21 Ekim 2026 Çarşamba

223 - 21/10/2026 - "KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI (Göynük Gazetesi)

 

​"KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI

​"KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI

Uzun zamandır kitap okurum. Allah var iyi de bir okuyucuyumdur. Hatta bilimsel kanıtlarla destekleyemeyeceğim, fakat neredeyse emin olduğum bir şey var ki o da içimdeki okuma sevgisini Tom Miks – Texas tabir edilen çizgi romanlara borçluyumdur. Öğretmen olan rahmetli annem beni çizgi roman okumaktan hiçbir zaman alıkoymadı. Sadece zaman zaman “dersini çalış” direktifi ile buna bir miktar sınır koydu o kadar. Yüzbaşı Tom Miks’in teğmen rütbesinde olduğu dönemleri bilirim yani, o derece...

Tom Miks – Texas çizgi romanlarından başka bir yazıda bahsederiz. Asıl konumuza dönmek gerekirse eğer, bu yazımda sizlerle son okuduğum romanla ve o romanın bende uyandırdığı duygularla ilgili bir şeyler paylaşma niyetindeyim.

O roman Matt Haig’in Gece Yarısı Treni adlı romanı. Daha önce yazarın benzer bir konsepte sahip Gece Yarısı Kütüphanesi adlı romanını da okumuş, üslubunu çok sevdiğimden İnsanlar adlı romanını da almış, ancak okumayı ileriki günlere ertelemiştim.

Gece Yarısı Treni de yazarın o tanıdık çizgisinde insanı kendi iç muhasebesiyle baş başa bırakan güzel bir eser. Hikayenin kahramanı olan Wilbur’un 80 küsur yıllık yaşantısının ardından çıktığı tren yolculuğu, aslında hepimizin zihninde zaman zaman yolculuk ettiği  "keşke" ve "galiba" trenlerini andırıyor.  İnsanın geçmişteki haline müdahale edemeden, sadece bir izleyici gibi kendi hatalarını, kaçırdığı anları, baştan savma hareketlerini izlemek zorunda kalması muazzam bir psikolojik gerilim ve aslına bakarsanız bir tür  yüzleşme.

Adına hayat gailesi dediğimiz girdabın içinde dönüp dururken, neleri kaçırdığımızın ya da neleri ertelediğimizin farkına varamıyoruz. Deyim yerindeyse “gözümüz açıldığında" da çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor.

Yazar da anlattığı hikayede bir vesile ile bu ertelenmişliklerin farkına vardığında insanın "O gün o kararı vermeseydim..." ya da "Keşke o cümleyi kursaydım..." dediği o genelde pişmanlık içeren gece yarısı düşüncelerini kağıda dökmüş.

Fiziğin anlayabildiğimiz kanunlarına göre zamanda yolculuk edemez, geçmişe gidemeyiz; gidebilsek bile olaylara müdahale etmemiz mümkün değildir. Zira yapabilseydik bu müdahalelerin etkisi Brezilya’da kanat çırpan kelebeğin Çin’de tayfuna sebep olması gibi bir kelebek etkisine dönüşürdü.

İşin bir de uhrevi boyutu var: Geçmişe müdahale edebilmek ancak tanrısal bir gücün elinde olması gereken bir yetenek olmalı. Yoksa herkesin geçmişinde beğenmediği şeyleri düzeltmeye çalışması bir düzeltmeden çok bir kaosa sebep olurdu.

Yine de fıtratımızda var olan bir özellikten ötürü geçmişteki -genel ifade ile- hatalarımız bize gösterildiğinde bir şans daha istemeyecek çok az kişi çıkar aramızdan.

İşte tam da bu yüzden hayatın tadını ancak genç bir bedende yaşlı bir zihinle çıkarabiliriz. Türkçemizde de benzer bir ifade var: Şimdiki aklım olsaydı…

Tüm bunların ışığında acizane tavsiyem yaşadığınız hayatın tadına varmaya çalışın. Çünkü çok sevdiğim bir manevi şahsiyet olan Bişr-i Hafî’nin ifadesi ile “Dün öldü, bugün can veriyor, yarınsa henüz doğmadı". Öyleyse carpe diem, başka da bir şey demiyem!..

*Carpe diem : Günü yakala, anı yaşa anlamındaki Latince söz öbeği.

15 Ekim 2026 Perşembe

222 - 15.10.2026 - KULAK MAHKUM RADYO GARDİYAN (Göynük Gazetesi)

 

KULAK MAHKUM RADYO GARDİYAN

KULAK MAHKUM RADYO GARDİYAN

Gün içerisinde hasbelkader radyo dinliyorum. Dikkat ediyorum da; kulağıma çalınan melodiler, şarkılar, şarkıcılar hep aynı. Üç aşağı beş yukarı, neredeyse aynı saatlerde aynı şarkıları çalıyor radyodaki DJ'ler.

