13 Temmuz 2026 Pazartesi

213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

 

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren askerlik örevinde, ömrü boyunca fark etmediği kadar çok şeyi öğreniyor. Çünkü askerlik, aynı üniformanın içine farklı şehirleri, farklı aileleri, farklı alışkanlıkları ve bambaşka hayatları sığdırıyor. Benim ülke insanını gerçekten tanımaya başladığım yer de bir tabur koğuşuydu. Üstelik bu farkındalık, hiç beklemediğim kadar sıra dışı bir olay sayesinde geldi.

Gece vakit ilerlemiş, tabur günün yorgunluğunun altında dingin bir hale bürünmüştü. Yazıhaneden çıktık, koğuşa geldik. İlk hedefimiz yatak değildi; tuvaletti. Ama kapıda koca bir kilit...

"Ne oldu?" diye sorduk.

Nöbetçi çavuş, askeri terminolojide pek yeri olmayan sinkaflı birkaç kelimeyle sorumuzu cevapladı.

Mecburen rotayı başka bölüğün tuvaletine çevirdik.

Ertesi sabah istihkâmcı bir devremden işin aslını öğrendiğimde ise gülmekle şaşırmak arasında kaldım.

Meğer bizim askerlerden biri suyla taharetlenmeyi bilmiyormuş. Çareyi taş kullanmakta bulmuş. İşini bitirince de taşları tuvaletindeliğine atmış.

Sonrası malum...

Bizim bölüğün tuvaletleri de kanalizasyon da teslim bayrağı çekmiş!..

Ama askerlik sadece disiplin değil, aynı zamanda insan meselesiydi.

Hayatım boyunca ne bir karakolun nezarethanesini gördüm ne bir mahkeme salonunun sanık kürsüsünü. Karıncayı incitmekten çekinen biriyim desem, itiraz eden pek çıkmayacaktır. Ama askerlik hayatımın resmi kayıtlarında yedi günlük hapis cezası alan bir hükümlü olarak yer aldım. Suçum ise giyimine özen göstermemekti!  İşin tuhafı, ben usta birliğinde taburun personel yazıcısıydım. Günümün büyük kısmı tabur karargahında, komutanların arasında geçiyordu. Dağ taş dolaşan bir manga eri değildim ki üniformam perişan olsun. Bu yüzden cezanın haksız olduğunu en iyi bilenlerden biri de ilk amirimiz pozisyonundaki personel astsubayımızdı. Ceza kesinleştikten sonra bölük komutanı olacak adam tarafından devamlı surette mobbinge maruz kaldım.

“Lan personel yazıcısı. Oğlum ne zaman gelip yatacaksın cezanı?”

Affınıza sığınarak söylemeliyim ki tam bir ayı b*kuyla oynuyor durumuydu!

Ben personel astsubayımıza her fırsatta, “Komutanım, şu cezayı çekeyim de kurtulayım.” diyordum. O ise işlerimizin yoğunluğunu bahane edip beni her seferinde pışpışlayarak geri çeviriyordu.

Terhisime birkaç gün kala, “Komutanım, uygun görürseniz artık cezamı çekeyim.” dedim.
“Tamam.”dedi bu kez.

Şaşırmıştım, ama omzumdaki bir yükten kurtulacaktım. Derhal disiplin koğuşuna koştum. Askerdeki terminolojiye göre söylemek gerkirse, diskoya :) Hapis kararı yazım diskoda yoktu. Bölüğe gidip idari işlerdeki yazıcı arkadaşlara sordum. Yazı orada da yoktu. En son yazının dosya suretini bulayım bari diyerek bizim yazıhaneye koştum. Heyhat! Yazı orada da yok! Meğer astsubayımız, ceza yazısının üç nüshasını da çoktan imha ettirmiş.

Bugün dönüp baktığımda bu olaydan aklımda kalan şey, aldığım hapis cezası değil; o cezayı haksız bulan bir astsubayın sessiz vicdanıdır.

Bir gece de 2-4 nöbetim vardı ancak acemi askerlerin usta birliklerine dağıtımı için gereken bilgilerin girildiği bir bilgisayar sisteminde çalışma yapmamız da gerekliydi. Aynı astsubayımızı hem bu sıkışık süreçten hem de nöbetim olduğundan bilgilendirdim. O da;

"Gitme nöbete. Acil durum mangasından birini görevlendiririm ben" dedi. Ben de bu rahatlıkla gece 01.00 civarına kadar bölük yazıcısı arkadaşımla sisteme bilgi girişi yaptım. Nereden bileyim astsubayımızın durumumu unutacağını! İş bitince de ofisimizle aynı binanın üst katındaki bölük koğuşuna uyumaya gittim. Zira vakit zaten geç olmuştu ve bizim bölüğün koğuşu yüzlerce metre uzaktaydı. Sabaha karşı bizim nöbetçi çavuş tarafından dürtülerek uyandırıldım.

"Kalk lan kalk! Seni arıyoruz ne zamandır. Firarını verecekler, az kaldı!" diye fırçaladı beni.

Uykulu halimle gülümsedim.

“Veremezler devrem!”

“O niye o?!”

“Çünkü bu taburda firar etmeyecek tek asker benim. Firar mesajını yazacak üç kişiden biri de...”

Gerçekten de öyleydi. 12 Kasım depreminden sonra Bolu’da tek başına sıkıntı yaşayan rahmetli annem, kısıtlı miktar eşya ile görev yaptığım kasabaya taşınmıştı ve ben de bazen resmi bazen de gayrı resmi evci çıkabiliyordum.

Bugünün askerliği elbette bizimkinden farklı. Süresi değişti, eğitim anlayışı değişti, teknoloji değişti. Belki koğuşlar daha konforlu, iletişim daha kolay, mesafeler daha kısa artık.

Ama dönüp baktığımda hafızamda kalanlar ne nöbetler ne içtimalar ne de eğitimler...

Haksız olduğunu düşündüğü cezayı sessizce yok eden vicdan sahibi bir astsubay...

Aynı koğuşta bana ülkenin ne kadar farklı ama aynı zamanda ne kadar ortak bir hikayesi olduğunu öğreten insanlar...

Ve firar edecek son kişi olduğumu bilirken beni firari sanan askeri düzenin o garip ironisi...

Sanırım insanın aklında kalan askerlik değil, askerlikte karşılaştığı insanlar oluyor.


9 Temmuz 2026 Perşembe

212 - 09.07.2026 - BİR FİNCAN CESARET (Göynük Gazetesi)

 

BİR FİNCAN CESARET

BİR FİNCAN CESARET

Benden kurtulacağınızı sandınızsa yanıldınız. 29 Haziran’da yazdığım yazı Göynük’ten ayrılış yazısıydı kabul. Ama bu demek değildir ki Göynük Gazetesi’nden de ayrılıyorum! “Gördüğüm lüzum üzerine” bırakıncaya kadar bana tahammül göstermeye devam :)

Şaka bir tarafa Göynük’ten fiilen ayrılıyor olsak da bir ayağımız buralarda olmaya devam edecek inşallah. Yani sıcak asfalt “sözü” tutulmazsa yolun halini yazmaya devam edeceğiz.

Biz valizleri toplarken Göynüklü müteşebbisler de boş durmamış. Birbiri ardına yeni yatırımlar yaparak ilçeye yeme içme konusunda birbirinden güzel mekânlar kazandırmaya başlamışlar. Açıkçası bu hareketlilik beni fazlasıyla sevindirdi.

Mesela bu yeni işletmelerden biri, büyük şehirlerde görmeye alışık olduğumuz self servis kahve anlayışını Göynük'e taşıdı. İlk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama aslında bu, "Göynük'te de olur." diyebilen insanların çoğalmaya başladığının bir göstergesi. Bir fincan kahveden çok daha fazlası; farklı bir fikrin cesaret edip hayata geçirilmesi... Zaten bu kafeyi cesaretle hayata geçiren müteşebbisin, Göynük'teki ilk ve tek bireysel müzenin de kurucusu olduğunu söylersem, işletmenin özündeki "yenilik" fikrinin tesadüf olmadığını anlarsınız. Küçük görünen bu değişimler, aslında ilçelerin değişmeye başladığını gösteren en sessiz ama en güçlü işaretlerden biridir.

Temelde "yenilik" etiketi taşısa da  Göynük gibi gastronomi kültürü güçlü bir ilçe için bu tür girişimlerin ortaya çıkması çok da şaşırtıcı değil.

Göynük’teki bu değişim sadece kahveyle sınırlı değil. Geleneksel Göynük konaklarından birinin, bahçesi ile değerlendirilmesi fikri de en az self servis kafe kadar zekice. Aracıyla gelen konuklara park imkanı açısından biraz dezavantajlı gibi görünse de açık havada vakit geçirme, çocukları gönül rahatlığı ile serbest bırakabilme ve uygun fiyat politikası bu garden-cafe’nin öne çıkan yönleri...  

Eskiden insanlar yalnızca karın doyuracak yer arardı. Şimdi ise vakit geçirecek, nefes alacak, çocuğunu rahatça oynatabilecek mekânlar da arıyor. Bu da Göynük'teki talebin değişmeye başladığını gösteriyor.

Bir rivayete göre pizzanın ilham kaynaklarından biri Osmanlı pidesidir. Doğru mudur bilinmez ama şu bir gerçek ki bugün pizza da, hamburger de dünyanın ortak lezzetlerinden biri hâline gelmiş durumda.

Göynük de artık sadece kendi mutfağını sunmuyor; dünya mutfağından örnekleri de kendi kimliğini kaybetmeden sunabiliyor. Bu değişimin bir başka yansıması ise yönünü dünya mutfağına çeviren bir girişim olmuş. Pizza, hamburger ve benzeri lezzetleri özenli bir sunumla Göynüklülerle buluşturuyor. Güler yüzlü çalışanları, emek verildiği her hâlinden belli olan işletmesi ve ilçenin yeme içme kültüründe zaten iz bırakmış kurucularıyla, "Göynük'te de farklı mutfaklara yer var." düşüncesini başarıyla ortaya koyuyor. Çünkü bir ilçenin gastronomisi, sadece geçmişini yaşatarak değil; yeni tatlara da kapısını açarak zenginleşir.

Bir başka güzel örnek ise eski bir Göynük konağının yeniden hayat bulması. Bir zamanlar yalnızca geçmişi hatırlatan bu yapı, bugün hem müze hem de insanların oturup vakit geçirebildiği bir yaşam alanına dönüşmüş durumda. Tarihî yapıları sadece seyredilecek eserler olarak değil, yaşayan mekânlar olarak değerlendirmek, kültürel mirasa gösterilebilecek en güzel saygılardan biri olsa gerek. Üstelik şehir dışından gelen misafirleri ağırlayarak ilçe ekonomisine de önemli bir katkı sunuyor.

Üstelik görünen o ki bu hareketlilik devam edecek. Yakın zamanda başka yerler de bu zincirin yeni halkalarını oluşturacak. Bütün bunlara tek tek bakınca küçük yatırımlar gibi görünebilir. Ama hepsini yan yana koyduğunuzda ortaya çok daha büyük bir fotoğraf çıkıyor: Göynük artık yalnızca geçmişiyle övünen bir ilçe olmak istemiyor; geçmişini koruyarak bugünü de zenginleştirmeye çalışıyor. İşte asıl kıymetli olan da bu.

Buraya kadar okuduklarınız aslında kahve, pizza ya da dondurma değildi. Asıl konu, küçük bir ilçede farklı bir şey yapmaya cesaret eden insanlardı. Çünkü bir memleketi değiştiren şey sadece büyük yatırımlar değildir. Bu bazen bir fincan kahve, bazen tarihi bir konağın yeniden hayat bulması, bazen de çocuk sesleriyle dolu bir bahçe de büyük yatırımları gölgede bırakabilir. Bizlere düşen ise bu cesareti görmezden gelmek değil; iyi yapılan işi alkışlamak, eksikleri de yapıcı bir dille dile getirmektir. Zira cesaret destek gördükçe çoğalır. Göynük'ü güzelleştirecek olan ise sadece tarihi binalar değil, o binaların içine cesaretini koyan insanlardır.

29 Haziran 2026 Pazartesi

211 - 29.06.2026 - BANA KALAN GÖYNÜK (Göynük Gazetesi)

 BANA KALAN GÖYNÜK

BANA KALAN GÖYNÜK

Eşimin Göynük'ten Bolu'ya tayini çıktı. Böylece hayatımızın yedi yıllık bir dönemi de usulca kapanmış oldu.

İnsan bazen bir şehirden ayrılırken valizini toplamakta zorlanmaz da hatıralarını nereye koyacağını bilemez. Belki bir çoğunuz "çok güzel insanlar tanıdık, çok mutlu olduk" dediği ayrılışlar yaşamıştır. Ama Göynük bana önce güzel bir tokat attı!

Göynük'te ilk öğrendiğim şeylerden biri, insanın en ağır yükünün yaptığı iş değil, bazen uğradığı haksızlık olduğuydu.

Bir Kurban Bayramı'ydı. Tesisin benden daha tecrübelisi olan çalışma arkadaşım şehir dışındaydı ve bütün sorumluluk benim omuzlarımdı. Gün içinde birkaç küçük aksaklık yaşandı. Ama bunlar üretimin içinde karşılaşılabilecek, çözülemeyecek sorunlar değildi. Nitekim iş arkadaşlarımın da desteğiyle yaşanan aksaklıkların tamamını kısa sürede giderdik.

Derken patron ve ailesi tesise geldi.

Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan suçlamalar peş peşe gelmeye başladı. Güya ben b*klu yumurtaları ihracata gönderiyor, firmanın müşterilerini kaçırmaya çalışıyor, kısacası şirkete sabotaj yapıyordum. Kendimi savunmaya çalıştım ama tek cümle kurmama bile izin verilmedi.

Sonra ses daha da yükseldi.

"Eğitimsiz..."

Ardından...

"Kafasız mısın sen?"

İnsanın canını en çok acıtan şey bazen hakaretin kendisi olmuyor. O hakaretin, birlikte çalıştığınız insanların önünde söylenmesi oluyor. O gün benden pozisyon olarak daha alt kademede çalışan arkadaşlarımın gözleri önünde küçültülmeye çalışıldım. O an söyleyeceğim hiçbir sözün duyulmayacağını anlayınca sustum.

Şirketin diğer ortağı araya girip, "Abi, biraz dur." diyerek abisinin öfkesini frenlemeye çalıştı ve beni nazikçe odadan çıkardı.

Dışarı çıktım. Bir sigara yaktım. Sinirden elim ayağım titriyordu. Derken ofisten yükselen bağrışmalar dışarı kadar aksetti. Sonra arabalarına binip gittiler.

O Kurban Bayramı, hayatımın en buruk bayramlarından biri olarak hafızama kazındı.

Evet, bugün dönüp baktığımda o günü hatırlayınca hâlâ canım sıkılıyor. Ama ilginçtir, Göynük denildiğinde aklıma ilk gelen şey artık o hakaretler değil. Çünkü aynı ilçe bana, kısa bir süre sonra, kariyer hayatımın en güzel çalışma ortamını ve arkadaşlıklarını da hediye etti.

Hayat, sanki özür dilercesine başka bir kapı açtı. İlçede yeni kurulan rehabilitasyon merkezi...

İlk iş görüşmesinden çıktığımda içimde tuhaf bir his vardı. Sanki uzun zamandır aradığım yer tam da burasıydı. Yanılmamışım.

Yaklaşık iki yıl boyunca yalnızca bir iş yerinde çalışmadım; birlikte üretmenin, birbirine güvenmenin ve aynı hedef uğruna omuz omuza mücadele etmenin ne demek olduğunu yeniden öğrendim. Yeni bir kurumun tüm kuruluş sancılarını birlikte yaşadık çalışma arkadaşlarımla. Eksiklerimiz oldu, yorulduğumuz günler oldu, hatta zaman zaman "Acaba bu iş yürüyecek mi?" diye düşündüğümüz anlar da...

Ama hiçbirimiz mücadeleden vazgeçmedik.

Üç ortaklı bir işletmeydi. Ödeneklerin geciktiği, öğrenci sayısının beklenen düzeye ulaşmadığı, ekonomik sıkıntıların kapıyı sık sık çaldığı dönemler yaşandı. En trajik olanı Covid pandemisinin zamanlaması bile kurumun açıldığı döneme denk geldi kardeşim! Bunca şeye rağmen ay sonunda maaşlarımızın bir gün bile gecikmediğini gördük. Bugün geriye dönüp baktığımda bunun yalnızca maaş ödemesi olmadığını daha iyi anlıyorum. Bu, "Sizin emeğinize saygı duyuyoruz." demenin en somut yoluydu.

Belki de bu yüzden, Göynük bana sadece kötü patronların olmadığını; iyi yöneticilerin, iyi çalışma arkadaşlarının ve güven duygusunun da var olduğunu öğretti. Çalışma hayatımın en yorucu günlerini orada geçirdim ama aynı zamanda en keyifli günlerini de...

(Bir başka iş yerinde ise yalnızca on beş gün çalıştıktan sonra yetersiz olduğum söylenerek işime son verildi. Aynı gün içinde karar değişti, geri çağrıldım. Ama bu kez de ben dönmedim. İnsan bazen işsiz kalmayı, değer görmediği yerde çalışmaya tercih edebiliyor.)

Yedi yılın ardından geriye dönüp baktığımda görüyorum ki Göynük bana yalnızca anılar bırakmadı.

Bana, aradan yıllar geçse de bir telefon açıp "Çay koyun, geliyoruz." diyebileceğim insanlar bıraktı.

Hayat şartlarından dolayı sık sık olamayacak olsa da fokur fokur kaynayan bir çaydanlık eşliğinde bir masanın etrafında yeniden buluşmak isteyeceğim, derdimi anlatırken de sevincimi paylaşırken de aynı samimiyeti hissedeceğim insanlar bıraktı. Bir şehirden ayrılmak kolaydır belki. Ama içinde güzel insanlar bırakıyorsanız, ayrılık bavula sığmayan bir ağırlığa dönüşüyor.

Eşim için de benim için de en zor tarafı bu olacak.

Rahmetli annemin sık sık söylediği bir söz vardı:

"Sağ salim ol da dağ ardında da olursan ol."

Çocukken bu sözün sadece bir temenni olduğunu sanırdım. Yıllar geçtikçe anladım ki aslında mesafeleri küçülten bir hayat felsefesiymiş.

Şimdi aynı dileği Göynük'te bırakacağımız bütün dostlarımız için diliyorum.

Aramıza dereler girsin...

Tepeler girsin...

Virajlı yollar girsin...

Hatta yıllardır yazılarımızda dert yandığımız bozuk yollar girsin...

Yeter ki sağ salim olsunlar.

Çünkü dostluk, yolların uzunluğuyla değil; gönüllerin birbirine uzaklığıyla ölçülür.

Gerisi, bir gün yeniden aynı masanın etrafında demlenecek çayın bahanesidir.

21 Haziran 2026 Pazar

210 - 21.06.2026 - BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI? (Göynük Gazetesi)

 

BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI?

BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI?

2000 yılıydı. 2002’de Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenleyeceği Dünya Kupası için grup elemelerinde İsveç, Slovakya, Makedonya, Moldova ve Azerbaycan’ın olduğu 1inci grupta mücadele ediyorduk. Grupta evimizdeki 5 maçın üçünü daha o zamanlar ayakta olan Ali Sami Yen Stadında, birini Bursa Atatürk Stadında birini de İnönü Stadında oynamıştık. O dönemde Kuzey Makedonya, Makedonya olarak tarih sahnesindeydi; yani FYROM ve North Mecedonia olmamıştı henüz. İnönü Stadı tadilat ayaklarına İnönü isminden temizlenmemişti (!). Bursa Atatürk Stadı da henüz faaldi; tıpkı daha sonrasında isimlerinden Atatürk’ün silindiği diğer stadlarımız gibi...

Grupta ikinci sırayı alıp kurada 2nci torbaya giren Milli Takım, C Grubunda Brezilya, Kosta Rika ve Çin Halk Cumhuriyeti ile oynayıp grup ikincisi olmuş ve çeyrek finalde Senegal ile oynamıştı. O dönemde uygulanan uzatmada ilk golü atan maçı bitirir kuralı yani Altın Gol ile yarı finale yükseldik. Gruptaki rakibimiz Brezilya’ya yenilip 3üncülük maçı oynadık. Ev sahiplerinden Güney Kore’yi 3-2 ile geçtik ve dünya 3üncüsü olduk. Hatta o maçta şu anda adını anmak istemediğim malum futbolcu, tüm  dünya kupaları tarihinin en erken golünü 9uncu saniyede atmış ve rekortmen olmuştu. Bu rekor hala da kırılamadı.

Futbol tarihimiz için çok büyük bir başarıydı elbette ama o dönemde dünya üçüncülüğüne giden yolda hiçbir Avrupa takımı ile oynamamış olmamız gibi bazı hafifletici sebepler bulunmuş olmasına rağmen elde edilen başarı tüm bahanelerin önüne geçmişti.

2026 Dünya kupası da yine tek bir ülkede değil Kanada, ABD ve Meksika’da düzenlendi. 24 yıl aradan sonra katıldığımız bu turnuvada bazı kurallar değişti; VAR sisteminin gelmesi gibi, taç ve kale atışlarının süre ile sınırlandırılması gibi...  Açıkçası 2002’de 48 yıl ardan sonra katıldığımız turnuva öncesi oluşan beklentiden kat be kat fazlasını yükledi kimi kesimler 2026 turnuvasından önce A Milli Futbol Takımına. Hızını alamayıp “şampiyon olur” filan diyenler bile oldu! Dünya Kupasına katılma hakkı elde edince Bizim Çocuklar, Altın Jenerasyon gibi abartılı isimler de verildi. Hatta sanki özellikle Milli Takım denmiyordu; Bizim Çocuklar diye bir türkü tutturmuşlardı bazı kesimler ve adeta kendileri çalıp kendileri oynuyordu.

Acizane yıllardır futbol izleyicisi olan bendeniz de sevdiğim birkaç arkadaşıma turnuvadan sıfır çekerek elenebileceğimizi söylemiştim maçlar başlamadan önce. Haklı çıkmanın en üzücü haliyle karşılaştım maalesef. Haiti’den sonra turnuvadan elenen ikinci takım oldu Milli Takım ve katılan 48 ülke içinde 47nci olma başarısını (!) gösterdi.

Şimdi eğri oturup doğru konuşma vaktidir. Kardeşim, A101’inden Trendyol’una, Sahibinden’inden Arçelik’ine, Fuzul’ünden Türk Hava Yolları’na hatta TOGG’una kadar size sponsor olmayan, reklam filmlerinde oynamadığınız ulusal marka kalmadı. Takımlarınızdan aldığınız milyonlarca Avro paranın haricinde bir de bu reklamlardan cukkaladınız paraları. Turnuvaya sportif ve psikolojik anlamda hazırlanmak yerine saç şekliniz ve renk seçimlerinizle daha çok hazırlanmışsınız, onu da gördük. He federasyon başkanı olan şahsın yaptırıp henüz iskanını alamadığıvillaları da cebellezi ettiniz. (Söz konusu villalar Bodrum’da ve fiyatları 55 ilâ 75 milyon TL arasında değişiyor)

Türk Hava Yolları bile sırf size özel uçak kaldırdı. Aman prensesler(!) sıkıntı çekmesin diye!!!

Yetmedi okul kaçkını bebeler gibi balkon köşelerinde saklı saklı sigara keyfi yaparken de yakalandınız. E bunları paylaşanları da “Psikolojimiz bozuluyor. Yorumlar yüzünden Twitter’a bakmaktan korkar olduk” diye ağlayarak millete şikayet ettiniz. Kakara kikiriden, reels videoları çekip paylaşmaktan fırsat bulup antrenman yapamamışsınız, ki daha 64üncü saniyede gol yiyerek bunu da ispatladınız herkese.  

Teknik ekip olarak turnuva için kadro seçimi yaparken de bazı güç odaklarının ve menajer tayfasının etkisi altında kaldınız. Aksini iddia etmeyin; Danimarka liginde fırtına gibi bir sezon geçiren Aral Şimşir yerine bahisçilikten hak mahrumiyeti alan eren elmalı’yı, Fransa liginde müthiş bir sezon geçiren Berke Özer’in yerine kendi liglerinde berbat sezonlar geçiren ya da neredeyse hiç süre alamamış kaleciler mert ve altay’ı kafileye dahil ettiniz. Santrforsuz oyun diye bir şey icat edip, Almanya’da, Bundesliga’da ne denli iyi bir golcü olduğunu ispat eden Can Uzun’a figüran muamelesi yaptınız, neredeyse hiç süre alamadı gencecik çocuk.  

Size sağlanan unca avantaja rağmen sportif başarı nerede peki? Varsa yoksa “Aman bize dokunmayın! Psikolojimiz bozuluyor. Twitter’a girmeye çekiniyoruz!” Siz futbolcusunuz aga, twitterla mıvitırla ne alakanız olabilir? Zannedersin herifler influencer!

Buna karşın katıldıkları her turnuvada en az yarı final ya da final oynayan, şampiyonluklar alan (ki bu turnuvalar da ya dünya şampiyonası oluyor ya da olimpiyatlar gibi çok önemli organizasyonlar) Kadın Voleybol Milli Takımımıza layık görülen de katılacakları turnuvalara tarifeli uçaklarla ekonomi sınıfında yolculuk yaptırmak oluyor. Ne kadar hazin değil mi? Hiç kimse de ayıkmıyor, beyler, bu sporcuların en kısası 1,80 boyunda. Ekonomi sınıfındaki daracık koltuklarda sıkış tepiş 9 saat 45 dakika yolculuk ettirmek bu kızcağızlara eziyet değil de nedir?

Ama emin olun bu hezimeti de unutturacaklar bize. Birkaç transfer yapacaklar milyon Avroları savurarak. Birkaç yapay ezeli (!) rekabet uydurup uyutacaklar kamuoyunu. Aradan  bir çeyrek asır daha geçecek ve yine aslanlar kaplanlar diye şişirip insanımızı uyutacaklar. Şans eseri bir iki saman alevi başarı ile bir parmak bal sürecekler sporseverlerin ağzına. Kendileri de yine o balı peteği ile yutacaklar!

Şu bir gerçek ki kupa yine başkalarının müzesine gidecek. Biz ise birkaç reklama, birkaç transfer haberine ve yeni bir “altın jenerasyon” masalına daha alkış tutacağız.

209 - 16.06.2026 - UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR (Göynük Gazetesi)

 

UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR

UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR

Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım yazımda rock grubu Metallica’danufak ufak” bahsetmiş ve biz rock dinleyicisi tayfanın, sevdiği gruplar ve müzisyenler hakkında “fazladan” bilgi vermeye pek meraklı ve meyilli olduğumuzu belirtmiştim.

Bugün de sizlere rock müzik dünyasından büyük başarılara imza atmış ve ünlü olmuş bazı müzisyenlerin, müzik dışındaki kariyerleri hakkında kısa bilgiler vereceğim.

Brian May mesela... Rock müzik dünysaının en önemli gruplarından biri olan Queen grubunun gitaristidir kendisi. Mesela konserlerde kelimenin tam manası ile “sahnede basmadık yer bırakmayan” ve bunun için de gitarı ile amfisi arasına 100 metreden daha uzun bir kablo döşeyen May, birçoğunuzun özellikle spor karşılaşmalarında duyduğunu tahmin ettiğim We Will Rock You adlı şarkının yazarı olmasının haricinde Astrofizik alanında doktora düzeyinde kariyeri de olan bir bilim insanı aynı zamanda. NASA ve ESA’da (yani Avrupa Uzay Ajansı’nda) çok değerli ve prestijli çalışmalar yapan May, Plüton gezegenini ve güneş sistemimizin en uzak noktasını araştıran New Horizons(Yeni Ufuklar) görevi kapsamında adı geçen uzay aracının gönderdiği bilgileri ilk değerlendiren ekipte yar aldığını da belirtelim.

Brian May’den başka, rock yıldızı olmanın dışında bilimsel ya da başkaca profesyonel kariyerleri bir arada yürüten diğer bazı dikkat çekici isimlere de şöyle kısa kısa bakalım:

Bad Religion grubunun solisti Greg Graffin evrimsel biyoloji alanında doktorası olan Cornell ve UCLA gibi üst düzey okullarda dersler veren saygın bir profesör mesela.

Dexter Holland ise The Offspring adlı punk rock grubunun solisti olmanın yanı sıra, moleküler biyoloji alanında doktora yapmış bir isim. Aynı zamanda Holland, AIDS hastalığının sebebi olan HIV virüsü üzerine yaptığı akademik araştırmalarla tıp dünyasına katkı sağlamış bir müzisyen.

Rock ve heavy metal müziğe gerçek anlamda yön vermiş bir grup olan Iron Maiden’in solisti Bruce Dickinson mesela... Grubun şarkılarını bir hikaye anlatıcısı gibi seslendiren ve dünyanın en iyi rock müzik vokallerinden biri olan Dickinson, ticari pilot lisansına sahip. Grubun turnelerinde kullandığı Ed Force One adlı Boeing 747 uçağını kullanmakta. Elbette ticari ömrünü tamamlayan 747’nin yerine uçurduğu 757 de adamın uçurduğu hava taşıtlarından sadece biri! Ha bir de eskrim sporuyla ilgileniyor Bay Dickinson ve bu alanda ulusal düzeyde dereceleri mevcut.

Boston grubunun gitaristi Tom Scholz MIT mezunu bir makine mühendisi. Burada adı geçen MIT istihbarat örgütü değil elbette, Massachusetts Institute of Technology’nin yani dünyaca ünlü bir teknik enstitünün kısaltması! Scholz, Polaroid firmasında da çalışmış ve kendi icadı olan efekt cihazları ile müzik teknolojisine yön vermiş bir müzisyen.

Punk rock’ın annesi lakaplı Patti Smith de çok tanınan bir yazar. Horses adlı grupta müzik yapmasının yanı sıra yazdığı Just Kids (Çoluk Çocuk) adlı kitapla ulusal kitap ödülü de almış bir yazar ve aynı zamanda bir ressam...

Ve Nick Cave... Kendisi Avusturalyalı olmasına rağmen Nick Cave and The Bad Seeds adlı grupla Amerikan Rock And Roll müziğine dair çokça eser vermiş bir müzisyen olmasından başka roman ve senaryo yazarı olarak birçok edebiyat ürününde de imzası olan bir edebiyatçı.

İşte böyle... Uzun saçlı bir yığın veledin gürültülü müzik yaptığı imajına sahip olmasına rağmen müzik dışında da çeşitli dallarda eserleri olan rock grubu elemanlarından bazılarını sizlere tanıtmaya çalıştım.

Sizden ricam, bir daha uzun saçlı, deri ceketli ve kulağındaki minik hoparlörde yüksek sesle müzik çalan bir genç gördüğümüzde aklımıza sadece "gürültü" gelmesin. O gencin –hatta belki benim gibi bir eski tüfeğin bile- sevdiği müziğin kahramanları arasında uzay araştırmalarına katılan bilim insanları, üniversitelerde ders veren profesörler, yolcu uçağı kullanan pilotlar ve ödüllü yazarların olma ihtimalini de düşünün. İnsanları kalıplara sığdırmak kolaydır; zor olan ise onların gerçekte kim olduğunu merak etmektir.

10 Haziran 2026 Çarşamba

208 - 09.06.2026 - METALLICA, İSTANBUL, ATİNA ve HİERAPOLİS (Göynük Gazetesi)

 

METALLICA, İSTANBUL, ATİNA ve HİERAPOLİS

METALLICA, İSTANBUL, ATİNA ve HİERAPOLİS

Şimdi başlığa bakıp “Metallica da ney kardeşim?! Bize ne!?” filan diyebilirsiniz. Haklı da olabilirsiniz ancak bu yazı sadece dünya müzik tarihinin en büyük rock gruplarından biri olan Metallica ile sınırlı olmayacak. İşin içinde organizasyon beceriksizlikleri, ıskalanan ülkesel ve kültürel tanıtım ile turistik faaliyetler gibi değişik unsurlar da mevcut.

Metallica tarihçesinden bahsedip kafanızı ütülemeye hiç niyetim yok. Biz rock ve heavy metal dinleyicisi tayfa biraz öyleyizdirçünkü; biri sevdiğimiz müzik grubu hakkında küçücük bir şey sormayagörsün, anlatırız da anlatırız! Sadece şu kadarını bilmeniz yeterli: Metallica 1981’de kurulan ve yaklaşık 45 yıldır aralıksız müzik yapan, 11 adet stüdyo albümüyayınlamış, dünya genelinde 125 milyonun üzerinde albüm satış rakamına ulaşmış bir müzik grubu.

İşte bu grup geçenlerde “komşu” Atina’da bir konser verdi. Konserin önemi; grubun 11inci stüdyo albümü olan 72 Seasons’ın Avrupa turnesinin açılış konseri olmasıydı. Eğer organizasyonu becerebilseydik Atina yerine İstanbul’dan başlayacaktı Avrupa turnesi. Ama olmadı maalesef.

Konser İstanbul’da yapılabilseydi grubun devasa sahnesi ve ekipmanları İstanbul’a gelecek, grup konser tarihinden 4-5 gün önce gelip kurulum ve prova yapacaktı. Ancak stadyum kiralarının astronomik düzeyde ve de grubun ekipmanlarını taşıyan tırların ülkeye giriş çıkışından kaynaklı gümrük maliyetlerinin yüksek olması ile yüzlerce tonluk ekipmanın, bir sonraki ayak olan Atina’ya ulaştırılmasındaki lojistik sıkıntılardan ötürü planlanan İstanbul ayağı iptal edildi.

Stadyum kirası derken spesifik olalım: İstanbul’daki bir stadyumun bu konser için kiralanması 600 bin Avro gibi rakamları bulurken Atina Olimpiyat Stadı’nın sadece 65 bin Avro’ya kiralandığı ifade edildi. Ayrıca ülkemize giriş-çıkış yapacak her bir tır için de yaklaşık 4 bin Avro ek gümrük maliyeti düşünüldüğünde iptalin gerekçesinin kâğıt üzerinde anlaşılabilir olduğu sonucuna varıyoruz.

Peki Atina’da neler oldu derseniz; organizatörler yaklaşık 90 bin seyirciye bilet sattı, grubun 16 yıl aradan sonra Atina’ya yeniden gelişi gibi bir önemi vardı konserin. Ama asıl ses getiren ve dünya kamuoyuna servis edilen olay ise grubun rahmetli Mikis Theodorakis’in Zorba’sını çalması ve yerel rock grubu olan Trypes’in Den Houras Pouthena (Hiçbir Yere Sığmıyorsun) adlı şarkısını yorumlaması oldu desek abartmış olmayız. Bu, Metallica’nın turnelerinde yıllardır devam ettirdiği bir gelenek aslında. Gittikleri her ülkede grubun solo gitaristi Kirk Hammet ve bas gitaristi Robert Trujillo, o ülkenin yerel müziklerinden örnekler veriyorlar. (Bu arada müzisyenlerin isimlerini özellikle verdim. Zira ileriki satırlarda bunu nedenini anlayacaksınız)

Şimdi hayal ediyorum: Konser İstanbul’daymış mesela. Rams Park Ali Sami Yen Spor Kompleksi’nde. Grup sahnede yine harikalar yaratıyor. Ve olay yerel müziklere geliyor. İki müzisyen Barış Manço’dan Dönence’yi ya da Erkin Babadan Fesuphanallah’ı çalıyor. Seyirci çılgınlar gibi haykırarak eşlik ediyor onlara. Sonrasında ise Moğollar’dan Dinleyiverin Gari’yi çalıyorlar. (Müzik dünyamızın önemli rock gruplarından Pentagram’ın “Bir” şarkısı ise felsefi açıdan Metallica’nın misyonuna daha yakın bir parça olabilir aslında.) Kalabalığın coşkusunu kulaklarımda hissediyorum sanki. Ama puf! Birçok hayal gibi bu da sönüveriyor maalesef.

Gelelim asıl ilginç kısıma. Yukarıda isimlerini zikrettiğim müzisyenler Kirk Hammet ve Robert Trujillo Atina konserinin hemen ardından kimilerine göre spontane bir şekilde, bana göre ise zaten planladıkları şekilde Türkiye’ye geldiler. Denizli, Pamukkale, Hierapolis Antik kenti ve diğer antik kalıntıları gezerek hatıra fotoğrafları çektiler ve sosyal medyada paylaştılar. Müzisyenlerin kendi sözleri ile “harika ilhamlar topladılar” ve bu günübirlik ziyaret sona erdi.

Sonuna kadar esnetilebilecek eften püften sebeplerle bu konserin yapılamaması ile neler kaçırdık derseniz, öncelikle ben dahil daha İstanbul’da organize edilen 5 Metallica konserine gitme olanağı bulamamış olan müzikseverler, grubu daha önce izlemiş olan ancak bir kez daha izlemek isteyen hayranlarbundan mahrum kaldı. Çevremizdeki az sayıda komşu ülkelerden bir Metallica konserini canlı izlemek isteyen konukları da İstanbul yerine Atina’ya kaptırdık. Denebilir ki “Ama efendim stadyum kirasını düşük tutar, gümrüklemeyi de es geçersek ülkemizin vergi gelirleri azalır…” filan. Avrupa’nın yaramaz ve müflis çocuğu Yunanistan bizdekinin onda biri gibi rakamlara stadyum kiralayınca battı mı şimdi? Şey diyen de çıkabilir: “Yav kardeşim elin amarikalı müzik grubuna verilen paralardan dolayı döviz yurtdışına kaçıyor.” Onlara da vereceğim cevap şu olur: “Birader, Osimhen’i, N’golo Kante’yi filan döviz yerine öpücükle mi aldınız acaba?!?

Belki de konu rock grubu Metallica değildir. Asıl konu, büyük fırsatları küçük hesaplara kurban etme alışkanlığımızdır. İstanbul, Avrupa turnesinin açılışına ev sahipliği yapabilecek bir şehirdi. Dünyanın dört bir yanından binlerce insanı ağırlayabilir, milyonlarca kişiye ulaşan bir tanıtım fırsatı yakalayabilirdik. Bunun yerine turne Atina'dan başladı.

Sonra ilginç bir şey oldu. Metallica gelmedi ama grubun iki üyesi geldi. Pamukkale'yi gezdiler, Hierapolis'te fotoğraf çektirdiler, ilhamlarını topladılar ve ayrıldılar. Kısacası biz konseri kaçırdık, onlar manzarayı kaçırmadı. Belki de bütün hikâyenin özeti budur: Elimizdeki değerin farkına ancak onu başkaları değerlendirdiğinde varıyoruz.

3 Haziran 2026 Çarşamba

207 - 03.06.2026 - BİR TÜRLÜ GİDEMEYEN ADAM (Göynük Gazetesi)

 

BİR TÜRLÜ GİDEMEYEN ADAM

BİR TÜRLÜ GİDEMEYEN ADAM

Bazı insanlar vardır; bir ortamdan ayrılırken kapıya yönelir, vedalaşır, ayakkabısını giyer, el sallar ve gider.

Bazıları da vardır; tam çıkacakken aklına yeni bir konu gelir, geri döner. Sonra bir çay daha içer. Ardından başka bir şey hatırlar, yeniden oturur. Sonra bir daha kalkar. Sonra tekrar oturur. Kapıdan kovsan bacadan geri gelir adeta.

Türk siyasetinde bu davranış biçiminin en başarılı temsilcisinin Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu düşünmeye başladım.

Yanlış anlaşılmasın. Bu bir eleştiri değil. Bu artık doğa olayı seviyesinde bir durum.

Çünkü normal şartlarda bir siyasetçinin siyasi kariyeri belirli aşamalardan geçer. Seçim kazanır, kaybeder, görev yapar, ayrılır, anılarını yazar ve emeklilik hayatına geçer.

Bizim siyaset dünyamızda ise bazı isimler emekli olmak yerine adeta yeniden yükleme tuşuna basıyor: Misal, Kemal Ankakuşuoğlu!..

Kemal Bey'in siyasi kariyerini takip etmek bazen bizim yerli dizileri izlemeye benziyor.

Final bölümü çekiliyor.

Seyirci ayağa kalkıyor. Millet “Tamam, bitti” diyor.

Işıklar yanıyor.

Tam herkes evine gidecekken yönetmen bağırıyor:

“Durun! Bir bölüm daha var!”

Sonra bir bölüm daha...

Bir bölüm daha...

Bir bölüm daha...

Üstelik bu durum sadece rakiplerini değil, kendi partililerini de şaşırtıyor.

Geçenlerde hayalimde şöyle bir konuşma canlandı:

— Kemal Bey, siyaseti bırakacak mısınız?

— Evet.

— Kesin mi?

— Kesin.

— Tamam o zaman.

— Ama...

— Aması nedir?

— Şartlara bağlı.

— Hangi şartlara?

— Şart şurt yok! Burdayım be burdayım, Bur-daa-yım!!!

Bu noktadan sonra konuşmanın mantıklı şekilde devam etmesi zaten mümkün görünmüyor.

İşin ilginç tarafı, Türkiye'de birçok konuda görüş ayrılığı var.

Ekonomi konusunda anlaşamıyoruz. Kimileri uçuyoruz, şahlandık, Alamanya bizi kıskanıyorcu, kimileri de öldük, bittik,battıkçı…

Futbol konusunda anlaşamıyoruz. Bir kesim dünyayı sarı kırmızı görüyor, benim de aralarında olduğum bir başka kesim de damarımı kessen kanım sarı lacivert akar diyor.

Tarih konusunda anlaşamıyoruz. Lozan’ın gizli maddeleri var diyor birileri, keşke Yunan galip gelseydi Cumhuriyetten daha iyi olurdu diyen ve üstad lakabı takılan fesli bir zırdeli vardı mesela. Diğer tarafta son padişah vahdettin haindi diyenler… Bu arada kişisel görüşüm 6. Mehmet Vahdettin hain değildir, olsa olsa gafil ve dalalet içindeki bir zavallıdır. Gerçi zavallı deyip acındırmamak da lazım. Zira millet Sakarya Meydan Muharebesi’ni verirken zat-ı şahaneleri kendinden 43 yaş küçük bir genç kızla beşinci kez evlenmekle meşguldü...

Bütün bunlara mukabil, Kemal Yürüyenmerdivendeninemeyenoğlu’nun siyasete geri dönme durumu hakkında neredeyse herkes aynı fikirde.

Gün gelir de gazetelerde şu manşeti görsem şaşırmam:

“Bilim insanları Kılıçdaroğlu'nun siyasi enerjisinin kaynağını araştırıyor.”

Belki de meseleye yanlış bakıyoruz.

Belki Kemal Bey bir siyasetçi değildir.

Belki kendisi Türk siyasetinin doğal kaynaklarından biridir. Hatta İsmet Paşa çok partili siyasi ortamı doğrudan Kemal Bumerangoğlu’nun üzerine kurmuştur!

Nasıl ki Karadeniz'de doğal gaz bulunduysa, Gabar’dan güldür güldür petrol fışkırıyorsa, 6 milyar dolarlık jelibon rezervi keşfedilmişse, Ankara'da da sonsuz siyasi dayanıklılık damarı bulunmuş olabilir.

Çünkü normal bir insandan, yıllarca süren eleştiriler, kurultaylar ve kaybedilen onca seçim ve hayal kırıklığına uğratılan milyonlarca seçmenden sonra bir kenara çekilmesi beklenir.

Fakat bazı isimler için siyaset meslek değil, yaşam biçimidir.

Tıpkı bazı insanların emekli olduktan sonra bağ bahçeyle uğraşması gibi, bazıları da kurultaylarla uğraşıyor olabilir. Sitenin yöneticisi emekli albayın “9 numaradaki herifçioğlu gene yanlış yere park etmiş arabasını” diyerek arabanın sileceğini kaldırması gibi Kemal Geridöneroğlu da beyaz kuşu kaldırmaya gayret edip başaramıyor olabilir. Yanlış anlaşılmasın, bayramlaşmada bir türlü uçurmayı beceremediğibeyaz güvercinden bahsediyorum.

Sonuç olarak şunu anladım:

Türk siyasetinde hiçbir şey kesin değildir.

Bugün siyaseten sarf ettiğiniz son cümleniz, yarın siyasi hayatınızın yeni paragrafının ilk cümlesi olabilir.

Kapanan dosyalar yeniden açılabilir.

Bittiği sanılan hikâyeler yeniden başlayabilir.

Ve bir gün biri çıkıp bana "Kemal Kayyumdaroğlu artık tamamen gündemden çıktı" derse, ona inanmak için uzunca bir süre beklemeyi tercih ederim.

Neme lazım, tedbirli olmakta fayda var.

Sonuçta Türk siyasetinde bazı insanlar gider.

Bazıları ayrılır.

Bazıları emekli olur.

Kemal Siyasimevtaoğlu ise sanki "Devam edecek..." yazısıyla birlikte ekranda kalmayı tercih ediyor.


23 Mayıs 2026 Cumartesi

206 - 23.05.2026 - BUTLAK MUTLAN ! (Göynük Gazetesi)

 

BUTLAK MUTLAN !

BUTLAK MUTLAN !

 

Eskiden tartışmanın da bir adabı vardı; insanlar birbirine “ayıp oluyor” derdi.

Şimdilerde doğrudan “yok hükmündesin” diyorlar birbirlerine.

Bu aralar “mutlak butlan” diye bir laf öyle bir yayıldı kizannımca yakında veresiye defterlerine bile hukuk müşaviri bakacak.

Nesli tükenme tehlikesi altındaki mahalle bakkalına gidip;

— Abi iki ekmek bir süt yazar mısın deftere? dediğinde

— Kusura bakma. Senin veresiye hesabı, geçen ayki ödeme şekil şartlarını taşımadığı için mutlak butlan oldu. yanıtını alabilirsin.

Bazı kelimeler vardır. Bir anda moda olur. İnsanlar ne anlama geldiğini tam bilmese de kullandığında kendini Birleşmiş Milletler raportörü gibi hisseder.

Bir dönem “algoritma” vardı mesela.

Mahallede internet çekmeyince bile “algoritmadan dolayı” deniyordu.

Sonra “travma” mesela...

Çocuk topunu komşunun balkonuna kaçırıyor:

— Tüh, travma olacak şimdi bu durum çocukta…

İlkokuldaki öğretmenlerimiz “Anlamını bilmediğiniz kelimeyi cümle içinde kullanın ki öğrenin” derdi.

Konjonktür” kelimesini cümle içinde kullanan bir arkadaş hâlâ gözümün önündedir:

— Ben konjonktür gördüm öğretmenim.

Aferin evladım…

Kullandık, öğrendik, içselleştirdik.

Şimdi de “mutlak butlan” çıktı.

Öyle hızlı yayıldı ki geçen gün apartman toplantısında duydum.

Alt kattaki Abdurrahman Bey ayağa kalktı:

— Bu aidat artışı usul ve esas yönünden sakattır. Ben bu kararı tanımıyorum.

Aynı zamanda yönetici de olan karşı komşu Muslihittin Bey hemen karşılık verdi:

— Zaten sizin yöneticilik döneminiz baştan butlan!

Bir an kendimi anayasa mahkemesiyle kalorifer kazanı arasında sıkışmış gibi hissettim.

Eskiden insanlar kavga ederdi.

Şimdi birbirini geçersiz sayıyor.

Karısı kocasına kızıyor:

— Bu evlilik benim açımdan yok hükmündedir.

Adam cevap veriyor:

— Senin yaptığın menemen de soğanlı, bu yüzden de hukuki bir zemini yok zaten.

Kahvede 101 oynayanlar bile değişti.

— O taş oraya işlenmez.

— Niye?

— Usul hatası var. Bu el mutlak butlan.

Bir gün çay bahçesinde yanlışlıkla “Bir açık çay alabilir miyim?” deme gafletinde bulundum. Adam yüzüme garip garip baktı ve bilmiş bir eda ile;

— Açık çay talebiniz filanca sayılı kararnameyle yürürlükten kaldırılmıştır abi... dedi.

Memleket olarak hukukî terimleri günlük hayatımızasokmayı çok seviyoruz ama hukukun mantığını sokmak konusunda aynı performansı gösteremiyoruz.

Herkes birbirinin hayatını hükümsüz ilan etmeye dünden hazır ama kimsenin dönüp aynaya bakacak mecali yok.

Trafikte adam kırmızı ışıkta geçiyor, camdan kafasını çıkarıp sana bağırıyor:

— Sana ehliyet veren kasap mutlak butlan!

Sosyal medyada biri farklı düşünüyor:

— Bu görüş zaten yok hükmünde.

Kimse artık “yanlış” demiyor.

Çünkü yanlış dersen karşıdakinin hâlâ düzeltme olasılığı var demektir.

Ama “butlan” dediğin anda karşındaki insanı komple sistem dışına atıyorsun.

Galiba memlekette en büyük moda artık bu:

İnsanları silmek.

Belgeleri silmek.

Bir üniversiteyi komple silmek.

Fikirleri silmek.

Geçmişini silmek.

Dostlukları silmek.

Birbirini tek cümlede hükümsüz ilan etmek…

Yakında nüfus müdürlüğünden şöyle bir mesaj gelirse hiç şaşırmayacağım:

Yapılan inceleme sonucunda vatandaşlığınız şekil eksikliği nedeniyle iptal edilmiştir. İyi günler dileriz.

22 Mayıs 2026 Cuma

205 - 19.05.2026 - 19 MAYIS ve HEDİYE (Göynük Gazetesi)

 

19 MAYIS ve HEDİYE

19 MAYIS ve HEDİYE

Geçenlerde hayatımda ilk defa, çok sevdiğim ve hayranı olduğum Atatürk’e kızdım. Sebebi, Bolu yolunda bir podcast kanalından dinlediğim Hediye’nin hikayesiydi.

Genelde sessiz pussuz yolculuk etmeyi sevmediğimden ya gürültülü müzik dinlerim yol boyunca ya da röportaj, anı, kısa hikâye gibi sesli metinleri…  Hediye’nin hikayesi de böyle bir sesli metindi. Dilim döndüğünce sizlerle de paylaşmak isterim.

2001 yılıydı; yani çeyrek yüzyıl öncesi. Hediye beş yaşında sağlıklı bir çocuktu. Neşeli, hayat dolu. Evlerinin önünde oynarken bir otomobil Hediye’ye çarpıp kaçtı. Acilen hastaneye kaldırıldı ancak hayati tehlikesi yok raporu verildi. Çarpıp kaçan da yakalandı ve bu rapora dayanarak serbest kaldı.

Oysa Hediye beyin travması geçirmişti ve kafasına aldığı darbe ile hem zihinsel hem bedensel engelli hale gelmişti.

İnşaat işçisi olan babası kızının hakkını aramak üzere bir adalet yolculuğuna başladı. Acilde hayati tehlikesi olmadığı yönünde düzenlenen rapor 4 ay sonra değiştirildi ve trafik kazasına bağlı olarak yüzde 90 engellidir şeklinde rapor verildi aynı hastane tarafından.

Hediye’ye çarpan kişi rapora itiraz etti ve kızcağızın bu durumunun trafik kazası ile ilgisi olmadığını iddia etti. Adli tıptan rapor istendi. Kurum, Hediye’nin bu duruma gelmesinin trafik kazası ile ilgili olup olmadığını anlayabilmek için röntgen filmlerinin olması gerektiği yönünde görüş beyan etti.

Röntgen filmleri dosyada vardı halbuki! Hediye’nin babası mahkemeye başvurarak filmlerin adli tıbba gönderilmesini talep etti. Her nasılsa dosyadaki röntgen filmlerinin kaybolduğu ortaya çıktı!

Filmler 2 yıl sonra bulundu ve adli tıbba gönderildi. Kurum bu kez Hediye’nin bu duruma gelmesinin trafik kazası ile ilgili olup olmadığını anlayabilmek için röntgen filmlerinin yeterli olmadığını ve MR (emar) çekimlerinin olması gerektiği yönünde görüş beyan etti.

Yıllar birbirini kovaladı. Ancak Hediye’nin babasının hak arayışı bir türlü nihayete ermedi. Geçen zaman içinde mahkemenin yeri 2 kez değişti, hâkim 19 kez değişti, savcı 5 kez değişti, Adli tıp raporu 3 kez değişti.

Davanın on birinci yılında yani kazadan tam 11 yıl sonra davaya yeni bir bilirkişi atandı. Atanan bilirkişi Hediye’ye çarpıp kaçan sanık ile aynı soyadını taşıyordu. Akraba oldukları iddia edildi. Hediye’nin babası bilirkişiye itiraz etti ve çıkan tartışmada ilk kez ses yükseltti ve “adalet istiyorum!” diye haykırdı. Sen misin bağıran; baba sanık oldu ve hâkime hakaretten tutuklandı. Yargılama sonunda 9 ay hapse mahkûm oldu.

5 ay sonra tahliye edildi ve ilk işi Hediye’yi sırtlayıp adalet arayışını sürdürmek oldu.

2015 yılına geldiğimizde maalesef Hediye’yi kaybettik. 5 yaşından beri vücudunun tüm motor fonksiyonlarını yavaş yavaş yitiren, mamayla beslenip soluk alıp vermekte bile güçlük çeken Hediyecik davasının sonunu göremeden hakka yürüdü.

Babası Hediye’ye kırmızı bir palto almıştı. Hediyecikkonuşamıyor olsa da babası onun üşüdüğünü hissediyorolduğundan, inşaatta çalışarak kazandığı yevmiyelerinden artırdığı paralar ile almıştı o paltoyu.

Hediye artık cennetteydi ama babası olayın peşini bırakmadı. Hediye’ye kazadan sonra ilk müdahaleyi yapan ve emekli olmuş doktor hakkında suç duyurusundabulundu. Doktor 15 sene sonra ilk kez hâkim karşısına çıktı.

Doktora neden MR çekilmediği soruldu ve o da “hastanede MR cihazı yoktu” dedi. Adli Tıp Kurumu’ndan yeniden rapor talep edildi.  Kurum ne cevap verdi peki?

Hediye’nin bu duruma gelmesinin ve sonrasında vefat etmesinin trafik kazası ile ilgili olup olmadığını anlayabilmek için MR çekimlerinin olması gerektiği yönünde görüş beyan etti!

2019 yılında, yani kazadan 18 yıl, Hediye öldükten 4 yıl sonra dava sonuçlandı: Hediye SUÇLU BULUNDU!!! Hediye’nin zihinsel ve bedensel engelli haline gelmesi ve sonunda ölmesinde trafik kazasının alakası olmadığına, 18 yıldır devam eden mahkeme masraflarının Hediye’nin babası tarafından ödenmesine hükmedildi.

Hediye’nin babası o günün parası ile 24 bin TL tutarındaki mahkeme masraflarını ödeyemedi ve evine HACİZ GELDİ!

Hediye’nin babası karara itiraz etti, dosya Yargıtay’a intikal etti. Yargıtay 2021 yılında karar verdi. Hediye’nin babasına 210 Türk Lirası manevi, 1.000 Türk Lirası da maddi olmak üzere toplamda 1.210 Türk Lirası tazminat ödenmesine karar verildi. Bir başka deyişle Hediye’nin 5 yaşındayken perişan olan hayatının değeri 210 Türk Lirası, sapasağlam evladının günden güne mum gibi gözlerinin önünde eriyip gitmesini çaresizlikle izleyen, 20 sene boyunca o mahkemeden bu mahkemeye dolaşarak adalet arayan inşaatişçisi namuslu babasının hakkı da 1.000 Türk Lirası idi! En son bu çilekeş baba geçenlerde İçişleri Bakanlığı’na dilekçe vererek, yaşadıklarından ötürü vatandaşlıktan ayrılmak istediğini beyan etti!

Atatürk’e hayatımda ilk defa neden kızdığıma gelirsek; Be sarı saçlı adam… Neydi derdin senin? Rahat rahat yaşayabilecekken neden çıktın Samsun’a? Neden örgütledin bu milleti? Neden inandırdın insanları adalet diye bir şey olduğuna? 1919’un Mayıs’ında Samsun’a çıkarken aklındaki memleket bu muydu gerçekten? Hakkını arayan babaların sanık, çocukların suçlu ilan edildiği bir ülke mi hayal etmiştin?

Hediye ve adını duymadığımız nicelerinin ahı hepimizin üzerindeyken hayırlı bir gelecek beklemek aşırı iyimserlik olur. Haydi, şimdi 19 Mayıs’ı kutlayabilirsiniz...


213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

  ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren ...