21 Ekim 2026 Çarşamba

223 - 21/10/2026 - "KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI (Göynük Gazetesi)

 

​"KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI

​"KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI

Uzun zamandır kitap okurum. Allah var iyi de bir okuyucuyumdur. Hatta bilimsel kanıtlarla destekleyemeyeceğim, fakat neredeyse emin olduğum bir şey var ki o da içimdeki okuma sevgisini Tom Miks – Texas tabir edilen çizgi romanlara borçluyumdur. Öğretmen olan rahmetli annem beni çizgi roman okumaktan hiçbir zaman alıkoymadı. Sadece zaman zaman “dersini çalış” direktifi ile buna bir miktar sınır koydu o kadar. Yüzbaşı Tom Miks’in teğmen rütbesinde olduğu dönemleri bilirim yani, o derece...

Tom Miks – Texas çizgi romanlarından başka bir yazıda bahsederiz. Asıl konumuza dönmek gerekirse eğer, bu yazımda sizlerle son okuduğum romanla ve o romanın bende uyandırdığı duygularla ilgili bir şeyler paylaşma niyetindeyim.

O roman Matt Haig’in Gece Yarısı Treni adlı romanı. Daha önce yazarın benzer bir konsepte sahip Gece Yarısı Kütüphanesi adlı romanını da okumuş, üslubunu çok sevdiğimden İnsanlar adlı romanını da almış, ancak okumayı ileriki günlere ertelemiştim.

Gece Yarısı Treni de yazarın o tanıdık çizgisinde insanı kendi iç muhasebesiyle baş başa bırakan güzel bir eser. Hikayenin kahramanı olan Wilbur’un 80 küsur yıllık yaşantısının ardından çıktığı tren yolculuğu, aslında hepimizin zihninde zaman zaman yolculuk ettiği  "keşke" ve "galiba" trenlerini andırıyor.  İnsanın geçmişteki haline müdahale edemeden, sadece bir izleyici gibi kendi hatalarını, kaçırdığı anları, baştan savma hareketlerini izlemek zorunda kalması muazzam bir psikolojik gerilim ve aslına bakarsanız bir tür  yüzleşme.

Adına hayat gailesi dediğimiz girdabın içinde dönüp dururken, neleri kaçırdığımızın ya da neleri ertelediğimizin farkına varamıyoruz. Deyim yerindeyse “gözümüz açıldığında" da çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor.

Yazar da anlattığı hikayede bir vesile ile bu ertelenmişliklerin farkına vardığında insanın "O gün o kararı vermeseydim..." ya da "Keşke o cümleyi kursaydım..." dediği o genelde pişmanlık içeren gece yarısı düşüncelerini kağıda dökmüş.

Fiziğin anlayabildiğimiz kanunlarına göre zamanda yolculuk edemez, geçmişe gidemeyiz; gidebilsek bile olaylara müdahale etmemiz mümkün değildir. Zira yapabilseydik bu müdahalelerin etkisi Brezilya’da kanat çırpan kelebeğin Çin’de tayfuna sebep olması gibi bir kelebek etkisine dönüşürdü.

İşin bir de uhrevi boyutu var: Geçmişe müdahale edebilmek ancak tanrısal bir gücün elinde olması gereken bir yetenek olmalı. Yoksa herkesin geçmişinde beğenmediği şeyleri düzeltmeye çalışması bir düzeltmeden çok bir kaosa sebep olurdu.

Yine de fıtratımızda var olan bir özellikten ötürü geçmişteki -genel ifade ile- hatalarımız bize gösterildiğinde bir şans daha istemeyecek çok az kişi çıkar aramızdan.

İşte tam da bu yüzden hayatın tadını ancak genç bir bedende yaşlı bir zihinle çıkarabiliriz. Türkçemizde de benzer bir ifade var: Şimdiki aklım olsaydı…

Tüm bunların ışığında acizane tavsiyem yaşadığınız hayatın tadına varmaya çalışın. Çünkü çok sevdiğim bir manevi şahsiyet olan Bişr-i Hafî’nin ifadesi ile “Dün öldü, bugün can veriyor, yarınsa henüz doğmadı". Öyleyse carpe diem, başka da bir şey demiyem!..

*Carpe diem : Günü yakala, anı yaşa anlamındaki Latince söz öbeği.

15 Ekim 2026 Perşembe

222 - 15.10.2026 - KULAK MAHKUM RADYO GARDİYAN (Göynük Gazetesi)

 

KULAK MAHKUM RADYO GARDİYAN

KULAK MAHKUM RADYO GARDİYAN

Gün içerisinde hasbelkader radyo dinliyorum. Dikkat ediyorum da; kulağıma çalınan melodiler, şarkılar, şarkıcılar hep aynı. Üç aşağı beş yukarı, neredeyse aynı saatlerde aynı şarkıları çalıyor radyodaki DJ'ler.

Bakın sayayım, siz de bana hak vereceksiniz:

• Hadise - Ne Oldu• Semicenk - Çıkmaz Bir Sokakta• Sefo & Demet Akalın - Yerinde Dur• Manifest & Ajda Pekkan - Hileli• Mert Demir - Ateşine Düştüm• Zeynep Bastık - Lan• Blok3 - Aklına Ben Geleceğim vb...

"En çok dinlenenler", "Top 10", "Top 20" gibi janjanlı isimler veriyorlar bir de bu listelere. Aslında "dayatılan listeler", "bizim seçtiklerimiz" hatta "yapım şirketinin canlıyı bastırmasıyla en çok dinlenen dediğimiz listeler" diye adlandırılsa çok daha doğru olacak sanki.

Yanlış anlaşılmasın, hiçbir müzisyenle ya da müzik parçasıyla derdim yok. Aksine bir memlekette müzikal eserlerin —hadi müzikle sınırlandırmayalım, sanatsal ürünlerin— üretilme sayısı ne kadar yüksekse; o memlekette siyaset gibi, magazin gibi beş kuruş etmeyecek olgulara atfedilen değer de o kadar düşeceğini düşünüyorum.

İşin bu boyutu ayrı bir yazının konusu. Benim derdim, yazımın başında da belirttiğim gibi hep aynı insanların, hep aynı şarkıların "en çok dinlenenler" kategorisinde insanlara sunulması.

"Derdini sevsinler senin" dediğinizi duyar gibi oldum. Ne diyeyim, siz de haklısınız.

Günümüzde üzerinde uzun uzun çalışılıp büyük lansmanlarla müzikseverlerin beğenisine sunulan ve adına "albüm" denilen eserlerin artık ortaya konulmadığı bir gerçek. Telif hakkı filan gereksiz (!) şeyler görüldüğünden, piyasaya sunulan albümlerin derhal dijital platformlara yüklenmesi hem sanatçıya hem yapımcıya zarar veriyor.

Albüm konsepti öldü. Çünkü artık sanatçılar geniş kapsamlı bir eser sunmak yerine; sosyal medyada 15 saniyelik videosu çekilsin diye nakarat odaklı, çabuk tüketilen "single"lar üretiyor. Yani müzik artık dinlenmek için değil, hızlıca tüketilip atılmak için var.

Haliyle uzun soluklu, ruhu olan albümlerin yerini; üç ayda bir üretilen, neredeyse birbirinin kopyası olan ve nakaratı akılda kalsın diye bin dereden su getirilen "single"lar aldı. Ne derinlik kaldı ortada ne de bir arayış... Radyolar aynı, listeler aynı, ritimler aynı.

Uzun lafın kısası dostlar; bize "en çok dinlenenler" diye sunulan şey, aslında en çok dayatılanlardan başka bir şey değil. Kulaklarımız da hayatımızdaki birçok şey gibi teslim alınmış durumda.

Bu durumda bize de radyoyu kapatıp; tozlu raflardaki eski bir kasetin ya da plağın cızırtısında "özgürce" müzik dinleyeceğimiz günlerin hayalini kurmak kalıyor.

