23 Mayıs 2026 Cumartesi

206 - 23.05.2026 - BUTLAK MUTLAN ! (Göynük Gazetesi)

 

BUTLAK MUTLAN !

BUTLAK MUTLAN !

 

Eskiden tartışmanın da bir adabı vardı; insanlar birbirine “ayıp oluyor” derdi.

Şimdilerde doğrudan “yok hükmündesin” diyorlar birbirlerine.

Bu aralar “mutlak butlan” diye bir laf öyle bir yayıldı kizannımca yakında veresiye defterlerine bile hukuk müşaviri bakacak.

Nesli tükenme tehlikesi altındaki mahalle bakkalına gidip;

— Abi iki ekmek bir süt yazar mısın deftere? dediğinde

— Kusura bakma. Senin veresiye hesabı, geçen ayki ödeme şekil şartlarını taşımadığı için mutlak butlan oldu. yanıtını alabilirsin.

Bazı kelimeler vardır. Bir anda moda olur. İnsanlar ne anlama geldiğini tam bilmese de kullandığında kendini Birleşmiş Milletler raportörü gibi hisseder.

Bir dönem “algoritma” vardı mesela.

Mahallede internet çekmeyince bile “algoritmadan dolayı” deniyordu.

Sonra “travma” mesela...

Çocuk topunu komşunun balkonuna kaçırıyor:

— Tüh, travma olacak şimdi bu durum çocukta…

İlkokuldaki öğretmenlerimiz “Anlamını bilmediğiniz kelimeyi cümle içinde kullanın ki öğrenin” derdi.

Konjonktür” kelimesini cümle içinde kullanan bir arkadaş hâlâ gözümün önündedir:

— Ben konjonktür gördüm öğretmenim.

Aferin evladım…

Kullandık, öğrendik, içselleştirdik.

Şimdi de “mutlak butlan” çıktı.

Öyle hızlı yayıldı ki geçen gün apartman toplantısında duydum.

Alt kattaki Abdurrahman Bey ayağa kalktı:

— Bu aidat artışı usul ve esas yönünden sakattır. Ben bu kararı tanımıyorum.

Aynı zamanda yönetici de olan karşı komşu Muslihittin Bey hemen karşılık verdi:

— Zaten sizin yöneticilik döneminiz baştan butlan!

Bir an kendimi anayasa mahkemesiyle kalorifer kazanı arasında sıkışmış gibi hissettim.

Eskiden insanlar kavga ederdi.

Şimdi birbirini geçersiz sayıyor.

Karısı kocasına kızıyor:

— Bu evlilik benim açımdan yok hükmündedir.

Adam cevap veriyor:

— Senin yaptığın menemen de soğanlı, bu yüzden de hukuki bir zemini yok zaten.

Kahvede 101 oynayanlar bile değişti.

— O taş oraya işlenmez.

— Niye?

— Usul hatası var. Bu el mutlak butlan.

Bir gün çay bahçesinde yanlışlıkla “Bir açık çay alabilir miyim?” deme gafletinde bulundum. Adam yüzüme garip garip baktı ve bilmiş bir eda ile;

— Açık çay talebiniz filanca sayılı kararnameyle yürürlükten kaldırılmıştır abi... dedi.

Memleket olarak hukukî terimleri günlük hayatımızasokmayı çok seviyoruz ama hukukun mantığını sokmak konusunda aynı performansı gösteremiyoruz.

Herkes birbirinin hayatını hükümsüz ilan etmeye dünden hazır ama kimsenin dönüp aynaya bakacak mecali yok.

Trafikte adam kırmızı ışıkta geçiyor, camdan kafasını çıkarıp sana bağırıyor:

— Sana ehliyet veren kasap mutlak butlan!

Sosyal medyada biri farklı düşünüyor:

— Bu görüş zaten yok hükmünde.

Kimse artık “yanlış” demiyor.

Çünkü yanlış dersen karşıdakinin hâlâ düzeltme olasılığı var demektir.

Ama “butlan” dediğin anda karşındaki insanı komple sistem dışına atıyorsun.

Galiba memlekette en büyük moda artık bu:

İnsanları silmek.

Belgeleri silmek.

Bir üniversiteyi komple silmek.

Fikirleri silmek.

Geçmişini silmek.

Dostlukları silmek.

Birbirini tek cümlede hükümsüz ilan etmek…

Yakında nüfus müdürlüğünden şöyle bir mesaj gelirse hiç şaşırmayacağım:

Yapılan inceleme sonucunda vatandaşlığınız şekil eksikliği nedeniyle iptal edilmiştir. İyi günler dileriz.

22 Mayıs 2026 Cuma

205 - 19.05.2026 - 19 MAYIS ve HEDİYE (Göynük Gazetesi)

 

19 MAYIS ve HEDİYE

19 MAYIS ve HEDİYE

Geçenlerde hayatımda ilk defa, çok sevdiğim ve hayranı olduğum Atatürk’e kızdım. Sebebi, Bolu yolunda bir podcast kanalından dinlediğim Hediye’nin hikayesiydi.

Genelde sessiz pussuz yolculuk etmeyi sevmediğimden ya gürültülü müzik dinlerim yol boyunca ya da röportaj, anı, kısa hikâye gibi sesli metinleri…  Hediye’nin hikayesi de böyle bir sesli metindi. Dilim döndüğünce sizlerle de paylaşmak isterim.

2001 yılıydı; yani çeyrek yüzyıl öncesi. Hediye beş yaşında sağlıklı bir çocuktu. Neşeli, hayat dolu. Evlerinin önünde oynarken bir otomobil Hediye’ye çarpıp kaçtı. Acilen hastaneye kaldırıldı ancak hayati tehlikesi yok raporu verildi. Çarpıp kaçan da yakalandı ve bu rapora dayanarak serbest kaldı.

Oysa Hediye beyin travması geçirmişti ve kafasına aldığı darbe ile hem zihinsel hem bedensel engelli hale gelmişti.

İnşaat işçisi olan babası kızının hakkını aramak üzere bir adalet yolculuğuna başladı. Acilde hayati tehlikesi olmadığı yönünde düzenlenen rapor 4 ay sonra değiştirildi ve trafik kazasına bağlı olarak yüzde 90 engellidir şeklinde rapor verildi aynı hastane tarafından.

Hediye’ye çarpan kişi rapora itiraz etti ve kızcağızın bu durumunun trafik kazası ile ilgisi olmadığını iddia etti. Adli tıptan rapor istendi. Kurum, Hediye’nin bu duruma gelmesinin trafik kazası ile ilgili olup olmadığını anlayabilmek için röntgen filmlerinin olması gerektiği yönünde görüş beyan etti.

Röntgen filmleri dosyada vardı halbuki! Hediye’nin babası mahkemeye başvurarak filmlerin adli tıbba gönderilmesini talep etti. Her nasılsa dosyadaki röntgen filmlerinin kaybolduğu ortaya çıktı!

Filmler 2 yıl sonra bulundu ve adli tıbba gönderildi. Kurum bu kez Hediye’nin bu duruma gelmesinin trafik kazası ile ilgili olup olmadığını anlayabilmek için röntgen filmlerinin yeterli olmadığını ve MR (emar) çekimlerinin olması gerektiği yönünde görüş beyan etti.

Yıllar birbirini kovaladı. Ancak Hediye’nin babasının hak arayışı bir türlü nihayete ermedi. Geçen zaman içinde mahkemenin yeri 2 kez değişti, hâkim 19 kez değişti, savcı 5 kez değişti, Adli tıp raporu 3 kez değişti.