Bakın sayayım, siz de bana hak vereceksiniz:

• Hadise - Ne Oldu• Semicenk - Çıkmaz Bir Sokakta• Sefo & Demet Akalın - Yerinde Dur• Manifest & Ajda Pekkan - Hileli• Mert Demir - Ateşine Düştüm• Zeynep Bastık - Lan• Blok3 - Aklına Ben Geleceğim vb...

"En çok dinlenenler", "Top 10", "Top 20" gibi janjanlı isimler veriyorlar bir de bu listelere. Aslında "dayatılan listeler", "bizim seçtiklerimiz" hatta "yapım şirketinin canlıyı bastırmasıyla en çok dinlenen dediğimiz listeler" diye adlandırılsa çok daha doğru olacak sanki.

Yanlış anlaşılmasın, hiçbir müzisyenle ya da müzik parçasıyla derdim yok. Aksine bir memlekette müzikal eserlerin —hadi müzikle sınırlandırmayalım, sanatsal ürünlerin— üretilme sayısı ne kadar yüksekse; o memlekette siyaset gibi, magazin gibi beş kuruş etmeyecek olgulara atfedilen değer de o kadar düşeceğini düşünüyorum.

İşin bu boyutu ayrı bir yazının konusu. Benim derdim, yazımın başında da belirttiğim gibi hep aynı insanların, hep aynı şarkıların "en çok dinlenenler" kategorisinde insanlara sunulması.

"Derdini sevsinler senin" dediğinizi duyar gibi oldum. Ne diyeyim, siz de haklısınız.

Günümüzde üzerinde uzun uzun çalışılıp büyük lansmanlarla müzikseverlerin beğenisine sunulan ve adına "albüm" denilen eserlerin artık ortaya konulmadığı bir gerçek. Telif hakkı filan gereksiz (!) şeyler görüldüğünden, piyasaya sunulan albümlerin derhal dijital platformlara yüklenmesi hem sanatçıya hem yapımcıya zarar veriyor.

Albüm konsepti öldü. Çünkü artık sanatçılar geniş kapsamlı bir eser sunmak yerine; sosyal medyada 15 saniyelik videosu çekilsin diye nakarat odaklı, çabuk tüketilen "single"lar üretiyor. Yani müzik artık dinlenmek için değil, hızlıca tüketilip atılmak için var.

Haliyle uzun soluklu, ruhu olan albümlerin yerini; üç ayda bir üretilen, neredeyse birbirinin kopyası olan ve nakaratı akılda kalsın diye bin dereden su getirilen "single"lar aldı. Ne derinlik kaldı ortada ne de bir arayış... Radyolar aynı, listeler aynı, ritimler aynı.

Uzun lafın kısası dostlar; bize "en çok dinlenenler" diye sunulan şey, aslında en çok dayatılanlardan başka bir şey değil. Kulaklarımız da hayatımızdaki birçok şey gibi teslim alınmış durumda.

Bu durumda bize de radyoyu kapatıp; tozlu raflardaki eski bir kasetin ya da plağın cızırtısında "özgürce" müzik dinleyeceğimiz günlerin hayalini kurmak kalıyor.

27 Eylül 2026 Pazar

221 - 27.09.2026 - SOYADINDAN ÖNCE LAKAP VARDI (Göynük Gazetesi)

 

SOYADINDAN ÖNCE LAKAP VARDI

SOYADINDAN ÖNCE LAKAP VARDI

Bazen düşünüyorum da, takriben kırk – kırk beş yıl önce insanlar lakap takarken çok acımasızdı. Günümüzde piyasaya sunulan ürünlere isim koyma konusunda bile (ırk ayrımcılığını çağrıştırıyor diye yakın zamanda Eti Negro'nun ismi Nero'ya dönüştürülmüştü hatırlarsınız) çeşitli çevrelerin gösterdiği hassasiyet göz önüne alındığında eskiden takılan lakapların acımasızlık seviyesi daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum.

İnsanların bedensel ya da zihinsel engelleri lakap olarak kullanılırdı mesela. Benim de çocuk yaşlarından itibaren kullandığım gözlük nedeniyle sıkça maruz kaldığım dörtgöz ya da görece büyük kulaklarım nedeniyle karşılaştığım kepçe gibi, konuşma engeli bulunan kişileri betimlerken kullanılan samut gibi, bir elini ya da kolunu kullanamayanlar için kullanılan çolak ya da ayağı aksayanlar için kullanılan topal gibi, çocukluğumuzda tüm yaşıtlarım gibi benim de gölgesinden bile korktuğum Deli Hasan gibi... Bu kötü örnekleri çoğaltmak mümkün ama ben uzatmayacağım.