27 Eylül 2026 Pazar

221 - 27.09.2026 - SOYADINDAN ÖNCE LAKAP VARDI (Göynük Gazetesi)

 

SOYADINDAN ÖNCE LAKAP VARDI

SOYADINDAN ÖNCE LAKAP VARDI

Bazen düşünüyorum da, takriben kırk – kırk beş yıl önce insanlar lakap takarken çok acımasızdı. Günümüzde piyasaya sunulan ürünlere isim koyma konusunda bile (ırk ayrımcılığını çağrıştırıyor diye yakın zamanda Eti Negro'nun ismi Nero'ya dönüştürülmüştü hatırlarsınız) çeşitli çevrelerin gösterdiği hassasiyet göz önüne alındığında eskiden takılan lakapların acımasızlık seviyesi daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum.

İnsanların bedensel ya da zihinsel engelleri lakap olarak kullanılırdı mesela. Benim de çocuk yaşlarından itibaren kullandığım gözlük nedeniyle sıkça maruz kaldığım dörtgöz ya da görece büyük kulaklarım nedeniyle karşılaştığım kepçe gibi, konuşma engeli bulunan kişileri betimlerken kullanılan samut gibi, bir elini ya da kolunu kullanamayanlar için kullanılan çolak ya da ayağı aksayanlar için kullanılan topal gibi, çocukluğumuzda tüm yaşıtlarım gibi benim de gölgesinden bile korktuğum Deli Hasan gibi... Bu kötü örnekleri çoğaltmak mümkün ama ben uzatmayacağım.

Bir başka acımasızca lakap takma durumunu da kırsal kesimde, köylerde görürsünüz.

Mesela adam hasbelkader ortalık yerde gaz çıkarmışsa onun adı artık Zartlak Mustafa’dır. Fakir bir adamsa lakabı Metelik Mehmet olabilir. Adamın lakabı Oralet Cemil, biraz fazlaca sarışın olmasından dolayı. Fazlaca göz kırpma gibi bir rahatsızlığı olan Ragıp amcaya Selektör Ragıp diyor da olabilirler. Camiden ampul aşırırken yakalanan Süleyman amcanın lakabı da Edison Süleyman'dır mesela! Beni en çok şaşırtan lakaplardan biri de Format Hüseyin’di. Adamı bilgisayarcı zannederdim ama kazın ayağı öyle değilmiş: Köyden Şevket amcayla kavga ederken adamcağıza öyle bir yumruk atmış ki Şevket amca geçici olarak hafızasını yitirmiş. Adamın ismi olmuş Format Hüseyin...

Dedemler 4 kardeşti. Büyükten küçüğe lakapları; Paket Ali (kilolu olduğundan muhtemelen), Sinsi Veli (lakabıyla müsemma), Alaman İsmet (sarışın ve mavi gözlü olduğundan) ve Şeytan Hikmet (iyimser olmak gerekirse askeri geçmişinden dolayı hareketli biri olmasından zannımca) şeklindeydi...

Kimi zaman bu kötü lakaplardan bunalan ve maddi durumu müsait olanların hacca giderek otomatikman lakabını “hacı”ya çevirdiğini de görürsünüz. Sümsüklerin Hayriye teyzenin, Arabistan dönüşü Hacı Hayriye'ye dönüştüğüne şahit olmuş olabilirsiniz. Hacca gitmeye maddi durumu el vermeyenlerin de hac mevsiminde ortadan yok olup sürenin bitiminde o zamana kadar taşımak zorunda kaldığı lakabını sıfırlayarak ortaya çıktığı bile rivayet edilir.

Günümüzde bu seçenek biraz zor. Çünkü hac sırasına bugün girseniz 10-12 yıl kurada çıkmayı beklemek zorunda kalırsınız. O kadar zaman geçene kadar da kim öle kim kala!

Demem o ki, eskiden bir lakaptan kurtulmanın bedeli ya hacca gitmek ya da yıllarca o yükü taşımaktı. Bugün kimse kimseye 'Edison Süleyman' veya “Zartlak Mustafa” demiyor belki ama geçmişin o filtresiz ve acımasız mizahı hâlâ hafızamızın bir köşesinde duruyor. Hac kurasını beklemeye ömrü yetmeyenlerin ruhu şâd olsun; ne diyelim, lakabımız ne olursa olsun adımız güzel kalsın!


21 Eylül 2026 Pazartesi

220 - 21.09.2026 - UNVAN MI İNSAN MI? (Göynük Gazetesi)

 

UNVAN MI İNSAN MI?

UNVAN MI İNSAN MI?

Uzunca bir süredir deyim yerindeyse nadasa bıraktığım, olgunlaşmasını beklediğim bir yazıyı sizlerle paylaşmak isterim.

Hepinizin malumu olan bir kıssa vardır: Adam, sürekli oğluna sen adam olamazsın dermiş. Günümüz çocuklarına “aman psikolojisi bozulmasın” düşüncesi ile pek de söylenmesi mümkün olmayan bir söz öbeği bu. Ama hikâye bu ya, bu adam dermiş işte. Artık adam olacak dana b*kundan belli olur düşüncesi mi etkili oldu, bilemeyiz. Aradan yıllaar yıllar geçmiş ve bu hitaba maruz kalan oğul, olur ya, gitmiş hükümdara vezir olmuş. Vezir olunca ilk icraatı da yıllar yılı kendisini, sen adam olamazsın hitabıyla rencide ettiğini düşündüğü babasını makamına yaka paça getirtmek olmuş. Hem de askerler eşliğinde eli kolu bağlı vaziyette... Babasını mevcutlu getirtmiş makamına anlayacağınız! Adamcağız ne olduğunu hala anlamamış ama arkası dönük vaziyette pencereden dışarı bakan vezir, yani oğlu ağır ağır yüzünü dönmüş ve “Selam sana eyy baba! Nasıl, rahat geldin mi?” diye sormuş. Cevap beklemeksizin de eklemiş: “Hani bana yıllar boyunca adam olamazsın demiştin ya… Bak ben koskoca vezir oldum. Pişman mısın söylediğine?” Baba şöyle bir bakmış vezir makamını işgal eden oğluna ve demiş ki: “Oğul ben sana vezir olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim!!!”

Hikâye bize hep buraya kadar anlatıldı. Baba gayet ağır bir biçimde lafı gediğine koyduğunda bitirildi. Sonrasında ne olup bittiği hikâyeyi dinleyenlerin hayal gücüne bırakıldı. Acaba vezir olmuş ama adam olamamış oğul nedamet getirip babasından af mı diledi? Yoksa babasının öngörüsünü haklı çıkarırcasına son bir darbe daha diyerek babasının boynunu mu vurdurdu, bunu bilemiyoruz. İkinci seçenek daha yakın geliyor bana. Derler ya liyakatsizi padişah etmişler, önce babasını kesmiş!

Bizde âdettendir; “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna iri kıyım cevaplar vermekten biraz zevk alırız. Başbakan, vali, astronot, doktor… Bir kişi de çıkıp “Ben adam olacağım” demez. Aslına bakarsanız demelidir…

Asıl mesele vezir olmak değil, vezir gibi davranabilmek...

Makamla büyüyen değil, tavrıyla, duruşuyla hatta tevazusuyla büyüyen insan lazım bizim memlekete. Göynük gibi sınırları içine girer girmez manevi atmosferi ile insanı sarıp sarmalayan güzide bir yerde bile sıra numarası almadan bankada, hastanede milletin sırasını gasp eden, “hamili kart yakinimdir” yazılı kartvizitler taşıyarak muteber kişi maskesiyle dolaşanların sayısı çoksa eğer, vezir olsa ne olur, vezir makamında çay kahve içse ne olur!  