Davanın on birinci yılında yani kazadan tam 11 yıl sonra davaya yeni bir bilirkişi atandı. Atanan bilirkişi Hediye’ye çarpıp kaçan sanık ile aynı soyadını taşıyordu. Akraba oldukları iddia edildi. Hediye’nin babası bilirkişiye itiraz etti ve çıkan tartışmada ilk kez ses yükseltti ve “adalet istiyorum!” diye haykırdı. Sen misin bağıran; baba sanık oldu ve hâkime hakaretten tutuklandı. Yargılama sonunda 9 ay hapse mahkûm oldu.

5 ay sonra tahliye edildi ve ilk işi Hediye’yi sırtlayıp adalet arayışını sürdürmek oldu.

2015 yılına geldiğimizde maalesef Hediye’yi kaybettik. 5 yaşından beri vücudunun tüm motor fonksiyonlarını yavaş yavaş yitiren, mamayla beslenip soluk alıp vermekte bile güçlük çeken Hediyecik davasının sonunu göremeden hakka yürüdü.

Babası Hediye’ye kırmızı bir palto almıştı. Hediyecikkonuşamıyor olsa da babası onun üşüdüğünü hissediyorolduğundan, inşaatta çalışarak kazandığı yevmiyelerinden artırdığı paralar ile almıştı o paltoyu.

Hediye artık cennetteydi ama babası olayın peşini bırakmadı. Hediye’ye kazadan sonra ilk müdahaleyi yapan ve emekli olmuş doktor hakkında suç duyurusundabulundu. Doktor 15 sene sonra ilk kez hâkim karşısına çıktı.

Doktora neden MR çekilmediği soruldu ve o da “hastanede MR cihazı yoktu” dedi. Adli Tıp Kurumu’ndan yeniden rapor talep edildi.  Kurum ne cevap verdi peki?

Hediye’nin bu duruma gelmesinin ve sonrasında vefat etmesinin trafik kazası ile ilgili olup olmadığını anlayabilmek için MR çekimlerinin olması gerektiği yönünde görüş beyan etti!

2019 yılında, yani kazadan 18 yıl, Hediye öldükten 4 yıl sonra dava sonuçlandı: Hediye SUÇLU BULUNDU!!! Hediye’nin zihinsel ve bedensel engelli haline gelmesi ve sonunda ölmesinde trafik kazasının alakası olmadığına, 18 yıldır devam eden mahkeme masraflarının Hediye’nin babası tarafından ödenmesine hükmedildi.

Hediye’nin babası o günün parası ile 24 bin TL tutarındaki mahkeme masraflarını ödeyemedi ve evine HACİZ GELDİ!

Hediye’nin babası karara itiraz etti, dosya Yargıtay’a intikal etti. Yargıtay 2021 yılında karar verdi. Hediye’nin babasına 210 Türk Lirası manevi, 1.000 Türk Lirası da maddi olmak üzere toplamda 1.210 Türk Lirası tazminat ödenmesine karar verildi. Bir başka deyişle Hediye’nin 5 yaşındayken perişan olan hayatının değeri 210 Türk Lirası, sapasağlam evladının günden güne mum gibi gözlerinin önünde eriyip gitmesini çaresizlikle izleyen, 20 sene boyunca o mahkemeden bu mahkemeye dolaşarak adalet arayan inşaatişçisi namuslu babasının hakkı da 1.000 Türk Lirası idi! En son bu çilekeş baba geçenlerde İçişleri Bakanlığı’na dilekçe vererek, yaşadıklarından ötürü vatandaşlıktan ayrılmak istediğini beyan etti!

Atatürk’e hayatımda ilk defa neden kızdığıma gelirsek; Be sarı saçlı adam… Neydi derdin senin? Rahat rahat yaşayabilecekken neden çıktın Samsun’a? Neden örgütledin bu milleti? Neden inandırdın insanları adalet diye bir şey olduğuna? 1919’un Mayıs’ında Samsun’a çıkarken aklındaki memleket bu muydu gerçekten? Hakkını arayan babaların sanık, çocukların suçlu ilan edildiği bir ülke mi hayal etmiştin?

Hediye ve adını duymadığımız nicelerinin ahı hepimizin üzerindeyken hayırlı bir gelecek beklemek aşırı iyimserlik olur. Haydi, şimdi 19 Mayıs’ı kutlayabilirsiniz...


12 Mayıs 2026 Salı

204 - 12.05.2026 - ANADOLU PARSI ANADOLU KEDİSİ OLURSA (Göynük Gazetesi)

 

ANADOLU PARSI ANADOLU KEDİSİ OLURSA

ANADOLU PARSI ANADOLU KEDİSİ OLURSA

Aklımda yazmayı planladığım birkaç konu vardı aslında. Bir haber vardı mesela: TBMM’de kurulan okul saldırılarını araştırma komisyonu Avrupa ve ABD’yi gezmek istemiş. Uzun uzadıya yorumlamanın gereksiz olduğunu düşündüm sonra. Tek bir cümle yeterli olur kanaatine vardım: Ben kadıya derdimi anlatıyorum, kadı bana dilini çıkarıyor!!!

Bir diğer haber de çok milli olan eğitim(!) bakanlığının yine aynı konuyla, okul saldırılarıyla, alakalı olarak Antalya’da 5 yıldızlı otelde düzenlediği veri güvenliği toplantısıydı. Belgeleriyle kamuoyuna aktarılan bu habere göre bakanlık söz konusu toplantıyı 30 Milyon 250 bin Törkiş Liraya mal etmiş! Yaklaşık 500 çok yetkili (!) kişinin katıldığı toplantının yapıldığı otelde tropikal, aromalı ve jet yağmur gibi özellikleri olan “macera duşu”nun bulunması çok ilgi çekici bulunmuş! “Tuvaletlerine sabun koymaktan aciz, temizlik personeli olmadığından sidik kokuları içinde eğitim verilen okulların işletmecisi olan bir kurumdan da ancak bu beklenir.” diye yazacaktım da ondan da vaz geçtim.

Üzerine birkaç kelam edeceğim esas konu yerli ve milli bilgisayar işletim sistemi olarak ortaya çıkan ancak gelinen noktada uluslararası açık kaynaklı bir yazılımın (GNU Linux) Türkçe çevirisinden öte bir anlam taşımayan Pardus adlı işletim sistemi.

Yıl 2003’tü. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) bünyesinde görev yapan bir avuç yazılımcıdan oluşan bir ekip, tamamen yerli bir işletim sistemi ortaya koyma düşüncesi ile oturup kafa yordular ve ortaya Pardus çıktı. Windows’a -dolayısıyla dışarıya- olan bağımlılığı bitirmeyi amaçlayan bu girişim, 2005’te ilk sürümü yayınladı. Adını nesli tükendiği iddia edilen Anadolu Parsı’nın Latincesinden alıyordu işletim sistemi: Pantera Pardus Tulliana

Pardus projesinin TÜBİTAK gibi bir devlet kurumunda başlaması, özellikle bu çalışmanın henüz ortada yazılım öğrenmek bir gereklilik diyen kimse ortada yokken başlaması gerçek manada devrim niteliğinde bir adımdı. Bu bağlamda ana ekip uzun yıllar boyunca Pardus’u geliştirmek için önemli çalışmalar yaptı.