Bir başka acımasızca lakap takma durumunu da kırsal kesimde, köylerde görürsünüz.

Mesela adam hasbelkader ortalık yerde gaz çıkarmışsa onun adı artık Zartlak Mustafa’dır. Fakir bir adamsa lakabı Metelik Mehmet olabilir. Adamın lakabı Oralet Cemil, biraz fazlaca sarışın olmasından dolayı. Fazlaca göz kırpma gibi bir rahatsızlığı olan Ragıp amcaya Selektör Ragıp diyor da olabilirler. Camiden ampul aşırırken yakalanan Süleyman amcanın lakabı da Edison Süleyman'dır mesela! Beni en çok şaşırtan lakaplardan biri de Format Hüseyin’di. Adamı bilgisayarcı zannederdim ama kazın ayağı öyle değilmiş: Köyden Şevket amcayla kavga ederken adamcağıza öyle bir yumruk atmış ki Şevket amca geçici olarak hafızasını yitirmiş. Adamın ismi olmuş Format Hüseyin...

Dedemler 4 kardeşti. Büyükten küçüğe lakapları; Paket Ali (kilolu olduğundan muhtemelen), Sinsi Veli (lakabıyla müsemma), Alaman İsmet (sarışın ve mavi gözlü olduğundan) ve Şeytan Hikmet (iyimser olmak gerekirse askeri geçmişinden dolayı hareketli biri olmasından zannımca) şeklindeydi...

Kimi zaman bu kötü lakaplardan bunalan ve maddi durumu müsait olanların hacca giderek otomatikman lakabını “hacı”ya çevirdiğini de görürsünüz. Sümsüklerin Hayriye teyzenin, Arabistan dönüşü Hacı Hayriye'ye dönüştüğüne şahit olmuş olabilirsiniz. Hacca gitmeye maddi durumu el vermeyenlerin de hac mevsiminde ortadan yok olup sürenin bitiminde o zamana kadar taşımak zorunda kaldığı lakabını sıfırlayarak ortaya çıktığı bile rivayet edilir.

Günümüzde bu seçenek biraz zor. Çünkü hac sırasına bugün girseniz 10-12 yıl kurada çıkmayı beklemek zorunda kalırsınız. O kadar zaman geçene kadar da kim öle kim kala!

Demem o ki, eskiden bir lakaptan kurtulmanın bedeli ya hacca gitmek ya da yıllarca o yükü taşımaktı. Bugün kimse kimseye 'Edison Süleyman' veya “Zartlak Mustafa” demiyor belki ama geçmişin o filtresiz ve acımasız mizahı hâlâ hafızamızın bir köşesinde duruyor. Hac kurasını beklemeye ömrü yetmeyenlerin ruhu şâd olsun; ne diyelim, lakabımız ne olursa olsun adımız güzel kalsın!


21 Eylül 2026 Pazartesi

220 - 21.09.2026 - UNVAN MI İNSAN MI? (Göynük Gazetesi)

 

UNVAN MI İNSAN MI?

UNVAN MI İNSAN MI?

Uzunca bir süredir deyim yerindeyse nadasa bıraktığım, olgunlaşmasını beklediğim bir yazıyı sizlerle paylaşmak isterim.

Hepinizin malumu olan bir kıssa vardır: Adam, sürekli oğluna sen adam olamazsın dermiş. Günümüz çocuklarına “aman psikolojisi bozulmasın” düşüncesi ile pek de söylenmesi mümkün olmayan bir söz öbeği bu. Ama hikâye bu ya, bu adam dermiş işte. Artık adam olacak dana b*kundan belli olur düşüncesi mi etkili oldu, bilemeyiz. Aradan yıllaar yıllar geçmiş ve bu hitaba maruz kalan oğul, olur ya, gitmiş hükümdara vezir olmuş. Vezir olunca ilk icraatı da yıllar yılı kendisini, sen adam olamazsın hitabıyla rencide ettiğini düşündüğü babasını makamına yaka paça getirtmek olmuş. Hem de askerler eşliğinde eli kolu bağlı vaziyette... Babasını mevcutlu getirtmiş makamına anlayacağınız! Adamcağız ne olduğunu hala anlamamış ama arkası dönük vaziyette pencereden dışarı bakan vezir, yani oğlu ağır ağır yüzünü dönmüş ve “Selam sana eyy baba! Nasıl, rahat geldin mi?” diye sormuş. Cevap beklemeksizin de eklemiş: “Hani bana yıllar boyunca adam olamazsın demiştin ya… Bak ben koskoca vezir oldum. Pişman mısın söylediğine?” Baba şöyle bir bakmış vezir makamını işgal eden oğluna ve demiş ki: “Oğul ben sana vezir olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim!!!”