Üniversiteyi bitirmiş ama insan ilişkilerinden sınıfta kalmış, özgeçmişinde üç dil yazan ama ana babasına, büyüklerine iki çift tatlı söz edemeyen tiplerin sayısının azımsanmayacak ölçüde çoğaldığına şahitlik ediyoruz. Adamlığın ise okulu, diploması yok, ama eksikliği her yerde hissediliyor.

İğneyi başkalarına batırdık, çuvaldızı kendimize çevirelim. Bugün biri bize “Sen adam olmuşsun” dese, sevinir miyiz, gurur mu duyarız bu ifadeden? Yoksa “Ben zaten adamdım” diyerek yüksek egolu bir cevap mı veririz? Adamlık, büyüklükten değil, basitlikten geçer bazen. Karşıdan karşıya geçenlere yol vermekten, yaşlı ya da düşkün birine menfaat gözetmeksizin yardım etmekten, bir çocuğun başını okşamaktan, konumu ne olursa olsun insanlara karşı üslubumuza dikkat etmekten… Rahmetli annemin sıkça söylediği bir söz vardı: İnsan büyüdükçe küçülmeli derdi. Bendeniz de bir ekleme yapıyorum: Boş başaklar dik durur, dolu olanlar ise eğilir...

Hikayedeki “Vezir olamazsın” kısmı kariyere, “adam olamazsın” kısmı ise karaktere dokunur. Biri özgeçmişe yazılır, diğeri mezar taşına. Vezir olmak da güzeldir, ama adam olmak daha güzeldir. İnsan bazen en yüksek makamlara çıkar ama kendine inemez. Oysa gerçek yolculuk yukarıya değil, içeriye doğrudur. Ve kim bilir, belki de en büyük unvan, ardımızdan fısıldanan o sade cümlede saklıdır:

“İyi insandı…”

(Yazarın Notu: Yazıda devamlı surette adam ifadesi kullandığımız için cinsiyetçilikle suçlanabiliriz. Buradaki adam kelimesi erkek ya da kadını değil düpedüz kâmil insanıbetimlemektedir. Yazarın Notunun sonu)

219 - 15.09.2026 - 10 TAM PUAN MI 1 MİLYON “LIKE” MI? (Göynük Gazetesi)

 

10 TAM PUAN MI 1 MİLYON “LIKE” MI?

10 TAM PUAN MI 1 MİLYON “LIKE” MI?

Gün geçmiyor ki adına sosyal medya dediğimiz dipsiz kuyuda yeni bir tuhaflık, “akım” olarak karşımıza çıkmasın. Geçtiğimiz günlerde başlayan ve profilimizi rengarenk eşofmanlar, gömlekler ve kabarık permalı saçlarla kaplayıveren akımın adı “seksenlerde yaşasaydınız görünüşünüz nasıl olurdu!?” idi.

Akım çerçevesinde isimlerini ChatGPT şeklinde genellediğimiz yapay zekalara bir fotoğrafınızı yüklüyordunuz. Seksenli yıllardan kalma bir mizansene çevirmesi için yapay zekalara bir “prompt” yani komut veriyor ve kısa sayılabilecek bir süre sonrasında sizi seksenlere ışınlayan nurtopu gibi bir fotoğrafınız oluyordu. Bu arada, prompt dedikleri şey de bilgisayarın sizden bir şey yazmanızı beklerken önünüze koyduğu o işaretlerden biri; biz eskiden buna kısaca imleç der geçerdik.

Ben de bu akıma bir katkı vereyim dedim ve başladım okuduğunuz bu yazıyı yazmaya.

Seksenlerde çocuktum ben mesela. Televizyon tek kanaldı.Seksenlerin ortalarına kadar rengarenk akıp giden hayatın tersine yayınlar siyah beyazdı. Televizyon akşamın belli bir saatinde yayına başlar, gece yarısı yayın bittiğinde Anıtkabir’den görüntüler eşliğinde İstiklal Marşı çalınır ve bayrağımız göndere çekilir, yayın sona ererdi. Yayınlanacak programların arasında ise rahmetli Tamer Durukan ve Canan Kumbasar gibi ara spikerleri yayın akışını okurdu.

Bazen de yayın, teknik aksaklıklar sonucu kesilir, genellikle Necefli Maşrapa görseli gelirdi ekranlara. Rahmetli Levent Kırca’nın yıllar boyu devam eden Olacak O Kadar adlı taşlama-komedi  programının jeneriğinde söylediği şarkıdaki gibi “tam yerine rast geldi manzara koyduk” durumuydu anlayacağınız...

Tek kanal olan TRT ekranı, hayatın her alanından aktiviteyi duyurmayı görev edindiğinden en farklı spor dallarının müsabakalarını bile izletirdi bizlere. Yani o dönemde de çok seviliyor olmasına rağmen futbol tek spor dalı sayılmazdı anlayacağınız! Aklımda kalanlardan en ilginci de tekler ve çiftler şeklinde yarışmaların düzenlendiği buz pateni ya da buz dansıydı.

TRT spor dairesinin donanımlı spikerlerinden rahmetli Kenan Onuk sunardı genelde bu yarışmaları. Jane Torvill – Christopher Dean çiftinin dünyaca ünlü müzikal parçalar -örneğin Ravel’in Bolero’su- eşliğinde buz üzerinde sergilediği muhteşem dans koreografilerini izleyerek hayran hayran bakardık tüplü televizyonumuzun ekranına. Bizler kışın buz tutmaya yüz tutmuş zemin üzerinde yürümekten aciz insanlarken Torvill-Dean çifti, tamamen buzla kaplı bir zeminde yaklaşık 2-3 dakika süren muhteşem dans figürleri ile bezeli şovlarını tamamlayıp nefes nefese jürinin puanlarını beklerdi. 10 en yüksek, tam puandı. Çift genellikle jüriden 9.6 ya da 9.8 şeklinde puanlar toplardı. En büyük rakipleri olan Sovyet çift Natalia Bestemianova-Andrei Bukin’in sergileyeceği performansı beklenirdi. O dönem Berlin duvarı henüz yıkılmamış, Sovyetler Birliği dağılmamıştı. Bestemianova-Bukin çifti de Sovyetler Birliği adına muhteşem performanslar sergiler ama Torvill-Dean çiftinin gerisinde kalırdı nedense.

Seksenlerde  buz dansı çiftleri arasındaki rekabeti nefesimizi tutarak izlerdik; bugün ise aynı heyecanı algoritmaların önümüze fırlattığı akımlarda yaşıyoruz. O zamanlar jüriden 10 tam puan almak gururun zirvesiydi, şimdi ise milyonlarca “Like” toplamak gibi yapay ve içi bomboş bir gösteri sarmalına dönüştü. Değişen yalnızca sahne: Buz pistinden telefon ekranlarına geçtik. Ama rekabetin, gösterinin ve alkışın peşinde koşan insan ruhu hep aynı kaldı.

218 - 02.09.2026 - AKLIMI OKUYAN MAKİNE (Göynük Gazetesi)

 

AKLIMI OKUYAN MAKİNE

AKLIMI OKUYAN MAKİNE

Sabit telefon kullanan kaldı mı aranızda? Ben epey bir zamandır telefon görüşmeleri için adına cep telefonu dediğimiz, ama telefondan başka her şeye benzeyen bir makineyi kullanıyorum. Sıfırdan sonra 5 ile başlayan upuzun numaraları tuşluyoruz. Hatta rehberimizde kayıtlı ise tuşlama bile yapmıyoruz. İletişimde bulunmak istediğimiz kişi parmaklarımızın ucunda. Adamcağızı tuvalette hacetini giderirken yakalamışız, kime ne! Mahremiyet filan hak getire!