Tamamıyla özgün tasarımlar olan – isimlere lütfen dikkat edin- YALI (Yet Another Linux Installer), COMAR(COnfiguration MAnageR), PİSİ (Packages InstalledSuccessfully, as Intended), Kaptan Masaüstü, anlık mesajlaşma yazılımı Kopete gibi kurulum ve yönetim araçlarına sahip olan ilk Pardus, hızla devlet kurumlarında yaygınlaştırılmaya çalışıldı ve teşvik edildi. 

Ancak 2011 yılında ne olduysa oldu ve Pardus işletim sisteminin ilk sürümünü yani asıl yapıyı oluşturan mühendis ekibi tasfiye edildi. Yaklaşık 35 kişiden oluşanmühendis ekibinin ayrılması sonrası Pardus’a olan destek büyük oranda geri çekildi. Günümüzde Pardus, TÜBİTAK bünyesinde geliştirilmeye devam ediyor. Ancak eskisi gibi büyük destekler maalesef artık verilmediğinden sistem basit bir Linux dağıtımı olmaktan öteye geçemiyor.

Yukarıda da dediğim gibi açık kaynaklı ve tamamen ÜCRETSİZ bir program olan Pardus, özellikle kapitalizmin bayraktarlarından olan Microsoft’un iştahını kabarttı o dönemde. Hatta Bill Gates şirketin CEO’su Steve Ballmer’i 2009 yılında ülkemize gönderdi. Ballmer, efendisinden yani Bill beyden aldığı talimat doğrultusunda ülkemizi yazılım üssüne dönüştürmeyi vadetti ama bu ağızlara çalınan bir parmak baldan öteye gitmedi. Kapalı kapılar ardında neler konuşuldu bunu bilmemiz mümkün değil. Ancak manidar bir zamanlama ile Pardus’ugeliştiren ekibin tasfiyesi ile bu ziyaret nerdeyse aynı döneme rastlar.

Geldiğimiz noktada mesele bir yazılımın ya da yazılımı geliştiren teknik ekibin başarısızlığı değil aslında. Mesele, kendi yazılımını üretebilen bir ülkenin, kendi mühendislerine sahip çıkamamasıdır. Bir zamanlar Anadolu Parsı’nı konuşuyorduk; şimdi elimizde kalan, başkalarının sistemine uyum sağlamaya çalışan bir Anadolu kedisi. Ve ne yazık ki biz hâlâ bu dönüşümü izlemekle yetiniyoruz. Hayal edin; Pardus ilk çıktığı andaki heyecan ile gelişmeye devam etseydi ve mesela TOGGmarkalı yerli otomobilimizde işletim sistemi olarak kullanılsaydı gurur verici olmaz mıydı? Ee, hani ilk yerli otomobil Devrim otomobiliydi?!? O da başka bir yazının konusu olsun.

6 Mayıs 2026 Çarşamba

203 - 05.05.2026 - ÇAĞRI – The Message - 2 (Göynük Gazetesi)

 

ÇAĞRI – The Message - 2

ÇAĞRI – The Message - 2

Dedik ya, Mustafa Akkad yılmaz bir karaktere sahipti diye;Fas’tan adeta kovulunca soluğu Libya’da, Albay Muammer Kaddafi’nin yanında aldı. Filmden ve o güne değin çektiği sıkıntılardan bahsederek filmin çekimleri tamamlanmış bazı sahnelerinin ham halini izletmeyi teklif etti. Kaddafi sessiz ve pür dikkat izlediklerinden çok etkilendi ve Akkad’a “Her şeyi toparla Libya’ya gel. Gereken her şeyi ben tamamlayacağım” dedi. Tek şartı Libya halk kahramanı olan Ömer Muhtar’ın hayatının da Akkad tarafından filme çekilmesiydi.

Film bin bir güçlüğe rağmen tamamlandı tamamlanmasına ama eksik bir parça vardı: Müzikler. Akkad, bu iş için Fransız besteci Maurice Jarre’dan başkasını düşünmüyordu. Jarre, Arabistanlı Lawrence adlı film için yaptığı müziklerle Oscar ödülü almış bir sanatçıydı. Besteci aynı zamanda 80li yılların sonu 90lı yılların başında çok revaçta olan ve New Age adı verilen müzikal akımın Kitaro ile birlikte en önemli temsilcilerinden biri olan Jean Michel Jarre’ın da babası.

Maurice Jarre Çağrı’nın müziklerini çölde bir çadırda 2 ay tek başına kalarak besteledi. Jarre bu süreçte Akkad’ın kendisine getirdiği İslami kaynakları geceleri okuyor, gündüzleri ise 50 dereceyi bulan sıcaklıkta müzikleri besteliyordu.

Ekim 1974’ten Mayıs 1975’e değin sürdü çekimler. Film, 1976 yılının temmuz ayında Londra’da prömiyerini yaptı. Filmin aslında Muhammed, Allah’ın Elçisi olan adı, gelen tehdit telefonları yüzünden Çağrı’ya dönüştürüldü. Bu değişiklik ile yönetmen, afişler dahil birçok şeyi yenilemek zorunda kaldı ve bu süreç bile 50 bin Sterlin’e maloldu.

Akkad İngilizce olarak çektiği Çağrı ile aynı zaman diliminde Er-Risale adıyla Arapça versiyonunun da çekimlerini tamamladı. Hatta Çağrı’da oynayan bazı oyuncular Arapça versiyonda da farklı ya da aynı rollerde boy gösterdiler. Er-Risale, İngilizce konuşan oyuncu kadrosu ile çekilen her sahneden hemen sonra, aynı teknik ekip ile aynı sette Arap kökenli oyuncularla Arapça olarakyeniden çekildi.

Filmin Türkiye’de vizyona girmesi, prömiyerinden ancak bir yıl sonrayı buldu. Dublajlı hali neredeyse 1 yıla yakın bir süre vizyonda kalarak rekorlar kırdı.

Yeri gelmişken Türkçe dublaj kadrosundan da bahsetmeden geçmek olmaz. M. Ali Erbil’in babası Sadettin Erbil’in yönetmenliğinde, her biri birer tiyatro ve seslendirme efsanesi olan Agâh Hün (Hz. Hamza) , Fuat İşhan (Bilal-i Habeşi), Alev Emre (Hind binti Utbe), Toron Karacaoğlu(Cafer bin Ebu Talip), Muhip Arcıman (Utbe bin Rebia), Pekcan Koşar (Ebu Cehil), Güner Ümit (Ammar), Kamran Usluer (Vahşi), Rıza Tüzün (Ebu Talip), hatta Şener Şen (Yasir) filmdeki karakterlere Türkçe olarak hayat verdi.

Yönetmen Mustafa Akkad 1976’da verdiği bir röportajda filmle ilgili olarak şunları söylemişti:

Filmi yaptım çünkü bu benim için kişisel bir şeydi. Bir film olarak yapım değerlerinin yanı sıra hikayesi, merak uyandırması, draması var. Tüm bunların yanı sıra kişisel bir şey olduğunu düşünüyorum; Batı'da yaşayan bir Müslüman olarak İslam hakkındaki gerçekleri anlatmanın benim görevim olduğunu hissettim. Bu 700 milyon takipçisi olan bir din, ancak hakkında bu kadar az şey bilinmesi beni şaşırttı. Bu köprüyü, bu boşluğu batıya taşıyacak hikâyeyi anlatmam gerektiğini düşündüm.

Filmde Hz. Muhammed'in ruhaniyetine olan saygıdan ötürüsilueti dahi gösterilmedi. Karakterlerin Hz. Muhammed'le olan sahnelerinde kamera üzerinde bir ampul kullanıldı.Akkad'ın arkadaşı olan İslam alimi Halid Ebu el-Fadl, peygamberin tasvirini "Peygamberi göstermeden bir insan haline getirmenin bir yolunu bulmak... Bu fikir dahiceydi" diyerek övdü. Filmde ayrıca Hz. Ali de açıkça gösterilmedi. Savaş sahnelerinde, sahip olduğu kılıç olan çift ağızlı zülfikâr ile simgeleştirildi.

Çağrı’nın yönetmeni Mustafa Akkad hayatının son on yılını Selahaddin Eyyubî'nin hayatını konu edecek bir film için sponsor arayarak geçirdi. Bu film için İstanbul Büyükçekmece'de bir set bile kurdu ancak sponsor bulamadığı için ABD'ye döndü.

9 Kasım 2005'te Ürdün'ün başkenti Amman'da, el kaide tarafından uluslararası üç otele düzenlenen intihar saldırılarında ağır yaralandı, 11 Kasım günü ise hayata gözlerini kapadı. Kızı Rima da aynı saldırılarda vefat etti.

Bunca şeyden de anlaşılıyor ki severek izlediğimiz bazı işler öyle kolay kolay ortaya çıkmıyor. Bugün televizyonu açıp iki-üç saat keyifle izlediğimiz bir filmin arkasında yıllara yayılan mücadeleler, kırılan umutlar ve vazgeçmek nedir bilmeyen inatçı insanlar yatıyor. Belki de Çağrı’yı bu kadar özel yapan şey yalnızca anlattığı hikâye değil; onu anlatabilmek için verilen büyük savaştır.

202 - 03.05.2026 - ÇAĞRI – The Message (Göynük Gazetesi)

 

ÇAĞRI – The Message

ÇAĞRI – The Message

Özellikle Ramazan aylarında ülkemiz televizyonlarındayayımlanması farz gibi, kült film nitelendirmesini sonuna kadar hak etmiş, orijinal ismi The Message olan Çağrıfilminden bahsedeceğim dilim döndüğünce. Yeni nesillerin film hakkında pek bilgisi olmaması da bu konuyu seçmemde ana etken oldu diyebilirim. Ucundan bucağından birçok kişi, kuruluş, organizasyon ya da devlet konuya dahil olduğundan iki bölümlük mini bir dizi yazı şeklinde anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyorum.

Filmin yönetmeni Mustafa Akkad, Arap bir baba ile Türk bir annenin çocuğu olarak Suriye’nin Halep kentinde hayata gözlerini açtı. 19 yaşında tiyatro eğitim almak üzere UCLA’ya yani University of California Los Angeles’a kaydoldu. Lisans eğitiminden itibaren Amerikan sinemasının önemli yönetmenlerinden olan ve “şiddetin ozanı” lakabı ile bilinen Sam Peckinpah’ın yanında yetişti.

İlginçtir, Çağrı gibi yine Müslüman bir kahramanı konu alan Çöl Aslanı Ömer Muhtar adlı filmin de yönetmeni olan Akkad, sinema tarihinin en bilinen korku filmlerinden Halloween – Cadılar Bayramı film serisinin de yapımcısıdır.

Akkad, anlatımı, oyuncuları, müzikleri ve özellikle de ülkemizdeki seslendirme kadrosunun adeta şampiyonlar ligi gibi olması ile filmografisindeki en nadide parça olan Çağrı filmini çekmeye karar verdiğinde 60lı yılların sonuydu; dünya tarihinin belki de en civcivli yılları…

Çağrı’nın yapım süreci adeta bir karabasandı Akkad için. Filmin tamamlanması neredeyse 10 yıl sürdü. Mısır’dan Kuveyt’e, Fas’tan Libya’ya değin devam eden süreçte türlü türlü engellemeler ve tehditlerle karşılaşan yönetmen, 1976’da tamamladığı filmin prömiyerini ise ironik bir şekilde müslüman bir ülkede değil İngiltere’de yapmak zorunda kaldı.

Filmin bütçesi için Kuveyt ve Lübnan’dan sponsorlar bulundu. Toplanan paralar İsviçre’deki bir bankaya yatırıldı ve peyderpey harcaması için Mustafa Akkad’a yetki verildi. Ancak her nedense suudi arabistan kraliyeti filme karşı çıktı ve filmin aleyhindeki lobi faaliyeti nedeni ile Kuveyt ve diğer bazı arap ülkeleri projeden desteğini çekti. Bir kişi hariç: Adnan Kaşıkçı

Suudi bir iş insanı olan Kaşıkçı’dan bahsetmek gerekir bu noktada. İş insanı idi ama asıl “işi” silah tüccarlığıydı. Dünya üzerinde silah almak isteyip de Adnan Kaşıkçı ile yolu kesişmeyen çok az kişi ya da organizasyon bulunmaktaydı. Elbette bu satışlardan hatırı sayılır bir servete sahip olmuştu. Yetmişli yılların en ihtişamlı yatına sahipti örneğin. Öyle ki bu yatın Never Say Never Again adlı James Bond filmine dekor olması gibi bir gerçeklik bile var. Zaman içinde kızı Nebile’nin adını verdiği bu 64 metrelik yat Brunei Sultanı’na satıldı. Ondan da şu anda abd başkanı olan trump’a. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim; trump kumarhane işini batırınca eldeki mal varlığını paraya çevirmek için bu yatı zararına da olsa suudi prens Tallal’a sattı.

Adnan Kaşıkçı aynı zamanda Paris’te Lady Diana ile birlikte paparazzilerden kaçarken trafik kazası geçirerek ölen Dodi El Fayed’in öz dayısı, İstanbul’daki suudi başkonlolosluğunda vahşice katledilen gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın da öz amcasıdır.

İşte bu Adnan Kaşıkçı Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta devasa bir ofis tutup Mustafa Akkad’a tahsis etti ve yönetmenefilm için gereken parayı kendisinin vereceğini söyledi. İlerleyen zaman içerisinde o da suudi kraliyetinden gelen baskılardan ötürü filme olan desteğini çekmek zorunda kaldı.

Mustafa Akkad yılmadı. Fas Kralı Hasan’a gitti ve ondan destek istedi. Kral Akkad’a tam destek verdi. Fas’ta çekim için platolar kurularak Hz. Muhammed dönemindeki Mekke’nin bir replikası oluşturuldu. Bunun için 700 bin dolar harcandı. Bilgisayar teknolojisi gelişmemiş olduğundan efektler yerine geleneksel yöntemler kullanıldı. 5 bine yakın figüran savaş sahnelerinde yer aldı.

Ancak 1974 yılının Nisan ayında Fas Kralı Hasan, Mustafa Akkad’ı bizzat saraya çağırdı ve filme verdiği desteği çekerek derhal Fas’ı terk etmesini söyledi. Gerekçe, suudi arabistan’ın Fas’ta düzenlenecek olan ve İslam ülkelerinin katılacağı uluslararası zirveyi boykot etme tehdidiydi.

Devamı 2nci bölümde…

21 Nisan 2026 Salı

201 - 27.04.2026 - GÜRCÜLER KONAĞI ÖZELİNDE GÖYNÜK’ÜN KÜLTÜREL VARLIĞI (Göynük Gazetesi)

 

GÜRCÜLER KONAĞI ÖZELİNDE GÖYNÜK'ÜN KÜLTÜREL VARLIĞI

GÜRCÜLER KONAĞI ÖZELİNDE GÖYNÜK'ÜN KÜLTÜREL VARLIĞI

Eşim ve ben 2019 yılından beri Göynük’te yaşıyoruz. Geçtiğimiz hafta sonu ayrıntılı bir plan yapmadan çıkıp Göynük’ü gezme isteği duyduk ikimiz de. Ayrıntılara dalmadan, ruhumuz bizi nereye götürecekse oraya gitmekten başka bir motivasyonumuz yoktu.

Dile kolay, 7 yıldır buradaydık ve evden çarşıya, işten eve gibi rotalar dışında Göynük’ü bir turistmiş gibi hiç gezmemiştik. Zafer Kulesi hariç tabii. İlk bir-iki yılımızda şehir dışından bizi ziyarete gelen dostlarımızın neredeyse tamamıyla tırmanmıştık Göynük’ün sembolü olan kuleye. Ama şehri çevreleyen tepelere tırmanan, oradaki yaşamın akıp gittiği, kesme taş döşeli ve daracık sokakları adımlamamıştık.

Gazi Süleyman Paşa Bulvarı üzerinde, Akşemseddin Hazretleri Türbesine yakın bir noktaya park ettik aracımızı ve “Gürcüler Konağı” yazılı, altındaki ok işareti ile gidiş yönünü gösteren yer yer kararmış pirinç levhanın yanı başındaki dik merdivenleri tırmanmaya başladık. Üzerimizdeki hamlıktan ötürü aralıklarla minik molalar verdik ve dar sokakların bizi bir yerlere iletmesine bıraktık kendimizi.

Lafı uzatmayalım, yolun bir noktasında Gürcüler Konağı yazılı tabelaya ulaştık. Açık söyleyeyim beklentim çok yüksekti. Uzun yıllar önce arkadaşlarla geldiğimizde gezdiğimizi hayal meyal anımsıyorum. Hatta o dönemlerde Sedaş’ta görevli bir abimizin rehberliğinde yaptığımız bu gezide, yanlış hatırlamıyorsam bu konak ile ilgili minik bir anekdotu paylaşmıştı o abimiz bizimle.

Yıllar önce burayla ilgili anlatılan bir hikâye aklımda kalmıştı. Eve gelin gelen genç bir kadına “alt kata inmeyeceksin” denmiş, o da bu söze tam 60 yıl boyunca uymuştu. Doğruysa trajik ve dönemin sertliğini anlatmaya yeten bir rivayet…

Değim ya, beklentilerimiz üst düzeydeydi ama hayal kırıklığımız da en az beklentilerimiz kadar yoğun oldu. Zira konağın dış kapısına takılmış asma kilit koparılmış, kapının alt kısımları sanki tekme darbeleri ile kırılmıştı. Bahçesine girdiğimizde ise deyim yerindeyse her yer her yerdeydi! Etrafı otlar bürümüş, kırık dal parçaları öbek öbek bahçenin her yanına dağılmış, konağın iç kapısının önüne dökülmüş yapraklar eski bir örtü gibi girişi kaplamıştı. Çok araştırmama rağmen restorasyon çalışmalarının tarihi ve hangi kurum tarafından yapıldığı bilgilerine ulaşamadım. Hissettiğimiz hayal kırıklığı ile aşağıya, caddeye indik Debbağ Dede Türbesininönündeki dar sokaktan.

Bir belgeselde Roma’daki tarihî taş sokaklardan birinin restorasyonunu izlemiştim. Uzunluğu yalnızca birkaç onmetreydi; ama bakım süreci öyle ciddiyetle yürütülüyordu ki ekip yalnızca ustalardan değil, tarihçiler, arkeologlar, mimarlar ve mühendislerden oluşuyordu.

Restorasyon başlığı altında bizde yapılan ucube çalışmaları anlatmak için vermedim bu örneği. Akdeniz insanıolmamızdan ve birbirimize olan benzerliğimizden ötürüİtalyanları örnek olarak sundum sizlere. Üzerinden trafik akan asırlık bir sokağın nasıl ciddi bir biçimde izlemeye tabi tutulduğunu, bakım-onarımını takiben nasıl kullanımda kalabildiğini aktarabilmek için anlattım.

Gürcüler Konağı özelinde bizim uygulamalarımız maalesef örnekte verdiğimiz sürece hiç mi hiç uymuyor genel manada. Yavaş şehir (Cittaslow) unvanı kazanmış, kanatlı hayvancılığından başka ağır ya da hafif sanayi üretimi olmayan, yavaş şehir kalarak gelişebilmek için turizmden -özelde inanç turizminden- başka bir varlığı ve hatta şansı olmayan, gençlerin zorunluluktan terk etmesi nedeni ile gitgide yaşlanan Göynük’te Gürcüler Konağı gibi iki asra yaklaşan mazisi olan anıtsal bir mekâna neden hakkıyla sahip çıkılmaz bunun derdindeyim ben. Kültürel mirastan kabul edilmiyor mu burası?

Aynı gün içinde Sayın Harun Yüksel’in kurduğu mütevazı müzeyi de gezme olanağımız oldu. Göynük’te bireysel inisiyatifle kurulup hizmete sunulan ve bunu kâr amacı gütmeden devam ettirmeyi başarabilen güzel bir örnek var karşımızda bir de Gürcüler Konağı…

Harun Bey’in bu girişimci ruhunun, Gürcüler Konağı özelinde Göynük’teki tüm kültürel mirasa yansımasını diliyorum. Mesele yalnızca asırlık bir konağın bakımsızlığı ve kimsesizliği de değil aslında. Asıl mesele bir kentin kendi hafızasına ne kadar sahip çıktığı. Bu noktada şu soruya varıyoruz: Göynük bu geçmişe sahip çıkmak istiyor mu?

14 Nisan 2026 Salı

200 - 16.04.2026 - İĞNE ve ÇUVALDIZ (Göynük Gazetesi)

 

İĞNE ve ÇUVALDIZ

İĞNE ve ÇUVALDIZ

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen ve toplumda infial yaratan elim hadiselerle ilgili bir iki kelam etmek istiyorum.

Olayların ayrıntılarına girerek kimseyi tekrar tekrar üzmek ve yangına körükle gidercesine tepkiyi beslemek istemem. Ancak birkaç örnek üzerinden, bizim dönemimiz ile bugünü karşılaştırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

46 yıl önce yani neredeyse yarım asır önce ilkokula kaydoldum. İlkokul o dönemde 5 yıl, önlükler siyah, yakalar beyaz ama yaşam alabildiğine renkliydi. Kendisi de bir ilkokul öğretmeni olan annemin beni okula kaydettirirken sarf ettiği sözler hala aklımda.

“Hocam ben de eğitimciyim. Çocuğumun iyi bir insan olması için ne gerekiyorsa yapabilirsiniz. Eti sizin kemiği benim…”

İlkokul öğretmenimizden dayak yedik mi? Evet. Bugünün ölçüleriyle kabul edilemez olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Ama o günün dünyasında, bu sertliğin arkasında bizi hayata hazırlama kaygısı olduğunu da inkâr edemem.Evet, tokat yerdik öğretmenimizden. Ama eve gittiğimizde anne-babamıza “Ben bugün okulda tokat yedim öğretmenimden” diyemezdik. Çünkü bilirdik ki bunu söylersek alacağımız cevap “Kim bilir ne halt ettin de yedin o dayağı!” olur, hatta bir posta da onlardan dayak yerdik.

Buna rağmen hiçbir zaman öğretmenimizden tokat yedik diye ona kin duymadık. İlkokul öğretmenim Mustafa Şahin, ki kendisini birkaç yıl önce ebediyete uğurladık, hayatımda önemli yeri olan bir insandı. Bolu’da aynı mahallede otururken karşı kaldırımdan onun geldiğini gördüğümde gayrı ihtiyarî önümü ilikleyip üzerimdeki giysilere çeki düzen verdiğimi ve karşıya geçip elini öptüğümü anımsarım. Düşündüğümde bu davranışımda korku değil katışıksız bir saygı ve sevgi vardı.

Şimdi aranızdan bazı okurlar “Eğitimde dayak mı olurmuş? Eğitimde dayağın yeri yok!” diye tepki gösterecek. Kısmen haklılar belki. Canlarından bir parça olan evlatlarına değil dayak atılması, bir fiske bile vurulması onları üzüyor hatta kızdırıyor olabilir. Oysa ki bugün karşılaştığımız tabloya baktığımızda; iş hayatında, trafikte, alışverişte, kısacası hayatın neredeyse her anında kuralların dışında davranmayı alışkanlık haline getirmiş bireylerle karşılaşıyoruz. Bunun temelinde ise, yetişme çağında çocukların hayatlarında sağlıklı bir otorite figürünün olmayışı yatıyor.

Bugün karşılaştığımız sıkıntılara bakınca sorunun yalnızca çocuklarda olmadığını görüyoruz. Sınır koymaktan çekinen ebeveynler, otorite kurmaktan imtina eden eğitim sistemi ve her davranışı “özgürlük” başlığı altında meşrulaştıran bir anlayış var. Hepsi bir araya geldiğinde ortaya ne yazık ki saygıyı değil, başıboşluğu büyüten bir düzen çıkıyor.

Elbette ebeveynler çocuklarını da bir birey olarak görmeli, onlara saygı göstermeli. Ama bunu yaparken kantarın topuzunu kaçırıp tüm kontrolü daha reşit bile olamamış çocuklara bile isteye kaptırmaları çok çok tehlikeli bir durumdur. İleride onarılması güç toplumsal hasarlar oluşmasına ve topyekûn bir şiddet sarmalına çekilmemize yol açar bu durum. Olan biteni kızgınlık ve umutsuzlukla izlemekten başka bir şey gelmez insanın elinden.  

Bir de hatırlar mısınız bilmem, belki sosyal medyada görüp şaşırmışlığı olan okurlarımız bile olabilir, okullarımızda yangınla mücadele köşeleri olurdu. Üzerlerinde beyaz boya ile Y, A, N, G, I ve N harfleri yazılı, içleri kum dolu kırmızı tenekeler, üzerlerinde de sapları kum tenekeleri ile aynı kırmızı renge boyanmış 45 derece açı ile kancalarla duvara asılı olan kazma, kürek, balta vb. yangınla mücadele gereçleri… Hiçbirimizin de aklından oradaki alet edevatı, yangınla mücadele haricinde bir sebeple kullanmak geçmezdi.

Çünkü o aletlerin ne işe yaradığını bilir, sınırını da içgüdüsel olarak tanırdık. Belki de asıl mesele buydu: Sınırların görünür ve kabul edilir olması. Biz mi nahif çocuklardık yoksa tüm insanların içinde var olan ilkel şiddet dürtüsü hiç mi hiç uyarılmamıştı bunun cevabını ise artık herkes kendi vicdanında aramalı.

Bu noktada iğneyi de kendimize batıralım: Bizler çocuklarımızı gerçekten hayata mı hazırlıyoruz, yoksa onları hayatın her zorluğundan korumaya çalışırken farkında olmadan savunmasız mı bırakıyoruz?

Bugün geldiğimiz noktada, yaşananları sadece sonuçlarıyla değil, sebepleriyle ele almak zorundayız. Aksi halde her yeni olayda şaşırıyor gibi yapar, ama aslında göz göre göre büyüyen bir sorunun sadece tanığı değil, sessiz ortağı olmaya devam ederiz.

199 - 14.04.2026 - VİZYON MESELESİ (Göynük Gazetesi)

 

VİZYON MESELESİ

VİZYON MESELESİ

2001 yılıydı. Askerlik görevimi henüz tamamlayıp memleketim olan Bolu’ya dönmüştüm. 1999 yılındaki 2 büyük depremden Gölcük merkezli olanına henüz acemi birliğime teslim olmadan, Düzce merkezli olanına da daha 2 aylık askerken usta birliğinde yakalanmıştım.

18 ay süren azap verici bir sürecin ardından kafayı sıyırmadan, kazaya ve disiplin problemlerine bulaşmadan askerlik görevimi tamamlayıp Bolu’ya döndüğümde şahit olduğum manzara deprem yaralarını sarmaya çalışan küçük bir kentte zaten kırılgan olan ortamın iyiden iyiye sessizliğe dönüşmüş olduğuydu.

Ülkenin  iki büyük deprem sonrası kendini toparlamaya çalıştığı bu dönemde bir de anayasa kitapçığı krizi ile sarsılması sonucu pamuk ipliğine bağlı olan ekonomik dengeler tepetaklak oldu. Eğreti biçimde başlangıcını yaptığım ve askerliği tamamlar tamamlamaz daha sağlam biçimde inşa etmeyi planladığım kariyer hayatım maalesef patlayan ve gitgide derinleşen ekonomik kriz ile birlikte işsizlik duvarına tosladı.

Bolu’daki kalıcı deprem konutlarının yüklenici firması olan INVESCO adlı şirketin, kurduğu SCADA sistemini işletmek üzere teknik personel istihdam edeceğini öğrenmem de bu döneme rastlar. Şirketin alt yüklenicilerinden Eskan adlı şirket bünyesinde ben ve bir başka arkadaşım çalışmaya başladık.

SCADA Supervisory Control and Data Acquisition(Denetleyici Kontrol ve Veri Toplama) kelimelerinin baş harflerinden türetilmiş bir terimdi ve Bolu kalıcı deprem konutlarının elektrik altyapısı bu sistem ile kontrol ve kumanda edilmekteydi.

Bu sistem ile uzaktan kumandalı şalterler, kesici ve ayırıcılar ile sokak aydınlatmalarına tek bir merkezden bilgisayarla kumanda edilmekteydi. Sahadaki yüzlerce analizör cihazı da 1-1,5 dakikalık periyodlarda sistemden elde edilen onlarca elektriksel veriyi fiberoptik kablolarile merkezdeki bilgisayarlara ulaştırıyor, gerektiğinde geriye dönük olarak bu verilerdeki sıra dışı değişimlerle tüm elektriksel altyapı içerisindeki dalgalanmalar ve kayıp – kaçak durumları anlık olarak tespit edilebiliyordu.

Sistem o denli ayrıntılı düşünülmüştü ki abonelerin bağlatacakları haberleşmeli sayaçlar ile sahada hiçbir şekilde mesai harcamadan, ofis ortamında sayaç okuma ve faturalandırma yapılabilecek durumdaydı.

Bir kez daha tekrar edeyim; sene 2001 idi. Ne internet ne de yapay zekâ bugünkü kadar gelişmiş değilken böyle bir altyapı oluşturulmuştu. Heyhat! Maalesef ki bu teknolojiye ayak uyduramayacak kadar sığ, statüko, mevzuat ve bürokrasi bağımlısı yöneticiler işin başındaydı. Ne o dönemki il müdürü ne de başmühendis olan kişi, bu teknolojik altyapının önem ve ciddiyetini kavrayamadılar. Allah var, SEDAŞ’ın o dönemde Genel Müdürlüğünü yapan Nusret Alemdaroğlu, Bolu’da iş başında olanlarla taban tabana zıt ölçüde vizyon sahibi ve bu teknolojik altyapıyı özümsemiş bir yöneticiydi. Bir liderdi.

Sık sık resmi ya da özel grupları Bolu Kalıcı KonutlarıElektrik SCADA Merkezi’ne getirir ve teknisyen arkadaşım ile bana sistemin brifingini verdirirdi. Ancak Bolu il müdürlüğünde iş başında olan vizyonsuz yöneticiler ilk hatayı haberleşmeli sayaçların abonelere pahalı geleceğinden hareketle eski sayaçların tesisatlara bağlanabileceği yönünde karar vermekle yaptılar. Üç fazlı olarak tasarlanmış tesisatlara tek fazlı sayaçlar mı bağlanmadı, dijital yerine mekanik sayaçlar mı bağlanmadı… Bu gözler neler gördü neler.

INVESCO şirketinin yetkilisi olan rahmetli Yüksek Mühendis Şener Korsu, çok yırtındı ama bizim vizyonsuzları bir türlü ikna edemedi. Korsu’nun, ulusal bir haber kanalına verdiği mülakatta belirttiği şeyler özetle şöyleydi:

Bilgisayarlı sistemle kaçak elektrik kullanımının kalıcı konutlarda yüzde 3-5’lere kadar düşüreceklerini belirten Korsu, “Bu sistem sayesinde elektrik kesintisi yaşanmayacak, elektrik şebekelerindeki arızalar anında tespit edilecek” dedi. Korsu, kalıcı konutlarda oturacak depremzedelerin sayaçlarına yerleştirilecek cihazlarla konutlardaki kaçak elektrik kullanımının daha girişim aşamasında tespit edileceğini de kaydetti. Şener Korsu, kaçak elektrik kullanım bedelinin ülke genelinde 500 trilyon liraya ulaştığını kaydederek, “Bizim kurduğumuz bu sistem Türkiye genelinde yaygınlaştırılırsa kaçak elektrik kullanımı da ortadan kaldırılacak” dedi. Korsu, kalıcı konutların elektrik şebekesinin 2 ayrı transformatörden beslenerek güvence altına alındığına da değinerek, olası bir arıza halinde arızanın bölgesi ve cinsinin anında tespit edilerek devre dışı bırakılacağını kaydetti.

Aradan zaman geçti. INVESCO iş bitimi sistemin anahtarını SEDAŞ’a teslim edip sahadaki varlığını sonlandırdı. Genel Müdür Nusret Alemdaroğlu ve Bolu il müdürü emekli oldu, başmühendis bey de il müdürlüğüne terfi ettirildi.

Ve sonra beklenen oldu.

Çiçeği burnunda il müdürü, yıllardır bir fikir olarak tekrar ettiği “biz bu sistemi çalıştıramayız” cümlesini bu kez bir karar şeklinde ortaya koydu. O gün, aslında sadece bir sistem kapatılmadı. Bir şehrin geleceğine kurulmuş akıl, ihtimal ve emek de fişi çekilmiş bir cihaz gibi susturuldu.

Kaba bir ifadeyle “kara düzene” geri dönüldü.

Oysa toprağın altından geçen yalnızca kablolar değildi; o kablolarla birlikte akan veri, denetim ve tasarruf ihtimaliydi. Ve o gün itibarıyla, bu ihtimal de sessizce toprağa gömülmüş oldu.

O dönemin parasıyla 1 trilyon 5 milyar liraya mal olan teknik altyapı, kimsenin sahip çıkmadığı bir zekâ kırıntısı gibi kaderine terk edildi. Bugün hâlâ orada, toprağın altında; ama çalıştırılmayı beklemiyor artık. Unutulmuş olmayı kabullenmiş halde çürüyor.

Geldiğimiz noktada bu vizyonsuz yöneticilerin vicdanları rahat mı çok merak etmekteyim. Bugün hâlâ aynı zihniyetle yönetilen kaç proje daha toprağın altında çürümeye terk ediliyor, onu da bir sormak lazım. Asıl mesele teknoloji değil; onu anlayacak ve sahip çıkacak aklın eksikliği bence.

2 Nisan 2026 Perşembe

198 - 02.04.2026 - YORGUN SAVAŞÇI (Göynük Gazetesi)

 

YORGUN SAVAŞÇI

YORGUN SAVAŞÇI

 

Yeni nesiller pek bilmez; 12 Eylül 1980’de yönetime el koyan cunta, bu ülkenin insanında öyle yaralar açtı ki, saymaya kalksak 32 kısım tekmili birden roman olur. Ülkenin siyasi, ekonomik, kültürel bütün yaşamına, bugün bile etkisini gördüğümüz onarılması olanaksız yaralar açtı bu müdahale.

En basit örnek sendikal haklar mesela. Şimdilerde sevip saydığımız bazı arkadaşlarımız da sendikal faaliyetlerde etkin rol üstleniyorlar ancak 1980 öncesinde örneğin “Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyecek” diye haber çıktığında emin olun Ankara’da hükümet zangır zangır titrerdi! Günümüzdeki sendikacılığa bakan için ben ve benim gibi düşünen birçok kişinin gözünde sarı sarı noktalar uçuşmakta olduğundan eminim de neyse. Bu başka bir yazının konusu.

Ama asıl olay, hafızanın nasıl yok edilmek istendiğinde gizli.

Yıl 1978’di. Tek kanal olarak faaliyet gösteren TRT tarafından, edebiyatımızın önemli kalemlerinden biri olan Kemal Tahir’in bir romanının, Yorgun Savaşçı’nın, televizyon dizisi olarak uyarlanmasına onay verildi. Halit Refiğ, senaryosunu yazdığı bu eserin yönetmenliğini de üstlendi. 1979 yılında senaryo onay aldı ve çekimlere başlandı. Dönemin rakamları ile 40 Milyon TL’ye mal edilen yapımın çekimleri 1981’de bitirildi. 8 bölüm olarak tamamlanan dizinin kurgusunun bitirilip TRT’ye teslimi ise 1983’ü buldu. Ancak bir türlü yayına girmeyen dizi ile ilgili olarak 12 Eylül rejiminin “başka” fikirleri vardı.

Kenan Evren başkanlığındaki cunta dizinin tüm özgün kayıtları ile kopyalarının yakılmasına karar verdi! Yakılma gerekçeleri arasında Atatürk ve Kurtuluş Savaşı karşıtı bir yapım olduğu iddiası, Çerkes Ethem'in kahraman olarak gösterilmesi, askerlere kötü lakap takılması gösterildi. Dizinin yapımcısı Ömer Serim o günlerde yaşananları şöyle anlatıyor:

Diziyi askerlerin gözetimi ve yardımı altında çektik. Fakat darbe olunca Kenan Evren ve arkadaşlarının yaptığı öncelikliişlerden biri dizinin yakılmasına karar vermek oldu. Bir yıl geçtikten sonra dizinin yakıldığı ortaya çıktı. Yakılmasını da o sırada TRT Genel Müdürü olan Macit Akman üstlendi ve 'Ben yaktırdım' dedi. Ortalık çok karıştı. Bu film yakıldıktan 2 yıl sonra filmin bir komisyon tarafından yakıldığı anlaşıldı. Filmin Genelkurmay Başkanlığı matbaasına götürüldüğü, oradaki fırınlarda komisyon üyelerinin denetimi altında kül edildiği öğrenildi. Filmin aslı, müzik ve dublaj bantları yakıldı. Sadece bir negatif kopyası saklandı. O da negatif olduğu için asla bastırılamayacaktı.

Yorgun Savaşçı adlı diziyi yakan komisyonun, cunta tarafından dönemin Başbakanı Bülend Ulusu’ya emir vermesi ile 7 kişiden teşekkül ettirildiği ortaya çıktı. Cunta korkusundan,yakmaya karşı oldukları halde şerh bile koyamayan 2 kişi vardı komisyonda: Biri, Şu Çılgın Türkler adlı efsanevi romanın yazarı olan Turgut Özakman, diğeri de ileriki yıllarda TRT Genel Müdürlüğü yapacak olan Kerim Aydın Erdem. Kaldı ki bu ikilinin, dizinin tümden yok edilmemesi için gösterdiği çaba, Kerim Aydın Erdem’in kasasından temiz bir kopya çıkması ile kamuoyuna yansıdı.

1993 yılına gelindiğinde ise o yıllarda faaliyet gösteren ve ülkemizin ilk özel televizyonlarından biri olan HBBTunca Yönder’in yönetmenliğinde diziyi tekrar çekti. TRT ise Genel Müdür Erdem’in kasasından çıkan kopya ile rekabete katıldı ve orijinal diziyi yayına soktu. İlginç, hatta traji-komik olan ise bir dönem kimse izlemesin diye fırınlarda yakılan dizinin iki ayrı versiyonunun 10 yıl sonra aynı anda yayınlanması oldu. Daha önceki bazı yazılarımda Türkiye Tarihi’nin en karanlık yılı olarak betimlediğim 1993’ün bu rekabetin sahnesi olması da ayrıca ironik.

Bir zamanlar fırınlarda yakılan sadece film makaraları değildi; bir ülkenin kendi hikâyesine bakabilme konusundaki cesaretsizliğiydi. Ama hikâyeler inatçıdır… Kül olur, dağılır, saklanır; yine de bir gün bir yerden sızar. Çünkü bazı hikayeler, yakılsalar bile yeniden anlatılmanın bir yolunu mutlaka bulur.

197 - 31.03.2026 - BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 3 (Göynük Gazetesi)

 

BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 3

BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 3

Humeyni, Ankara ve Bursa’daki yaklaşık 11 aylık zorunlu ikameti boyunca İran’dan gelen ziyaretçilerle temasını sürdürdü. Bu süreç, yalnızca bir sürgün dönemi değil; aynı zamanda ileride kuracağı düzenin fikrî altyapısının şekillendiği bir hazırlık evresi oldu.

Türkiye’nin ardından Irak’ın Necef kentine gönderildi ve burada yıllarca süren bir başka zorunlu ikamet dönemi başladı. 1978’e gelindiğinde ise Şah’ın talebine kayıtsız kalamayan Saddam Hüseyin’in zorlaması ile bu kez yönünü Paris’e çevirdi. Ve çok geçmeden, 1979’un başında, artık bambaşka bir sıfatla İran’a döndü.

Karşılama törenleri görkemliydi. Şah düşmüş ve yurtdışına kaçmıştı. Dönüşünden sadece birkaç gün sonra geçici hükümeti atadı. Aynı yıl yapılan anayasa referandumu ile ülkenin siyasi ve dini lideri olarak konumunu resmileştirdi.

Artık İran’da yeni bir dönem başlamıştı.

Monarşi sona ermiş, yerini İslam Cumhuriyeti almıştı. Devletin temel referansı dini kurallar haline geldi. Hukuk sistemi bu doğrultuda yeniden düzenlendi; kamusal alanda yeni normlar belirlendi. Kadınların örtünmesi zorunlu hale getirilirken, kültürel ve sosyal hayat da bu yeni anlayışa göre şekillendirildi.

Ancak devrim, yalnızca eski düzeni yıkmakla kalmadı; kendi içindeki ittifakları da zamanla dağıttı.

Şah’a karşı mücadelede birlikte hareket eden farklı gruplar, yeni dönemde aynı zeminde buluşamadı. Özellikle sosyalist çevreler, devrim sonrasında sistemin dışında bırakıldı. Bu durumu özetleyen çarpıcı bir ifade sonraki yıllarda sıkça dile getirilir oldu:

Şah döneminde dışarıda içip evde ibadet ediyorduk; şimdi evde içiyor, dışarıda ibadet ediyoruz.

İran, içerde bu dönüşümü yaşarken dış politikada da sert bir rota izlemeye başladı. Batı ile ilişkiler hızla gerildi ve ülke uluslararası sistemde daha yalnız bir konuma sürüklendi.

1979 yılının Kasım ayında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve 66 kişinin rehin alınması, bu gerilimin en görünür kırılma anlarından biri oldu. Kriz, aylarca sürdü ve iki ülke arasındaki ilişkilerde derin izler bıraktı.

Kısa süre sonra başlayan İran–Irak Savaşı ise bölgenin dengelerini altüst etti. Sekiz yıl süren bu savaş; yüz binlerce insanın hayatına mal olurken, milyonlarca insanı da doğrudan etkiledi. Savaşın nedenleri, seyri ve sonuçları ise hâlâ tartışılmaya devam ediyor.

Bu dönemde uluslararası ilişkilerin ne denli karmaşık ve çok katmanlı olduğu da açık biçimde ortaya çıktı. 1980’li yıllarda patlak veren ve “İran-gate” ya da “İran–Contra” olarak bilinen skandal, devletlerin kamuoyu önünde savundukları politikalar ile perde arkasında yürüttükleri ilişkiler arasındaki farkı gözler önüne seren çarpıcı bir örnek olarak kayda geçti.

Tüm bu gelişmeler, bize şunu gösteriyor: Bu coğrafyada yaşanan hiçbir büyük kırılma yalnızca içeride olup bitenlerle açıklanamaz. Bölgesel ve küresel aktörlerin etkisi, çoğu zaman sürecin görünmeyen ama belirleyici unsurlarından biri olur.

İran’da yaşananlar da tam olarak böyle bir denklemin ürünüydü.

Ve belki de asıl mesele, bu denklemin dışında kalabilmek değil; onu doğru okuyabilmekti. Bu doğru okumanın yolu da olaylara Atatürk’ün gözünden ve Ankara penceresinden bakabilmekte bence.

Bu coğrafyada oyun sadece sahada oynanmıyor. Kimin oyunu kurduğu, en az kimin sahada olduğu kadar belirleyici.

İran’ın yakın tarihi, bunu görmek isteyenler için hâlâ güçlü bir örnek olarak önümüzde duruyor.

206 - 23.05.2026 - BUTLAK MUTLAN ! (Göynük Gazetesi)

  BUTLAK MUTLAN !   Eskiden tartışmanın da bir adabı vardı; insanlar birbirine “ ayıp oluyor ” derdi. Şimdilerde doğrudan “ yok hükmündesin ...