç beklemediğim kadar sıra dışı bir olay sayesinde geldi.

Gece vakit ilerlemiş, tabur günün yorgunluğunun altında dingin bir hale bürünmüştü. Yazıhaneden çıktık, koğuşa geldik. İlk hedefimiz yatak değildi; tuvaletti. Ama kapıda koca bir kilit...

"Ne oldu?" diye sorduk.

Nöbetçi çavuş, askeri terminolojide pek yeri olmayan sinkaflı birkaç kelimeyle sorumuzu cevapladı.

Mecburen rotayı başka bölüğün tuvaletine çevirdik.

Ertesi sabah istihkâmcı bir devremden işin aslını öğrendiğimde ise gülmekle şaşırmak arasında kaldım.

Meğer bizim askerlerden biri suyla taharetlenmeyi bilmiyormuş. Çareyi taş kullanmakta bulmuş. İşini bitirince de taşları tuvaletindeliğine atmış.

Sonrası malum...

Bizim bölüğün tuvaletleri de kanalizasyon da teslim bayrağı çekmiş!..

Ama askerlik sadece disiplin değil, aynı zamanda insan meselesiydi.

Hayatım boyunca ne bir karakolun nezarethanesini gördüm ne bir mahkeme salonunun sanık kürsüsünü. Karıncayı incitmekten çekinen biriyim desem, itiraz eden pek çıkmayacaktır. Ama askerlik hayatımın resmi kayıtlarında yedi günlük hapis cezası alan bir hükümlü olarak yer aldım. Suçum ise giyimine özen göstermemekti!  İşin tuhafı, ben usta birliğinde taburun personel yazıcısıydım. Günümün büyük kısmı tabur karargahında, komutanların arasında geçiyordu. Dağ taş dolaşan bir manga eri değildim ki üniformam perişan olsun. Bu yüzden cezanın haksız olduğunu en iyi bilenlerden biri de ilk amirimiz pozisyonundaki personel astsubayımızdı. Ceza kesinleştikten sonra bölük komutanı olacak adam tarafından devamlı surette mobbinge maruz kaldım.

“Lan personel yazıcısı. Oğlum ne zaman gelip yatacaksın cezanı?”

Affınıza sığınarak söylemeliyim ki tam bir ayı b*kuyla oynuyor durumuydu!

Ben personel astsubayımıza her fırsatta, “Komutanım, şu cezayı çekeyim de kurtulayım.” diyordum. O ise işlerimizin yoğunluğunu bahane edip beni her seferinde pışpışlayarak geri çeviriyordu.

Terhisime birkaç gün kala, “Komutanım, uygun görürseniz artık cezamı çekeyim.” dedim.
“Tamam.”dedi bu kez.

Şaşırmıştım, ama omzumdaki bir yükten kurtulacaktım. Derhal disiplin koğuşuna koştum. Askerdeki terminolojiye göre söylemek gerkirse, diskoya :) Hapis kararı yazım diskoda yoktu. Bölüğe gidip idari işlerdeki yazıcı arkadaşlara sordum. Yazı orada da yoktu. En son yazının dosya suretini bulayım bari diyerek bizim yazıhaneye koştum. Heyhat! Yazı orada da yok! Meğer astsubayımız, ceza yazısının üç nüshasını da çoktan imha ettirmiş.

Bugün dönüp baktığımda bu olaydan aklımda kalan şey, aldığım hapis cezası değil; o cezayı haksız bulan bir astsubayın sessiz vicdanıdır.

Bir gece de 2-4 nöbetim vardı ancak acemi askerlerin usta birliklerine dağıtımı için gereken bilgilerin girildiği bir bilgisayar sisteminde çalışma yapmamız da gerekliydi. Aynı astsubayımızı hem bu sıkışık süreçten hem de nöbetim olduğundan bilgilendirdim. O da;

"Gitme nöbete. Acil durum mangasından birini görevlendiririm ben" dedi. Ben de bu rahatlıkla gece 01.00 civarına kadar bölük yazıcısı arkadaşımla sisteme bilgi girişi yaptım. Nereden bileyim astsubayımızın durumumu unutacağını! İş bitince de ofisimizle aynı binanın üst katındaki bölük koğuşuna uyumaya gittim. Zira vakit zaten geç olmuştu ve bizim bölüğün koğuşu yüzlerce metre uzaktaydı. Sabaha karşı bizim nöbetçi çavuş tarafından dürtülerek uyandırıldım.