Şaka bir tarafa da teknoloji hayatımızı inanılmaz derecede kolaylaştırdı. Bankaya gitmek, mektup yazmak, atlas ya da haritayı açıp bakmak, ansiklopedi karıştırmak yirminci asırda kaldı zaten, film rulosu alıp analog bir makineyle çekim yapmıyor, çoğunlukla 36 pozluk film rulosu bittiğinde fotoğrafçıya götürüp “tab ettirmiyoruz”…

Ancak ironik bir biçimde hayat kolaylaştıkça sabrımız azalıyor.

Tıkladığımız internet sayfası üç saniyede açılmayınca sinirleniyoruz.

Eskiden birçok şey için beklerdik. Şimdi ise her şey anında olmalı!

Bunun karşılığında sanki beklemenin kendisinden aldığımız bir hazzı da kaybettik. Hayatımız kolaylaştıkça tahammül eşiğimiz düştü.

Eskiden bir yakınımızı aramak için santrali arar şehirlerarası sırasına isim yazdırır, telefonun başında beklerdik. Şimdi mesaj gönderiyoruz; karşı taraf beş dakika cevap vermeyince “Nerede bu?” diye düşünmeye başlıyoruz.

Eskiden bir mektubun gelmesi günler sürerdi. Şimdi mesajın yanındaki iki tik, maviye dönüşüp de insan cevap vermediğinde mesele mesajın ulaşmaması değil, insanın cevap vermemesi oluyor.

Eskiden bir fotoğraf çekerdik ve sonucu görmek için filmi tab ettirmeyi beklerdik. Çektiğimiz fotoğrafların basılı hallerinin tatmin edici olmaması hayal kırıklığıydı elbet. Şimdi aynı kareyi beğenene kadar defalarca çekiyor, beğenmediğimizi de saniyesinde siliveriyoruz.

Eskiden bir şeyi öğrenmek için Ana Britannica’yı Gelişim Hachette’yi açıp araştırırdık. Şimdi cevabı “Google amca”ya sorup saniyeler içinde buluyoruz.

Burada tuhaf bir paradoks ortaya çıkıyor:

İhtiyaçlarımızı karşılamak için harcadığımız zaman azaldıkça, zamanla ilgili sabırsızlığımız arttı.

Belki de teknoloji bize “beklememek” diye bir alışkanlık kazandırdı. İnsan beklememeye alışınca da yalnızca teknoloji karşısında değil, hayat karşısında da sabırsız bir hale evriliyor.

Bir iş hemen sonuçlanmalı, bir ilişki hemen karşılık bulmalı, bir yazı hemen okunmalı, bir paylaşım hemen beğenilmeli, bir insan hemen anlaşılmalı, bir sorun hemen çözülmeli vs...

Oysa bazı şeylerin doğasında beklemek var:

Bir dostluğun oluşması , bir kitabın zihinde yer etmesi, bir fikrin olgunlaşması, bir yaranın iyileşmesi, bir şehrin öğrenilmesi, bir insanın değişmesi...

Bu noktada modern insanın en büyük problemlerinden biriyle karşılaşıyoruz:

Her şeyin hızına yetişirken, kendi ruhunun hızını unutmak…

Teknoloji bize yalnızca hızlı yaşamayı öğretmedi. Aynı zamanda davranışlarımızı kaydetmeye, sınıflandırmaya ve tahmin etmeye başladı.

Aslında teknoloji yalnızca hayatımızı kolaylaştırmadı; bizi öngörülebilir hale de getirdi.

Mesela bugün internette birkaç kez belli bir konuya baktığımızı düşünelim. Sistem birden bize benzer şeyleri göstermeye başladı. Hemen şöyle düşünürüz:

“Ulan bunlar benim aklımdan geçeni nereden biliyor?” Oysa sistem belki de çok daha basit bir şey biliyor:

Bizim davranış kalıbımızı…

Gündelik hayatımızın giderek daha fazla parçası haline gelen yapay zekâ henüz aklımızı okuyamıyor. Ama bizim aklımızdan geçecek şeyleri bizden önce tahmin etmeyi öğreniyor.

Son zamanlarda ciddi ciddi aklımı okuyan bazı yapay zekâ uygulamalarından şüphelenmeye başladım. Önceleri bunun sebebini COVID aşılarıyla vücudumuza yerleştirildiği söylenen mikroçiplerde arıyordum...

Sonra düşündüm de... Çipe ne gerek var? Bizi “okumaları” için kolumuza çip takılmasına gerek yok. Zaten her gün arkamızda inanılmaz miktarda veri bırakıyoruz.

Biz insanların beynine çip takılıp düşüncelerinin okunacağından korkarken, bugün düşüncelerimizi kendimiz gönüllü olarak internete yazıyoruz. Arama çubuğuna yazıyoruz, Google'a soruyoruz, YouTube'a bakıyoruz, Ramazan’da oruçluyken Instagram'da izlediğimiz yemek videolarıyla algoritmaya kendimizi anlatıyoruz  Sonra da “Gavurlar oruçlu olduğumuzu biliyor ve bizi yoldan döndürmeye çalışıyor” gibi zorlama bir fikre inanıyoruz. 
Bir ürünü araştırıyoruz, bir hastalık belirtisini arıyoruz, bir siyasi partiyi araştırıyoruz, bir ilişki problemi hakkında soru soruyoruz. Sonra da “telefon” bize üç gün sonra tam olarak o konuyla ilgili içerikler gösterince:

“Oha lan! Bunlar benim aklımı okuyo!”

Belki de mesele aklımızı okumaları değil. Bizim deyim yerindeyse aklımızı onlara apaçık göstermemiz.

Hayatımızı kolaylaştırmak için teknolojiye o kadar çok şey teslim ettik ki, artık teknoloji bizi bizden daha iyi tanıyor olabilir. Mesele, makinelerin bizim aklımızı okuyacak kadar gelişmiş olması değil; bizim aklımızı onların okuyabileceği kadar açık bırakmamız.

24 Ağustos 2026 Pazartesi

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

 

GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?

GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?

 

Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adlandırdığım paylaşımlar hakkında bazı eleştiriler duyuyorum. Muhtemelen diğer köşe yazarı arkadaşlarım da bu yönde tepkiler almış olabilir.

Instagram’ın hikayeler bölümünde neredeyse virgülüne dokunmadan paylaşılan bu platformda ya da doğrudan yüz yüzeyken insanlardan duyduklarım genelde şu başlıklar:

Sürekli şikayet var.

İlçenin güzel tarafları görünmüyor.

Dışarıdan bakanlar Göynük’ü bir sorunlar yumağı olarak görüyor.

Paylaşım yapanlar arasında gereksiz tartışmalar çıkıyor.

Gazete bundan ne kazanıyor?

Aslında ilk bakışta haksız da sayılmazlar bu eleştirileri dile getirenler. Ama bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bu sorunlar konuşulmazsa ortadan kalkmış mı oluyor? Ben de isterim Göynük’ü sadece tarihi konaklarıyla, doğal güzellikleri ile, inanç turizmiyle, panayırıyla, güzel insanlarıyla anlatalım. Anlattık da nitekim. Fakat bu güzelliklerin yanında Göynük'te yaşayan insanların bozuk yollardan altyapı sorunlarına, yüksek kiralardan konut yetersizliğine kadar pek çok konuda söyleyecek sözü varsa, bunları dile getirmemek Göynük’ü daha güzel bir yer yapmaz ki! Sadece fotoğrafın sorunlu kısmını kadrajın dışında bırakmış oluruz. Diğer bir deyişle tozu, kiri halının altına süpürmüş oluruz.

Ben Dijital Duvar adını taktığım bu platformu Hyde Park’a benzetiyorum. Daha doğrusu, Hyde Park'taki Speakers’ Corner'a, yani Konuşmacılar Köşesi'ne... Bu yerde insanlar duygu ve düşüncelerini serbestçe ifade edebilmekteler. Bence bizim Dijital duvar da Göynük’ün minik Hyde Park’ı. Elbette tam anlamıyla değil ama ana fikir aynı: İnsanların söz söyleyebileceği bir alan.