Hikâye bize hep buraya kadar anlatıldı. Baba gayet ağır bir biçimde lafı gediğine koyduğunda bitirildi. Sonrasında ne olup bittiği hikâyeyi dinleyenlerin hayal gücüne bırakıldı. Acaba vezir olmuş ama adam olamamış oğul nedamet getirip babasından af mı diledi? Yoksa babasının öngörüsünü haklı çıkarırcasına son bir darbe daha diyerek babasının boynunu mu vurdurdu, bunu bilemiyoruz. İkinci seçenek daha yakın geliyor bana. Derler ya liyakatsizi padişah etmişler, önce babasını kesmiş!

Bizde âdettendir; “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna iri kıyım cevaplar vermekten biraz zevk alırız. Başbakan, vali, astronot, doktor… Bir kişi de çıkıp “Ben adam olacağım” demez. Aslına bakarsanız demelidir…

Asıl mesele vezir olmak değil, vezir gibi davranabilmek...

Makamla büyüyen değil, tavrıyla, duruşuyla hatta tevazusuyla büyüyen insan lazım bizim memlekete. Göynük gibi sınırları içine girer girmez manevi atmosferi ile insanı sarıp sarmalayan güzide bir yerde bile sıra numarası almadan bankada, hastanede milletin sırasını gasp eden, “hamili kart yakinimdir” yazılı kartvizitler taşıyarak muteber kişi maskesiyle dolaşanların sayısı çoksa eğer, vezir olsa ne olur, vezir makamında çay kahve içse ne olur!  

Üniversiteyi bitirmiş ama insan ilişkilerinden sınıfta kalmış, özgeçmişinde üç dil yazan ama ana babasına, büyüklerine iki çift tatlı söz edemeyen tiplerin sayısının azımsanmayacak ölçüde çoğaldığına şahitlik ediyoruz. Adamlığın ise okulu, diploması yok, ama eksikliği her yerde hissediliyor.

İğneyi başkalarına batırdık, çuvaldızı kendimize çevirelim. Bugün biri bize “Sen adam olmuşsun” dese, sevinir miyiz, gurur mu duyarız bu ifadeden? Yoksa “Ben zaten adamdım” diyerek yüksek egolu bir cevap mı veririz? Adamlık, büyüklükten değil, basitlikten geçer bazen. Karşıdan karşıya geçenlere yol vermekten, yaşlı ya da düşkün birine menfaat gözetmeksizin yardım etmekten, bir çocuğun başını okşamaktan, konumu ne olursa olsun insanlara karşı üslubumuza dikkat etmekten… Rahmetli annemin sıkça söylediği bir söz vardı: İnsan büyüdükçe küçülmeli derdi. Bendeniz de bir ekleme yapıyorum: Boş başaklar dik durur, dolu olanlar ise eğilir...

Hikayedeki “Vezir olamazsın” kısmı kariyere, “adam olamazsın” kısmı ise karaktere dokunur. Biri özgeçmişe yazılır, diğeri mezar taşına. Vezir olmak da güzeldir, ama adam olmak daha güzeldir. İnsan bazen en yüksek makamlara çıkar ama kendine inemez. Oysa gerçek yolculuk yukarıya değil, içeriye doğrudur. Ve kim bilir, belki de en büyük unvan, ardımızdan fısıldanan o sade cümlede saklıdır:

“İyi insandı…”

(Yazarın Notu: Yazıda devamlı surette adam ifadesi kullandığımız için cinsiyetçilikle suçlanabiliriz. Buradaki adam kelimesi erkek ya da kadını değil düpedüz kâmil insanıbetimlemektedir. Yazarın Notunun sonu)

219 - 15.09.2026 - 10 TAM PUAN MI 1 MİLYON “LIKE” MI? (Göynük Gazetesi)

 

10 TAM PUAN MI 1 MİLYON “LIKE” MI?

10 TAM PUAN MI 1 MİLYON “LIKE” MI?

Gün geçmiyor ki adına sosyal medya dediğimiz dipsiz kuyuda yeni bir tuhaflık, “akım” olarak karşımıza çıkmasın. Geçtiğimiz günlerde başlayan ve profilimizi rengarenk eşofmanlar, gömlekler ve kabarık permalı saçlarla kaplayıveren akımın adı “seksenlerde yaşasaydınız görünüşünüz nasıl olurdu!?” idi.

Akım çerçevesinde isimlerini ChatGPT şeklinde genellediğimiz yapay zekalara bir fotoğrafınızı yüklüyordunuz. Seksenli yıllardan kalma bir mizansene çevirmesi için yapay zekalara bir “prompt” yani komut veriyor ve kısa sayılabilecek bir süre sonrasında sizi seksenlere ışınlayan nurtopu gibi bir fotoğrafınız oluyordu. Bu arada, prompt dedikleri şey de bilgisayarın sizden bir şey yazmanızı beklerken önünüze koyduğu o işaretlerden biri; biz eskiden buna kısaca imleç der geçerdik.

Ben de bu akıma bir katkı vereyim dedim ve başladım okuduğunuz bu yazıyı yazmaya.

Seksenlerde çocuktum ben mesela. Televizyon tek kanaldı.Seksenlerin ortalarına kadar rengarenk akıp giden hayatın tersine yayınlar siyah beyazdı. Televizyon akşamın belli bir saatinde yayına başlar, gece yarısı yayın bittiğinde Anıtkabir’den görüntüler eşliğinde İstiklal Marşı çalınır ve bayrağımız göndere çekilir, yayın sona ererdi. Yayınlanacak programların arasında ise rahmetli Tamer Durukan ve Canan Kumbasar gibi ara spikerleri yayın akışını okurdu.

Bazen de yayın, teknik aksaklıklar sonucu kesilir, genellikle Necefli Maşrapa görseli gelirdi ekranlara. Rahmetli Levent Kırca’nın yıllar boyu devam eden Olacak O Kadar adlı taşlama-komedi  programının jeneriğinde söylediği şarkıdaki gibi “tam yerine rast geldi manzara koyduk” durumuydu anlayacağınız...

Tek kanal olan TRT ekranı, hayatın her alanından aktiviteyi duyurmayı görev edindiğinden en farklı spor dallarının müsabakalarını bile izletirdi bizlere. Yani o dönemde de çok seviliyor olmasına rağmen futbol tek spor dalı sayılmazdı anlayacağınız! Aklımda kalanlardan en ilginci de tekler ve çiftler şeklinde yarışmaların düzenlendiği buz pateni ya da buz dansıydı.

TRT spor dairesinin donanımlı spikerlerinden rahmetli Kenan Onuk sunardı genelde bu yarışmaları. Jane Torvill – Christopher Dean çiftinin dünyaca ünlü müzikal parçalar -örneğin Ravel’in Bolero’su- eşliğinde buz üzerinde sergilediği muhteşem dans koreografilerini izleyerek hayran hayran bakardık tüplü televizyonumuzun ekranına. Bizler kışın buz tutmaya yüz tutmuş zemin üzerinde yürümekten aciz insanlarken Torvill-Dean çifti, tamamen buzla kaplı bir zeminde yaklaşık 2-3 dakika süren muhteşem dans figürleri ile bezeli şovlarını tamamlayıp nefes nefese jürinin puanlarını beklerdi. 10 en yüksek, tam puandı. Çift genellikle jüriden 9.6 ya da 9.8 şeklinde puanlar toplardı. En büyük rakipleri olan Sovyet çift Natalia Bestemianova-Andrei Bukin’in sergileyeceği performansı beklenirdi. O dönem Berlin duvarı henüz yıkılmamış, Sovyetler Birliği dağılmamıştı. Bestemianova-Bukin çifti de Sovyetler Birliği adına muhteşem performanslar sergiler ama Torvill-Dean çiftinin gerisinde kalırdı nedense.

Seksenlerde  buz dansı çiftleri arasındaki rekabeti nefesimizi tutarak izlerdik; bugün ise aynı heyecanı algoritmaların önümüze fırlattığı akımlarda yaşıyoruz. O zamanlar jüriden 10 tam puan almak gururun zirvesiydi, şimdi ise milyonlarca “Like” toplamak gibi yapay ve içi bomboş bir gösteri sarmalına dönüştü. Değişen yalnızca sahne: Buz pistinden telefon ekranlarına geçtik. Ama rekabetin, gösterinin ve alkışın peşinde koşan insan ruhu hep aynı kaldı.

223 - 21/10/2026 - "KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI (Göynük Gazetesi)

  ​"KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI Uzun zamandır kitap okurum. Allah var iyi de bir ok uyucuyumdur . Hatta bilimsel kanıtlarla de...