"Kalk lan kalk! Seni arıyoruz ne zamandır. Firarını verecekler, az kaldı!" diye fırçaladı beni.

Uykulu halimle gülümsedim.

“Veremezler devrem!”

“O niye o?!”

“Çünkü bu taburda firar etmeyecek tek asker benim. Firar mesajını yazacak üç kişiden biri de...”

Gerçekten de öyleydi. 12 Kasım depreminden sonra Bolu’da tek başına sıkıntı yaşayan rahmetli annem, kısıtlı miktar eşya ile görev yaptığım kasabaya taşınmıştı ve ben de bazen resmi bazen de gayrı resmi evci çıkabiliyordum.

Bugünün askerliği elbette bizimkinden farklı. Süresi değişti, eğitim anlayışı değişti, teknoloji değişti. Belki koğuşlar daha konforlu, iletişim daha kolay, mesafeler daha kısa artık.

Ama dönüp baktığımda hafızamda kalanlar ne nöbetler ne içtimalar ne de eğitimler...

Haksız olduğunu düşündüğü cezayı sessizce yok eden vicdan sahibi bir astsubay...

Aynı koğuşta bana ülkenin ne kadar farklı ama aynı zamanda ne kadar ortak bir hikayesi olduğunu öğreten insanlar...

Ve firar edecek son kişi olduğumu bilirken beni firari sanan askeri düzenin o garip ironisi...

Sanırım insanın aklında kalan askerlik değil, askerlikte karşılaştığı insanlar oluyor.


9 Temmuz 2026 Perşembe

212 - 09.07.2026 - BİR FİNCAN CESARET (Göynük Gazetesi)

 

BİR FİNCAN CESARET

BİR FİNCAN CESARET

Benden kurtulacağınızı sandınızsa yanıldınız. 29 Haziran’da yazdığım yazı Göynük’ten ayrılış yazısıydı kabul. Ama bu demek değildir ki Göynük Gazetesi’nden de ayrılıyorum! “Gördüğüm lüzum üzerine” bırakıncaya kadar bana tahammül göstermeye devam :)

Şaka bir tarafa Göynük’ten fiilen ayrılıyor olsak da bir ayağımız buralarda olmaya devam edecek inşallah. Yani sıcak asfalt “sözü” tutulmazsa yolun halini yazmaya devam edeceğiz.

Biz valizleri toplarken Göynüklü müteşebbisler de boş durmamış. Birbiri ardına yeni yatırımlar yaparak ilçeye yeme içme konusunda birbirinden güzel mekânlar kazandırmaya başlamışlar. Açıkçası bu hareketlilik beni fazlasıyla sevindirdi.

Mesela bu yeni işletmelerden biri, büyük şehirlerde görmeye alışık olduğumuz self servis kahve anlayışını Göynük'e taşıdı. İlk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama aslında bu, "Göynük'te de olur." diyebilen insanların çoğalmaya başladığının bir göstergesi. Bir fincan kahveden çok daha fazlası; farklı bir fikrin cesaret edip hayata geçirilmesi... Zaten bu kafeyi cesaretle hayata geçiren müteşebbisin, Göynük'teki ilk ve tek bireysel müzenin de kurucusu olduğunu söylersem, işletmenin özündeki "yenilik" fikrinin tesadüf olmadığını anlarsınız. Küçük görünen bu değişimler, aslında ilçelerin değişmeye başladığını gösteren en sessiz ama en güçlü işaretlerden biridir.

Temelde "yenilik" etiketi taşısa da  Göynük gibi gastronomi kültürü güçlü bir ilçe için bu tür girişimlerin ortaya çıkması çok da şaşırtıcı değil.