İnsanların konuşabildiği yerlerde bazen gereksiz şeyler de söylenir. Ama insanların hiçbir şey söyleyemediği yerlerde yalnızca gereksiz sözler değil, gerekli sözler de kaybolur.

“İsmini açıklamak istemiyorsa neden yazıyor?” sorusuna gelirsek benim cevabım şu olur: Herkes aynı cesarete sahip değil de ondan. Bir esnaf, bir kamu çalışanı, bir öğrenci velisi ya da herhangi bir vatandaş; ismini açıkça yazdığında çeşitli sosyal veya kişisel sonuçlarla karşılaşmaktan çekinebilir. Anonim olmak her zaman korkaklık da değildir aslında. İnsanın söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri özgürce dile getirme yoludur da aynı zamanda.

Fakat burada şu dengeyi de kurmak çok büyük önem taşır: Anonim olmak sorumsuzluk kapısını açmamalı! İftira, hakaret ve kişisel saldırı amacı taşıyan şeyler bu özgür alanın dışında tutulmalı. Bizim Dijital Duvar örneğinde gazetemizin prensipleri doğrultusunda zaten bu tür kötü niyetli paylaşımlar editoryal düzeyde ayıklanmakta.

Hatta itiraf etmek gerekirse zaman zaman o duvara anonim olarak yorum yapanlardan biri de benim. Gazetede kendi adımla ve kendi köşemde yazdığımda daha büyük bir sorumluluk taşıdığımın bilincinde olduğumdan, bazen ben de sıradan bir vatandaş gibi gündeme taşınmış herhangi bir konu hakkında yorumda bulunma ihtiyacı hissedebiliyorum. Köşe yazarıyız diye vatandaş olmayı da bırakmadık ya!

Gelelim bu paylaşımlar gazeteye ne kazandırıyor konusuna. Her şey gazeteye para, reklam, takipçi, tıklanma sayısı gibi şeyler kazandırmak zorunda değil. Baştan beri bizi motive eden düşünce şuydu: Bir yerel gazetenin topluma kazandırabileceği en önemli şeylerden biri, insanlar arasında bir iletişim kanalı olabilmektir. Paylaştığımız haberler, yazdığımız köşe yazıları hep bu düşüncenin ürünüydü.

Dijital Duvar, gazeteye doğrudan bir maddi kazanç sağlamıyor olsa da vatandaş ile kamuoyu arasında bir kanal oluşturuyorsa, insanların “benim de bir çift lafım var” demelerine olanak sağlıyorsa bunun karşılığını sadece ekonomik ya da maddi verilerde aramak ne derece doğru olur acaba?

Göynük’ü sevmek, Göynük hakkında sadece güzel şeyler söylemek değildir. Bir insan evinin çatısı akıyorsa bunu söyler, yaşadığı ve sevdiği yerin yolu bozuksa bunu da dile getirir, sevdiği bir yerde yanlış gördüğü bir şey varsa susmaz, hatta susmamalıdır!

Çünkü eleştiri her zaman sevgisizliğin değil bazen de tam tersine aidiyetin göstergesidir. Ve bir ilçeyi kötü gösteren, onun sorunlarının konuşulması değil; o sorunların çözülmeden varlığını sürdürmesidir.

216 - 21.08.2026 - MAVİ DİŞ (Göynük Gazetesi)

 

MAVİ DİŞ

MAVİ DİŞ

Dünyanın en büyük bilgisayar işlemcisi üreticisi olan Intel’den Jim Kardach ve GSM sektörünün Nokia ile birlikte öncüsü olarak sayabileceğimiz, hatta aranızdan birçoğunun ilk kullandığı cep telefonlarının üreticisi Ericsson’dan Sven Mattison oturmuş bir şeyler içiyor ve sohbet ediyordu. Bir ara İskandinav firması olan Ericsson’un çalışanı Mattison’un milliyetçilik damarı kabardı ve Amerikalı Jim’in kafasını ütülemeye başladı.

Mattison, Röde Orm (Uzun Gemiler) diye bir kitap okuduğunu, kitapta 10’uncu yüzyılda yaşamış Viking kralı Harald Gormsson’dan bahsedildiğini ve bu kralın lakabının Mavi Diş olduğunu filan anlatarak kafa açmaya başladı. Lakabı Mavi Diş olan kral Harald’ın bu lakabı almasındaki sebep dişlerinin mavi olması değil elbette. Rivayete göre adamın dişi çürükmüş! Deniz ve suyla kafayı bozmuş Vikingler de bu çürük dişi mavi olarak gördüklerinden mi yoksa çürük diş Harald demek saygısızlık olacağından mı bilinmez adama bu lakabı uygun görmüşlerdi.

Harald günümüzde yaşasa diş hekimleri dolgu ya da kanal tedavisi uygulayıp çürük dişi kurtarmaya çalışır ya da öyle bir olanağa sahip değilseler implant filan yapar, adamcağızı diş probleminden kurtarırlardı.

Konuyu dağıtmadan krala geri dönersek, Harald’ın dişleri çürükse de liderlik kabiliyeti o kadar da çürük değilmiş! Bu özelliğini kullanarak yüzyıllardır birbiriyle kanlı bıçaklı olan tüm Viking kabilelerini bir araya getirmiş. Siyasi bütünlüğü sağlayınca elbette doğuştan savaşçı olan Vikingler dış mihraklara karşı daha güçlü olabilmişler.

İşte Ericsson çalışanı Mattison da Intel çalışanı Jim’in kafasını bunlarla şişiriyordu. Harald’ın hikayesi bu ikiliye bir fikir verdi: Bilgisayar çevre birimlerini adeta Kral Mavi Diş Harald gibi bir araya getirmek!

Eğlenceli başlayan bu muhabbet, ikiliyi o denli gaza getirdi ki şirkete bunu fikir olarak sundular. Hatta çalışmanın kod adının mavi diş olmasını kabul bile ettirdiler.

Derken önce fikir, sonra fiili çalışma olarak başlayan mevzunun netleşip piyasaya çıkma vakti geldi. Pazarlama departmanı, çalışmanın kod adı olan mavi diş adıyla piyasaya sürülmesinin yanlış olacağını, bu yeni teknolojinin Radio Wire olmasını öneriyor. Şükür ki kablosuz bir teknoloji üretip adını da telsiz kablosu koymanın  saçma bir fikir olduğu noktasına varılıyor. Radio Wire’dan vaz geçip bu teknolojiye PAN adını vermeyi planlıyorlar. PAN, Personal Area Network (Kişisel Alan Ağı) sözcüklerinin baş harflerinden oluşuyor. Burada da PAN adının daha önceden tescil edildiğini öğrenip ondan da vazgeçmek zorunda kalıyorlar.

Kala kala o beğenmedikleri Mavi Diş’te karar kılmak zorunda kalıyorlar ve bu teknoloji büyük bir çoğunluğunuzun bildiği ve kullandığı Bluetooth adıyla lanse ediliyor, mecburen.

Logosu da Harald'ın H'si ile Bluetooth'un B'sinin runik karakterlerdeki karşılıklarının birleştirilmesiyle oluşan, hepinizin malumu o meşhur mavi renkli logo oluyor.

Bugün dünyanın dört bir yanında milyarlarca insan, birbirinden habersizce bir Viking kralının lakabını kullanıyor. Telefonumuzu arabaya bağlıyor, kulaklığımızı bilgisayara bağlıyor, “Bluetooth'u aç” deyip geçiyoruz. Oysa kullandığımız kelimenin içinde bin yıldan daha eski bir İskandinav hikayesi saklı. Teknolojiyi üretenler bize yalnızca cihazlarını, yazılımlarını ve sistemlerini satmıyorlar; bazen farkına bile varmadan kendi tarihlerini, kendi dillerini ve kendi kültürel kodlarını da hayatımızın içine yerleştiriyorlar. Biz ise her gün o teknolojinin düğmesine basıyor, çoğu zaman cebimize yalnızca bir cihaz değil, onunla birlikte başka bir kültürün hikayesini de koyduğumuzu fark etmiyoruz.

215 - 28.08.2026 - ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ! (Göynük Gazetesi)

 

ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ!

ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ!

Bir otomobil düşünün... Bu ülkede üretildiği için yıllarca küçümsendi. Hatta kaportasını ineklerin kemirdiğine dair şehir efsaneleri bile uyduruldu. Peki size, o otomobilin hikâyesinin aslında bir otomobilden çok bu ülkenin hikâyesi olduğunu söylesem?

1966 yılıydı. Koç Holding kurucusu Vehbi Koç, bir yerli otomobil üretme düşünü hayalden gerçeğe tam da bu yıl dönüştürmüştü. 4 kapılı ve fiberglas kaportaya sahip olup seri üretime giren ilk otomobil modeli Anadol'dur.

Ford Motor şirketi, Anadol projesinin hayata geçebilmesi için kendi üretim anlayışında o güne kadar görülmemiş bir esneklik gösterdi.

Çelik gövde üretiminin yüksek kalıp maliyetlerini aşabilmek için Koç Holding, cam elyafı ve reçineden üretilen fiberglası tercih etti. Fiberglas şirkete, hafif ve dayanıklı yapısı ile üretimde önemli bir avantaj sağladı.

Bu durum daha sonraki yıllarda "Anadol'un kaportası samandan olduğu için  inekler yiyor" şeklindeki olumsuz şehir efsanesi ile maalesef halk arasında Anadol'un sempatisini azalttı. Bu dezenformatif bilgi, şirket yönetimiyle kişisel sorunu olan bir gazetecinin aracın yanına kasten bir inek koyup yapay bir mizansene dönüştürdüğü fotoğraf ile maalesef yayıldı.  

Aracın adını ise halk koydu. Düzenlenen ödüllü yarışmada Anadolu, Koç ve Vatan gibi öneriler arasından "Anadol" ismi seçildi.

Araç 28 bin beş yüz liralık bir fiyatla satışa sunuldu. Yerli otomobile sahip olma fikri halk arasında çok tutuldu. Bir buçuk yılı bulan sipariş kuyrukları oluştu. Hatta yine o dönemki rakamlarla karaborsada arabanın fiyatının 50 bin liraya kadar yükseldiği söylenir.

Anadol, halktan düzenli yoğun bir talep ve teveccüh görünce  arabanın spor versiyonunu üretmeye karar verdi. STC-16 böylece ortaya çıktı. Modern çizgisi ve zorlu parkurlardaki üst düzey performansı ile model Türkiye Rallisi'nde de yarıştı. Açılımı Spor Turkish Car olmasına rağmen meraklıları ona Süper Türk Canavarı adını taktı.

Ancak model, Türkiye şartlarına göre bir hayli lükse kaçtığından geniş kitlelere ulaşamadı. Bu sebepten ötürü modelden sadece 276 adet üretildi.

Anadol yalnızca bir otomobil üretmedi; Türkiye'de otomotiv yan sanayisinin de temelini attı.  Camından vidasına, koltuğundan lastiğine kadar onlarca küçük atölye, Anadol sayesinde sanayileşmeyi öğrendi dersek abartmış olmayız.

1973 yılındaki dünya petrol krizinin de etkisiyle, fiberglasın ham maddesi olan petrolün varil fiyatının astronomik seviyelere ulaşması sonucu üretim maliyetleri fazlasıyla arttı. Bu anlamda şirketin rakiplerine karşı en büyük avantajı olan düşük maliyet kozu kaybedilmiş oldu.

1991 yılında üretimi sonlandırılıncaya değin Anadol 18 yıllık süreçte 62 binden fazla binek, 50 bine yakın da pikap üretti.

Fakat bu hikâye yalnızca Anadol'un hikâyesi değildi. Aynı yıllarda, Türkiye'den binlerce kilometre uzakta başka bir ülke de kendi otomobilinin hayalini kurmaktaydı.

50'li yıllarda kuzey ve güney'in çatıştığı savaşta destek için gittiğimiz Kore'de de benzer bir süreç yaşanmaktaydı. Hyundai firması yine Ford'un teknik desteği ve bilgi birikiminden yararlanarak 1968 yılında Anadol ile benzer şekilde bir otomobilin seri üretimine başladı. Türkiye'dekinin aksine Kore devletinin yoğun desteğini arkasına alan şirket, uluslararası pazarda da söz sahibi olabilmek adına agresif bir üretim ve pazarlama anlayışı benimsedi.

Yeri gelmişken Türkiye ve Kore'yi o dönemin iktisadi şartlarıyla karşılaştırmanın, günümüze de bir ışık tutacağını düşünüyorum.

Örneğin savaşın olduğu yıllarda (1950ler) Türkiye'nin ve Kore'nin nüfusları neredeyse eşitti, 20-21 milyon civarı... Kişi başına düşen milli gelir ise Kore'de 65-70 dolar civarındayken Türkiye'de 250-300 dolar seviyelerindeydi.

Aradan geçen 76 yılın ardından nüfus alanında Kore'ye 30 milyondan fazla bir fark atmamıza rağmen kişi başına düşen milli gelirde Kore bizi ikiye katladı. Bugün geldiğimiz noktada savunma sanayi alanında büyük bir atılım olarak kabul edebileceğimiz Kaan savaş uçağı için motor tedarik etmeye çalıştığımız şirketin, Anadol arabasıyla neredeyse aynı dönemde üretime başlamış  Hyundai firması olması üzerinde çokça düşünülmesi gereken sosyoekonomik bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor.

Belki de bugün sorulması gereken soru, neden Hyundai bir dünya markasına dönüştü sorusu değildir. Asıl soru; “Aynı çizgiden yola çıkan iki ülkeden biri bir dünya markasına dönüşürken diğeri neden kendi markasını tarihin tozlu raflarına kaldırmak zorunda kaldı?” sorusudur. Milletleri geleceğe taşıyan şey yalnızca hayal kurmak değildir. Asıl mesele, o hayalin arkasında onlarca yıl kararlılıkla durabilmektir.

23 Temmuz 2026 Perşembe

214 - 19.07.2026 - AHLAKIN İDEOLOJİSİ YOKTUR (Göynük Gazetesi)

 

AHLAKIN İDEOLOJİSİ 

AHLAKIN İDEOLOJİSİ YOKTUR

Sevgili okurlar, son günlerde kamuoyuna yansıyan malum yardım derneği skandalı yarım asrı biraz aşan hayatım boyunca buna benzeyen kaç skandala tanıklık ettiğimizi düşündüm.

En baştan söyleyeyim ki ben de maalesef söz konusu yardım derneğine 2023 yılındaki büyük deprem felaketlerinin ertesinde nakdi yardım gönderdim. Zira asli görevini yapıp felaketten etkilenenlere bedelsiz çadır sağlamak yerine çadırları bu derneğe satan kuruma çok kızgındım. Ve ne yalan söyleyeyim sıkıntılı geçmişine rağmen derneğin başındaki şarkıcının güvenilir biri olduğuna inandırılmıştım.

Geldiğimiz noktada acı bir biçimde bu kişi ve derneğe normalde olmaması gerektiği halde ideolojik saiklerle yaklaştığımı görüyorum. Daha önce Avrupa'da terör örgütünün kotardığı bir sözüm ona festivalde konser vermiş olmasını da göz ardı ederek, salt İzmir Marşı'nı heyecanla seslendirmesinden ötürü kendime yakın hissettiğimi bugün daha iyi anlıyorum.

Hasbelkader okumuş, araştırmış ve öğrenmek için çaba sarf etmiş bir birey olduğumu düşünürken, maalesef hiç de bir aydın gibi davranmamışım.

Elbette bunda "karşı taraf" olarak kabul ettiğim görüş çerçevesinde faaliyet gösteren kişi ve kuruluşların önceki yıllarda sergilediği benzer usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların da etkisi olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Oysa bu "düzenbazlıkların" ideolojilerle doğrudan bir bağlantısı olmadığının bilincindeyim bugün. Tüm bu kötülüklerin ortak paydasının ahlaki yozlaşma ve cezasızlık (ya da cezada yetersizlik) olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.

Evet, birilerinin çıkıp "kral çıplak" diye haykırabilmesi adına şunu açıklıkla ifade etmek lazım: Ülke insanının eksikliği ne Allah korkusu ne de inanç eksikliği. Tüm bu yaşananlar bir kez daha gösterdi ki insanımızın tek ve belki de en büyük eksikliği ahlak eksikliğidir!

Bunu ortamlarda dile getirdiğimde bazen garip ve hatta uygunsuz kabul ediliyorum ama yine ve altını çizerek bir kez daha belirtmek zorundayım: Din ya da dini inanç insanın, adına ister Allah, ister tanrı, ister baba-oğul-kutsal ruh, ister yehova desin kendinden çok daha üstün olduğuna inandığı yaratıcı güç ile arasındaki bireysel ilişkidir bence. Oysa ahlak evrenseldir ve ucunda ölüm dahi olsa karşısındaki haklı ise bunu söyleyebilme cesareti olsa gerektir.

Yıllar önce kamuoyuna "Toblerone Davası" olarak yansıyan bir olay vardı.

İsveçli siyasetçi Mona Sahlin, devletin kendisine tahsis edilen kredi kartını kişisel harcamalarında kullandığı gerekçesiyle büyük bir siyasi krizin merkezine oturdu. Harcamaların içinde bir Toblerone çikolatası da vardı. Aslında mesele o çikolata değildi; kamu imkânlarının kişisel amaçla kullanılmasıydı. Soruşturma açıldı ve Sahlin, başbakanlığa uzanması beklenen siyasi kariyerini kaybetti. O günden sonra da olay, İsveç'te kamu ahlakının sembollerinden biri hâline geldi.

İşin dikkat çekici yanı, dünyanın en seküler toplumlarından biri olarak gösterilen İsveç'te böylesine görece küçük görünen bir etik ihlalin bile bir siyasetçinin kariyerini bitirebilmesidir. Demek ki toplumları ayakta tutan yalnızca dinî referanslar değil; ortak ahlak anlayışı ve kamu vicdanıdır.

Kanunlar suçluyu cezalandırabilir; ama vicdanı olmayan bir toplumu tek başına düzeltemez. Asıl mesele, çocuklarımıza hangi partiye oy vereceklerini, hangi takımı tutacaklarını ya da hangi dünya görüşünü benimseyeceklerini öğretmeden önce doğruyu söylemenin, kul hakkı yememenin ve haksızlık karşısında dimdik durmanın değerini öğretebiliyor muyuz? Çünkü güçlü toplumlar ortak bir inançtan değil, ortak bir ahlaktan doğar.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

 

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren askerlik örevinde, ömrü boyunca fark etmediği kadar çok şeyi öğreniyor. Çünkü askerlik, aynı üniformanın içine farklı şehirleri, farklı aileleri, farklı alışkanlıkları ve bambaşka hayatları sığdırıyor. Benim ülke insanını gerçekten tanımaya başladığım yer de bir tabur koğuşuydu. Üstelik bu farkındalık, hiç beklemediğim kadar sıra dışı bir olay sayesinde geldi.

Gece vakit ilerlemiş, tabur günün yorgunluğunun altında dingin bir hale bürünmüştü. Yazıhaneden çıktık, koğuşa geldik. İlk hedefimiz yatak değildi; tuvaletti. Ama kapıda koca bir kilit...

"Ne oldu?" diye sorduk.

Nöbetçi çavuş, askeri terminolojide pek yeri olmayan sinkaflı birkaç kelimeyle sorumuzu cevapladı.

Mecburen rotayı başka bölüğün tuvaletine çevirdik.

Ertesi sabah istihkâmcı bir devremden işin aslını öğrendiğimde ise gülmekle şaşırmak arasında kaldım.

Meğer bizim askerlerden biri suyla taharetlenmeyi bilmiyormuş. Çareyi taş kullanmakta bulmuş. İşini bitirince de taşları tuvaletindeliğine atmış.

Sonrası malum...

Bizim bölüğün tuvaletleri de kanalizasyon da teslim bayrağı çekmiş!..

Ama askerlik sadece disiplin değil, aynı zamanda insan meselesiydi.

Hayatım boyunca ne bir karakolun nezarethanesini gördüm ne bir mahkeme salonunun sanık kürsüsünü. Karıncayı incitmekten çekinen biriyim desem, itiraz eden pek çıkmayacaktır. Ama askerlik hayatımın resmi kayıtlarında yedi günlük hapis cezası alan bir hükümlü olarak yer aldım. Suçum ise giyimine özen göstermemekti!  İşin tuhafı, ben usta birliğinde taburun personel yazıcısıydım. Günümün büyük kısmı tabur karargahında, komutanların arasında geçiyordu. Dağ taş dolaşan bir manga eri değildim ki üniformam perişan olsun. Bu yüzden cezanın haksız olduğunu en iyi bilenlerden biri de ilk amirimiz pozisyonundaki personel astsubayımızdı. Ceza kesinleştikten sonra bölük komutanı olacak adam tarafından devamlı surette mobbinge maruz kaldım.

“Lan personel yazıcısı. Oğlum ne zaman gelip yatacaksın cezanı?”

Affınıza sığınarak söylemeliyim ki tam bir ayı b*kuyla oynuyor durumuydu!

Ben personel astsubayımıza her fırsatta, “Komutanım, şu cezayı çekeyim de kurtulayım.” diyordum. O ise işlerimizin yoğunluğunu bahane edip beni her seferinde pışpışlayarak geri çeviriyordu.

Terhisime birkaç gün kala, “Komutanım, uygun görürseniz artık cezamı çekeyim.” dedim.
“Tamam.”dedi bu kez.

Şaşırmıştım, ama omzumdaki bir yükten kurtulacaktım. Derhal disiplin koğuşuna koştum. Askerdeki terminolojiye göre söylemek gerkirse, diskoya :) Hapis kararı yazım diskoda yoktu. Bölüğe gidip idari işlerdeki yazıcı arkadaşlara sordum. Yazı orada da yoktu. En son yazının dosya suretini bulayım bari diyerek bizim yazıhaneye koştum. Heyhat! Yazı orada da yok! Meğer astsubayımız, ceza yazısının üç nüshasını da çoktan imha ettirmiş.

Bugün dönüp baktığımda bu olaydan aklımda kalan şey, aldığım hapis cezası değil; o cezayı haksız bulan bir astsubayın sessiz vicdanıdır.

Bir gece de 2-4 nöbetim vardı ancak acemi askerlerin usta birliklerine dağıtımı için gereken bilgilerin girildiği bir bilgisayar sisteminde çalışma yapmamız da gerekliydi. Aynı astsubayımızı hem bu sıkışık süreçten hem de nöbetim olduğundan bilgilendirdim. O da;

"Gitme nöbete. Acil durum mangasından birini görevlendiririm ben" dedi. Ben de bu rahatlıkla gece 01.00 civarına kadar bölük yazıcısı arkadaşımla sisteme bilgi girişi yaptım. Nereden bileyim astsubayımızın durumumu unutacağını! İş bitince de ofisimizle aynı binanın üst katındaki bölük koğuşuna uyumaya gittim. Zira vakit zaten geç olmuştu ve bizim bölüğün koğuşu yüzlerce metre uzaktaydı. Sabaha karşı bizim nöbetçi çavuş tarafından dürtülerek uyandırıldım.

"Kalk lan kalk! Seni arıyoruz ne zamandır. Firarını verecekler, az kaldı!" diye fırçaladı beni.

Uykulu halimle gülümsedim.

“Veremezler devrem!”

“O niye o?!”

“Çünkü bu taburda firar etmeyecek tek asker benim. Firar mesajını yazacak üç kişiden biri de...”

Gerçekten de öyleydi. 12 Kasım depreminden sonra Bolu’da tek başına sıkıntı yaşayan rahmetli annem, kısıtlı miktar eşya ile görev yaptığım kasabaya taşınmıştı ve ben de bazen resmi bazen de gayrı resmi evci çıkabiliyordum.

Bugünün askerliği elbette bizimkinden farklı. Süresi değişti, eğitim anlayışı değişti, teknoloji değişti. Belki koğuşlar daha konforlu, iletişim daha kolay, mesafeler daha kısa artık.

Ama dönüp baktığımda hafızamda kalanlar ne nöbetler ne içtimalar ne de eğitimler...

Haksız olduğunu düşündüğü cezayı sessizce yok eden vicdan sahibi bir astsubay...

Aynı koğuşta bana ülkenin ne kadar farklı ama aynı zamanda ne kadar ortak bir hikayesi olduğunu öğreten insanlar...

Ve firar edecek son kişi olduğumu bilirken beni firari sanan askeri düzenin o garip ironisi...

Sanırım insanın aklında kalan askerlik değil, askerlikte karşılaştığı insanlar oluyor.


9 Temmuz 2026 Perşembe

212 - 09.07.2026 - BİR FİNCAN CESARET (Göynük Gazetesi)

 

BİR FİNCAN CESARET

BİR FİNCAN CESARET

Benden kurtulacağınızı sandınızsa yanıldınız. 29 Haziran’da yazdığım yazı Göynük’ten ayrılış yazısıydı kabul. Ama bu demek değildir ki Göynük Gazetesi’nden de ayrılıyorum! “Gördüğüm lüzum üzerine” bırakıncaya kadar bana tahammül göstermeye devam :)

Şaka bir tarafa Göynük’ten fiilen ayrılıyor olsak da bir ayağımız buralarda olmaya devam edecek inşallah. Yani sıcak asfalt “sözü” tutulmazsa yolun halini yazmaya devam edeceğiz.

Biz valizleri toplarken Göynüklü müteşebbisler de boş durmamış. Birbiri ardına yeni yatırımlar yaparak ilçeye yeme içme konusunda birbirinden güzel mekânlar kazandırmaya başlamışlar. Açıkçası bu hareketlilik beni fazlasıyla sevindirdi.

Mesela bu yeni işletmelerden biri, büyük şehirlerde görmeye alışık olduğumuz self servis kahve anlayışını Göynük'e taşıdı. İlk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama aslında bu, "Göynük'te de olur." diyebilen insanların çoğalmaya başladığının bir göstergesi. Bir fincan kahveden çok daha fazlası; farklı bir fikrin cesaret edip hayata geçirilmesi... Zaten bu kafeyi cesaretle hayata geçiren müteşebbisin, Göynük'teki ilk ve tek bireysel müzenin de kurucusu olduğunu söylersem, işletmenin özündeki "yenilik" fikrinin tesadüf olmadığını anlarsınız. Küçük görünen bu değişimler, aslında ilçelerin değişmeye başladığını gösteren en sessiz ama en güçlü işaretlerden biridir.

Temelde "yenilik" etiketi taşısa da  Göynük gibi gastronomi kültürü güçlü bir ilçe için bu tür girişimlerin ortaya çıkması çok da şaşırtıcı değil.

Göynük’teki bu değişim sadece kahveyle sınırlı değil. Geleneksel Göynük konaklarından birinin, bahçesi ile değerlendirilmesi fikri de en az self servis kafe kadar zekice. Aracıyla gelen konuklara park imkanı açısından biraz dezavantajlı gibi görünse de açık havada vakit geçirme, çocukları gönül rahatlığı ile serbest bırakabilme ve uygun fiyat politikası bu garden-cafe’nin öne çıkan yönleri...  

Eskiden insanlar yalnızca karın doyuracak yer arardı. Şimdi ise vakit geçirecek, nefes alacak, çocuğunu rahatça oynatabilecek mekânlar da arıyor. Bu da Göynük'teki talebin değişmeye başladığını gösteriyor.

Bir rivayete göre pizzanın ilham kaynaklarından biri Osmanlı pidesidir. Doğru mudur bilinmez ama şu bir gerçek ki bugün pizza da, hamburger de dünyanın ortak lezzetlerinden biri hâline gelmiş durumda.

Göynük de artık sadece kendi mutfağını sunmuyor; dünya mutfağından örnekleri de kendi kimliğini kaybetmeden sunabiliyor. Bu değişimin bir başka yansıması ise yönünü dünya mutfağına çeviren bir girişim olmuş. Pizza, hamburger ve benzeri lezzetleri özenli bir sunumla Göynüklülerle buluşturuyor. Güler yüzlü çalışanları, emek verildiği her hâlinden belli olan işletmesi ve ilçenin yeme içme kültüründe zaten iz bırakmış kurucularıyla, "Göynük'te de farklı mutfaklara yer var." düşüncesini başarıyla ortaya koyuyor. Çünkü bir ilçenin gastronomisi, sadece geçmişini yaşatarak değil; yeni tatlara da kapısını açarak zenginleşir.

Bir başka güzel örnek ise eski bir Göynük konağının yeniden hayat bulması. Bir zamanlar yalnızca geçmişi hatırlatan bu yapı, bugün hem müze hem de insanların oturup vakit geçirebildiği bir yaşam alanına dönüşmüş durumda. Tarihî yapıları sadece seyredilecek eserler olarak değil, yaşayan mekânlar olarak değerlendirmek, kültürel mirasa gösterilebilecek en güzel saygılardan biri olsa gerek. Üstelik şehir dışından gelen misafirleri ağırlayarak ilçe ekonomisine de önemli bir katkı sunuyor.

Üstelik görünen o ki bu hareketlilik devam edecek. Yakın zamanda başka yerler de bu zincirin yeni halkalarını oluşturacak. Bütün bunlara tek tek bakınca küçük yatırımlar gibi görünebilir. Ama hepsini yan yana koyduğunuzda ortaya çok daha büyük bir fotoğraf çıkıyor: Göynük artık yalnızca geçmişiyle övünen bir ilçe olmak istemiyor; geçmişini koruyarak bugünü de zenginleştirmeye çalışıyor. İşte asıl kıymetli olan da bu.

Buraya kadar okuduklarınız aslında kahve, pizza ya da dondurma değildi. Asıl konu, küçük bir ilçede farklı bir şey yapmaya cesaret eden insanlardı. Çünkü bir memleketi değiştiren şey sadece büyük yatırımlar değildir. Bu bazen bir fincan kahve, bazen tarihi bir konağın yeniden hayat bulması, bazen de çocuk sesleriyle dolu bir bahçe de büyük yatırımları gölgede bırakabilir. Bizlere düşen ise bu cesareti görmezden gelmek değil; iyi yapılan işi alkışlamak, eksikleri de yapıcı bir dille dile getirmektir. Zira cesaret destek gördükçe çoğalır. Göynük'ü güzelleştirecek olan ise sadece tarihi binalar değil, o binaların içine cesaretini koyan insanlardır.

223 - 21/10/2026 - "KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI (Göynük Gazetesi)

  ​"KEŞKE" TRENİNDE BİR GECE YARISI Uzun zamandır kitap okurum. Allah var iyi de bir ok uyucuyumdur . Hatta bilimsel kanıtlarla de...