Göynük’teki bu değişim sadece kahveyle sınırlı değil. Geleneksel Göynük konaklarından birinin, bahçesi ile değerlendirilmesi fikri de en az self servis kafe kadar zekice. Aracıyla gelen konuklara park imkanı açısından biraz dezavantajlı gibi görünse de açık havada vakit geçirme, çocukları gönül rahatlığı ile serbest bırakabilme ve uygun fiyat politikası bu garden-cafe’nin öne çıkan yönleri...  

Eskiden insanlar yalnızca karın doyuracak yer arardı. Şimdi ise vakit geçirecek, nefes alacak, çocuğunu rahatça oynatabilecek mekânlar da arıyor. Bu da Göynük'teki talebin değişmeye başladığını gösteriyor.

Bir rivayete göre pizzanın ilham kaynaklarından biri Osmanlı pidesidir. Doğru mudur bilinmez ama şu bir gerçek ki bugün pizza da, hamburger de dünyanın ortak lezzetlerinden biri hâline gelmiş durumda.

Göynük de artık sadece kendi mutfağını sunmuyor; dünya mutfağından örnekleri de kendi kimliğini kaybetmeden sunabiliyor. Bu değişimin bir başka yansıması ise yönünü dünya mutfağına çeviren bir girişim olmuş. Pizza, hamburger ve benzeri lezzetleri özenli bir sunumla Göynüklülerle buluşturuyor. Güler yüzlü çalışanları, emek verildiği her hâlinden belli olan işletmesi ve ilçenin yeme içme kültüründe zaten iz bırakmış kurucularıyla, "Göynük'te de farklı mutfaklara yer var." düşüncesini başarıyla ortaya koyuyor. Çünkü bir ilçenin gastronomisi, sadece geçmişini yaşatarak değil; yeni tatlara da kapısını açarak zenginleşir.

Bir başka güzel örnek ise eski bir Göynük konağının yeniden hayat bulması. Bir zamanlar yalnızca geçmişi hatırlatan bu yapı, bugün hem müze hem de insanların oturup vakit geçirebildiği bir yaşam alanına dönüşmüş durumda. Tarihî yapıları sadece seyredilecek eserler olarak değil, yaşayan mekânlar olarak değerlendirmek, kültürel mirasa gösterilebilecek en güzel saygılardan biri olsa gerek. Üstelik şehir dışından gelen misafirleri ağırlayarak ilçe ekonomisine de önemli bir katkı sunuyor.

Üstelik görünen o ki bu hareketlilik devam edecek. Yakın zamanda başka yerler de bu zincirin yeni halkalarını oluşturacak. Bütün bunlara tek tek bakınca küçük yatırımlar gibi görünebilir. Ama hepsini yan yana koyduğunuzda ortaya çok daha büyük bir fotoğraf çıkıyor: Göynük artık yalnızca geçmişiyle övünen bir ilçe olmak istemiyor; geçmişini koruyarak bugünü de zenginleştirmeye çalışıyor. İşte asıl kıymetli olan da bu.

Buraya kadar okuduklarınız aslında kahve, pizza ya da dondurma değildi. Asıl konu, küçük bir ilçede farklı bir şey yapmaya cesaret eden insanlardı. Çünkü bir memleketi değiştiren şey sadece büyük yatırımlar değildir. Bu bazen bir fincan kahve, bazen tarihi bir konağın yeniden hayat bulması, bazen de çocuk sesleriyle dolu bir bahçe de büyük yatırımları gölgede bırakabilir. Bizlere düşen ise bu cesareti görmezden gelmek değil; iyi yapılan işi alkışlamak, eksikleri de yapıcı bir dille dile getirmektir. Zira cesaret destek gördükçe çoğalır. Göynük'ü güzelleştirecek olan ise sadece tarihi binalar değil, o binaların içine cesaretini koyan insanlardır.

29 Haziran 2026 Pazartesi

211 - 29.06.2026 - BANA KALAN GÖYNÜK (Göynük Gazetesi)

 BANA KALAN GÖYNÜK

BANA KALAN GÖYNÜK

Eşimin Göynük'ten Bolu'ya tayini çıktı. Böylece hayatımızın yedi yıllık bir dönemi de usulca kapanmış oldu.

İnsan bazen bir şehirden ayrılırken valizini toplamakta zorlanmaz da hatıralarını nereye koyacağını bilemez. Belki bir çoğunuz "çok güzel insanlar tanıdık, çok mutlu olduk" dediği ayrılışlar yaşamıştır. Ama Göynük bana önce güzel bir tokat attı!

Göynük'te ilk öğrendiğim şeylerden biri, insanın en ağır yükünün yaptığı iş değil, bazen uğradığı haksızlık olduğuydu.

Bir Kurban Bayramı'ydı. Tesisin benden daha tecrübelisi olan çalışma arkadaşım şehir dışındaydı ve bütün sorumluluk benim omuzlarımdı. Gün içinde birkaç küçük aksaklık yaşandı. Ama bunlar üretimin içinde karşılaşılabilecek, çözülemeyecek sorunlar değildi. Nitekim iş arkadaşlarımın da desteğiyle yaşanan aksaklıkların tamamını kısa sürede giderdik.

Derken patron ve ailesi tesise geldi.

Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan suçlamalar peş peşe gelmeye başladı. Güya ben b*klu yumurtaları ihracata gönderiyor, firmanın müşterilerini kaçırmaya çalışıyor, kısacası şirkete sabotaj yapıyordum. Kendimi savunmaya çalıştım ama tek cümle kurmama bile izin verilmedi.

Sonra ses daha da yükseldi.

"Eğitimsiz..."

Ardından...

"Kafasız mısın sen?"

İnsanın canını en çok acıtan şey bazen hakaretin kendisi olmuyor. O hakaretin, birlikte çalıştığınız insanların önünde söylenmesi oluyor. O gün benden pozisyon olarak daha alt kademede çalışan arkadaşlarımın gözleri önünde küçültülmeye çalışıldım. O an söyleyeceğim hiçbir sözün duyulmayacağını anlayınca sustum.

Şirketin diğer ortağı araya girip, "Abi, biraz dur." diyerek abisinin öfkesini frenlemeye çalıştı ve beni nazikçe odadan çıkardı.

Dışarı çıktım. Bir sigara yaktım. Sinirden elim ayağım titriyordu. Derken ofisten yükselen bağrışmalar dışarı kadar aksetti. Sonra arabalarına binip gittiler.

O Kurban Bayramı, hayatımın en buruk bayramlarından biri olarak hafızama kazındı.

Evet, bugün dönüp baktığımda o günü hatırlayınca hâlâ canım sıkılıyor. Ama ilginçtir, Göynük denildiğinde aklıma ilk gelen şey artık o hakaretler değil. Çünkü aynı ilçe bana, kısa bir süre sonra, kariyer hayatımın en güzel çalışma ortamını ve arkadaşlıklarını da hediye etti.

Hayat, sanki özür dilercesine başka bir kapı açtı. İlçede yeni kurulan rehabilitasyon merkezi...

İlk iş görüşmesinden çıktığımda içimde tuhaf bir his vardı. Sanki uzun zamandır aradığım yer tam da burasıydı. Yanılmamışım.

Yaklaşık iki yıl boyunca yalnızca bir iş yerinde çalışmadım; birlikte üretmenin, birbirine güvenmenin ve aynı hedef uğruna omuz omuza mücadele etmenin ne demek olduğunu yeniden öğrendim. Yeni bir kurumun tüm kuruluş sancılarını birlikte yaşadık çalışma arkadaşlarımla. Eksiklerimiz oldu, yorulduğumuz günler oldu, hatta zaman zaman "Acaba bu iş yürüyecek mi?" diye düşündüğümüz anlar da...

Ama hiçbirimiz mücadeleden vazgeçmedik.

Üç ortaklı bir işletmeydi. Ödeneklerin geciktiği, öğrenci sayısının beklenen düzeye ulaşmadığı, ekonomik sıkıntıların kapıyı sık sık çaldığı dönemler yaşandı. En trajik olanı Covid pandemisinin zamanlaması bile kurumun açıldığı döneme denk geldi kardeşim! Bunca şeye rağmen ay sonunda maaşlarımızın bir gün bile gecikmediğini gördük. Bugün geriye dönüp baktığımda bunun yalnızca maaş ödemesi olmadığını daha iyi anlıyorum. Bu, "Sizin emeğinize saygı duyuyoruz." demenin en somut yoluydu.

Belki de bu yüzden, Göynük bana sadece kötü patronların olmadığını; iyi yöneticilerin, iyi çalışma arkadaşlarının ve güven duygusunun da var olduğunu öğretti. Çalışma hayatımın en yorucu günlerini orada geçirdim ama aynı zamanda en keyifli günlerini de...

(Bir başka iş yerinde ise yalnızca on beş gün çalıştıktan sonra yetersiz olduğum söylenerek işime son verildi. Aynı gün içinde karar değişti, geri çağrıldım. Ama bu kez de ben dönmedim. İnsan bazen işsiz kalmayı, değer görmediği yerde çalışmaya tercih edebiliyor.)

Yedi yılın ardından geriye dönüp baktığımda görüyorum ki Göynük bana yalnızca anılar bırakmadı.

Bana, aradan yıllar geçse de bir telefon açıp "Çay koyun, geliyoruz." diyebileceğim insanlar bıraktı.

Hayat şartlarından dolayı sık sık olamayacak olsa da fokur fokur kaynayan bir çaydanlık eşliğinde bir masanın etrafında yeniden buluşmak isteyeceğim, derdimi anlatırken de sevincimi paylaşırken de aynı samimiyeti hissedeceğim insanlar bıraktı. Bir şehirden ayrılmak kolaydır belki. Ama içinde güzel insanlar bırakıyorsanız, ayrılık bavula sığmayan bir ağırlığa dönüşüyor.

Eşim için de benim için de en zor tarafı bu olacak.

Rahmetli annemin sık sık söylediği bir söz vardı:

"Sağ salim ol da dağ ardında da olursan ol."

Çocukken bu sözün sadece bir temenni olduğunu sanırdım. Yıllar geçtikçe anladım ki aslında mesafeleri küçülten bir hayat felsefesiymiş.

Şimdi aynı dileği Göynük'te bırakacağımız bütün dostlarımız için diliyorum.

Aramıza dereler girsin...

Tepeler girsin...

Virajlı yollar girsin...

Hatta yıllardır yazılarımızda dert yandığımız bozuk yollar girsin...

Yeter ki sağ salim olsunlar.

Çünkü dostluk, yolların uzunluğuyla değil; gönüllerin birbirine uzaklığıyla ölçülür.

Gerisi, bir gün yeniden aynı masanın etrafında demlenecek çayın bahanesidir.

21 Haziran 2026 Pazar

210 - 21.06.2026 - BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI? (Göynük Gazetesi)

 

BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI?

BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI?

2000 yılıydı. 2002’de Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenleyeceği Dünya Kupası için grup elemelerinde İsveç, Slovakya, Makedonya, Moldova ve Azerbaycan’ın olduğu 1inci grupta mücadele ediyorduk. Grupta evimizdeki 5 maçın üçünü daha o zamanlar ayakta olan Ali Sami Yen Stadında, birini Bursa Atatürk Stadında birini de İnönü Stadında oynamıştık. O dönemde Kuzey Makedonya, Makedonya olarak tarih sahnesindeydi; yani FYROM ve North Mecedonia olmamıştı henüz. İnönü Stadı tadilat ayaklarına İnönü isminden temizlenmemişti (!). Bursa Atatürk Stadı da henüz faaldi; tıpkı daha sonrasında isimlerinden Atatürk’ün silindiği diğer stadlarımız gibi...

Grupta ikinci sırayı alıp kurada 2nci torbaya giren Milli Takım, C Grubunda Brezilya, Kosta Rika ve Çin Halk Cumhuriyeti ile oynayıp grup ikincisi olmuş ve çeyrek finalde Senegal ile oynamıştı. O dönemde uygulanan uzatmada ilk golü atan maçı bitirir kuralı yani Altın Gol ile yarı finale yükseldik. Gruptaki rakibimiz Brezilya’ya yenilip 3üncülük maçı oynadık. Ev sahiplerinden Güney Kore’yi 3-2 ile geçtik ve dünya 3üncüsü olduk. Hatta o maçta şu anda adını anmak istemediğim malum futbolcu, tüm  dünya kupaları tarihinin en erken golünü 9uncu saniyede atmış ve rekortmen olmuştu. Bu rekor hala da kırılamadı.

Futbol tarihimiz için çok büyük bir başarıydı elbette ama o dönemde dünya üçüncülüğüne giden yolda hiçbir Avrupa takımı ile oynamamış olmamız gibi bazı hafifletici sebepler bulunmuş olmasına rağmen elde edilen başarı tüm bahanelerin önüne geçmişti.

2026 Dünya kupası da yine tek bir ülkede değil Kanada, ABD ve Meksika’da düzenlendi. 24 yıl aradan sonra katıldığımız bu turnuvada bazı kurallar değişti; VAR sisteminin gelmesi gibi, taç ve kale atışlarının süre ile sınırlandırılması gibi...  Açıkçası 2002’de 48 yıl ardan sonra katıldığımız turnuva öncesi oluşan beklentiden kat be kat fazlasını yükledi kimi kesimler 2026 turnuvasından önce A Milli Futbol Takımına. Hızını alamayıp “şampiyon olur” filan diyenler bile oldu! Dünya Kupasına katılma hakkı elde edince Bizim Çocuklar, Altın Jenerasyon gibi abartılı isimler de verildi. Hatta sanki özellikle Milli Takım denmiyordu; Bizim Çocuklar diye bir türkü tutturmuşlardı bazı kesimler ve adeta kendileri çalıp kendileri oynuyordu.

Acizane yıllardır futbol izleyicisi olan bendeniz de sevdiğim birkaç arkadaşıma turnuvadan sıfır çekerek elenebileceğimizi söylemiştim maçlar başlamadan önce. Haklı çıkmanın en üzücü haliyle karşılaştım maalesef. Haiti’den sonra turnuvadan elenen ikinci takım oldu Milli Takım ve katılan 48 ülke içinde 47nci olma başarısını (!) gösterdi.

Şimdi eğri oturup doğru konuşma vaktidir. Kardeşim, A101’inden Trendyol’una, Sahibinden’inden Arçelik’ine, Fuzul’ünden Türk Hava Yolları’na hatta TOGG’una kadar size sponsor olmayan, reklam filmlerinde oynamadığınız ulusal marka kalmadı. Takımlarınızdan aldığınız milyonlarca Avro paranın haricinde bir de bu reklamlardan cukkaladınız paraları. Turnuvaya sportif ve psikolojik anlamda hazırlanmak yerine saç şekliniz ve renk seçimlerinizle daha çok hazırlanmışsınız, onu da gördük. He federasyon başkanı olan şahsın yaptırıp henüz iskanını alamadığıvillaları da cebellezi ettiniz. (Söz konusu villalar Bodrum’da ve fiyatları 55 ilâ 75 milyon TL arasında değişiyor)

Türk Hava Yolları bile sırf size özel uçak kaldırdı. Aman prensesler(!) sıkıntı çekmesin diye!!!

Yetmedi okul kaçkını bebeler gibi balkon köşelerinde saklı saklı sigara keyfi yaparken de yakalandınız. E bunları paylaşanları da “Psikolojimiz bozuluyor. Yorumlar yüzünden Twitter’a bakmaktan korkar olduk” diye ağlayarak millete şikayet ettiniz. Kakara kikiriden, reels videoları çekip paylaşmaktan fırsat bulup antrenman yapamamışsınız, ki daha 64üncü saniyede gol yiyerek bunu da ispatladınız herkese.  

Teknik ekip olarak turnuva için kadro seçimi yaparken de bazı güç odaklarının ve menajer tayfasının etkisi altında kaldınız. Aksini iddia etmeyin; Danimarka liginde fırtına gibi bir sezon geçiren Aral Şimşir yerine bahisçilikten hak mahrumiyeti alan eren elmalı’yı, Fransa liginde müthiş bir sezon geçiren Berke Özer’in yerine kendi liglerinde berbat sezonlar geçiren ya da neredeyse hiç süre alamamış kaleciler mert ve altay’ı kafileye dahil ettiniz. Santrforsuz oyun diye bir şey icat edip, Almanya’da, Bundesliga’da ne denli iyi bir golcü olduğunu ispat eden Can Uzun’a figüran muamelesi yaptınız, neredeyse hiç süre alamadı gencecik çocuk.  

Size sağlanan unca avantaja rağmen sportif başarı nerede peki? Varsa yoksa “Aman bize dokunmayın! Psikolojimiz bozuluyor. Twitter’a girmeye çekiniyoruz!” Siz futbolcusunuz aga, twitterla mıvitırla ne alakanız olabilir? Zannedersin herifler influencer!

Buna karşın katıldıkları her turnuvada en az yarı final ya da final oynayan, şampiyonluklar alan (ki bu turnuvalar da ya dünya şampiyonası oluyor ya da olimpiyatlar gibi çok önemli organizasyonlar) Kadın Voleybol Milli Takımımıza layık görülen de katılacakları turnuvalara tarifeli uçaklarla ekonomi sınıfında yolculuk yaptırmak oluyor. Ne kadar hazin değil mi? Hiç kimse de ayıkmıyor, beyler, bu sporcuların en kısası 1,80 boyunda. Ekonomi sınıfındaki daracık koltuklarda sıkış tepiş 9 saat 45 dakika yolculuk ettirmek bu kızcağızlara eziyet değil de nedir?

Ama emin olun bu hezimeti de unutturacaklar bize. Birkaç transfer yapacaklar milyon Avroları savurarak. Birkaç yapay ezeli (!) rekabet uydurup uyutacaklar kamuoyunu. Aradan  bir çeyrek asır daha geçecek ve yine aslanlar kaplanlar diye şişirip insanımızı uyutacaklar. Şans eseri bir iki saman alevi başarı ile bir parmak bal sürecekler sporseverlerin ağzına. Kendileri de yine o balı peteği ile yutacaklar!

Şu bir gerçek ki kupa yine başkalarının müzesine gidecek. Biz ise birkaç reklama, birkaç transfer haberine ve yeni bir “altın jenerasyon” masalına daha alkış tutacağız.

209 - 16.06.2026 - UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR (Göynük Gazetesi)

 

UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR

UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR

Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım yazımda rock grubu Metallica’danufak ufak” bahsetmiş ve biz rock dinleyicisi tayfanın, sevdiği gruplar ve müzisyenler hakkında “fazladan” bilgi vermeye pek meraklı ve meyilli olduğumuzu belirtmiştim.

Bugün de sizlere rock müzik dünyasından büyük başarılara imza atmış ve ünlü olmuş bazı müzisyenlerin, müzik dışındaki kariyerleri hakkında kısa bilgiler vereceğim.

Brian May mesela... Rock müzik dünysaının en önemli gruplarından biri olan Queen grubunun gitaristidir kendisi. Mesela konserlerde kelimenin tam manası ile “sahnede basmadık yer bırakmayan” ve bunun için de gitarı ile amfisi arasına 100 metreden daha uzun bir kablo döşeyen May, birçoğunuzun özellikle spor karşılaşmalarında duyduğunu tahmin ettiğim We Will Rock You adlı şarkının yazarı olmasının haricinde Astrofizik alanında doktora düzeyinde kariyeri de olan bir bilim insanı aynı zamanda. NASA ve ESA’da (yani Avrupa Uzay Ajansı’nda) çok değerli ve prestijli çalışmalar yapan May, Plüton gezegenini ve güneş sistemimizin en uzak noktasını araştıran New Horizons(Yeni Ufuklar) görevi kapsamında adı geçen uzay aracının gönderdiği bilgileri ilk değerlendiren ekipte yar aldığını da belirtelim.

Brian May’den başka, rock yıldızı olmanın dışında bilimsel ya da başkaca profesyonel kariyerleri bir arada yürüten diğer bazı dikkat çekici isimlere de şöyle kısa kısa bakalım:

Bad Religion grubunun solisti Greg Graffin evrimsel biyoloji alanında doktorası olan Cornell ve UCLA gibi üst düzey okullarda dersler veren saygın bir profesör mesela.

Dexter Holland ise The Offspring adlı punk rock grubunun solisti olmanın yanı sıra, moleküler biyoloji alanında doktora yapmış bir isim. Aynı zamanda Holland, AIDS hastalığının sebebi olan HIV virüsü üzerine yaptığı akademik araştırmalarla tıp dünyasına katkı sağlamış bir müzisyen.

Rock ve heavy metal müziğe gerçek anlamda yön vermiş bir grup olan Iron Maiden’in solisti Bruce Dickinson mesela... Grubun şarkılarını bir hikaye anlatıcısı gibi seslendiren ve dünyanın en iyi rock müzik vokallerinden biri olan Dickinson, ticari pilot lisansına sahip. Grubun turnelerinde kullandığı Ed Force One adlı Boeing 747 uçağını kullanmakta. Elbette ticari ömrünü tamamlayan 747’nin yerine uçurduğu 757 de adamın uçurduğu hava taşıtlarından sadece biri! Ha bir de eskrim sporuyla ilgileniyor Bay Dickinson ve bu alanda ulusal düzeyde dereceleri mevcut.

Boston grubunun gitaristi Tom Scholz MIT mezunu bir makine mühendisi. Burada adı geçen MIT istihbarat örgütü değil elbette, Massachusetts Institute of Technology’nin yani dünyaca ünlü bir teknik enstitünün kısaltması! Scholz, Polaroid firmasında da çalışmış ve kendi icadı olan efekt cihazları ile müzik teknolojisine yön vermiş bir müzisyen.

Punk rock’ın annesi lakaplı Patti Smith de çok tanınan bir yazar. Horses adlı grupta müzik yapmasının yanı sıra yazdığı Just Kids (Çoluk Çocuk) adlı kitapla ulusal kitap ödülü de almış bir yazar ve aynı zamanda bir ressam...

Ve Nick Cave... Kendisi Avusturalyalı olmasına rağmen Nick Cave and The Bad Seeds adlı grupla Amerikan Rock And Roll müziğine dair çokça eser vermiş bir müzisyen olmasından başka roman ve senaryo yazarı olarak birçok edebiyat ürününde de imzası olan bir edebiyatçı.

İşte böyle... Uzun saçlı bir yığın veledin gürültülü müzik yaptığı imajına sahip olmasına rağmen müzik dışında da çeşitli dallarda eserleri olan rock grubu elemanlarından bazılarını sizlere tanıtmaya çalıştım.

Sizden ricam, bir daha uzun saçlı, deri ceketli ve kulağındaki minik hoparlörde yüksek sesle müzik çalan bir genç gördüğümüzde aklımıza sadece "gürültü" gelmesin. O gencin –hatta belki benim gibi bir eski tüfeğin bile- sevdiği müziğin kahramanları arasında uzay araştırmalarına katılan bilim insanları, üniversitelerde ders veren profesörler, yolcu uçağı kullanan pilotlar ve ödüllü yazarların olma ihtimalini de düşünün. İnsanları kalıplara sığdırmak kolaydır; zor olan ise onların gerçekte kim olduğunu merak etmektir.

213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

  ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren ...