30 Ekim 2025 Perşembe

168 - 30.10.2025 - EVLERİNİN ÖNÜ YOLDUR YOLAKTIR (Göynük Gazetesi)

 

EVLERİNİN ÖNÜ YOLDUR YOLAKTIR

EVLERİNİN ÖNÜ YOLDUR YOLAKTIR

 

​Türk Halk Müziğinde sıkça kullanılan bir ifadedir “evlerinin önü” ifadesi. Bahsi geçen ev çoğunlukla sevgilinin evidir. Kimi zaman o evin önü yoncadır, yonca kalkmıştır dam boyunca, kimi zaman da o evin önünde boyalı bir direk vardır ve felek her nedense türküyü çığıranı yerden yere vurmuştur. Bazen de o evin önü o kadar dardır ki soğuk olan sularından bir tas bile içemezsiniz, ne alakaysa! Bizim bahsedeceğimiz evin önünde ise bir yol varmış.

O yol da Mudurnu–Göynük yolu… Aslında buradaki yol fiiliyatta antik İpek Yolu olsa gerek. Zira bu yola karayolu demek gerçekten yol olan yollara ihanet olur kanaatindeyim. Modern dünyada kullandığımız fosil yakıt ile çalışan (benzinli veya mazotlu)  araçların da elektrikli ya da hibrit araçların da kullanımı için değil bu yol. Geçmişe özlem odaklı olarak Kurtuluş Savaşı’nın sembollerinden kağnı ya da haşa huzurdan öküz arabası ile bu “yol”u kullanmak gerekiyor. Aksi durumda sanayi esnafı ile yakın ahbap olmanız işten bile değil. Verilen sıcak asfalt sözlerinin karşılığı buymuş meğer!  Ne yazık ki bu güzergâh yıllardır “ihale bekleyen umut” olarak kaldı. İki tarihi ilçeyi birbirine bağlayan bu yolun haline bakınca insan “Belki de Göynük’ün zamanın dışında kalmışlığı sadece kültürel bir metafor değildir” şeklinde düşünmeden edemiyor.

Bir de TOKİ’nin yapmayı planladığı sosyal konutlarmeselesi var.  81 ile sosyal konut yapılacakmış, ama Göynük’e ayrılan kontenjan koca bir SIFIR! Sebep?! Belediyenin raporuymuş efendim:

İnşaat yapılacak yer yok, zaten ilçede konuta talep de yok.” Ne güzel dünya! Keşke yetkililerin bu kadar rahat konuşma lüksü vatandaş olarak bizde de olsa. Yer yok diye rapor verilen Göynük’te benim bildiğim en az 3 ya da 4 firma harıl harıl inşaat yapıyor. Yapılan ya da yapılacağı taahhüt edilen konutlar da leblebi çekirdek misali satılıyor. Üstelik dillere pelesenk olmuş bir inşaatçılık ifadesi vardır; “Maketten ev satmak” diye; benim takip edebildiğim kadarı ile makete ihtiyaç bile duyulmadan, doğrudan projeden satılmakta bu “ihtiyaç dışı” konutlar!

Talep yok” kısmı ise başlı başına bir mizah malzemesi. Olmayan talep çerçevesinde 2nci Etap TOKİ konutları inşa edildi, olmayan talebe binaen inşaat şirketleri yüzbinlerce doları “haybeden” Göynük topraklarına gömmekte! Buna rağmen “talep yok” denmesi, olsa olsa talebi yanlış adreste aramaktır; mesela Eşek Adası’nda! (Yazarın Notu : Eşek Adası, İzmir açıklarında… Evet, adada eşek kalmadı. Onlardan sucuk yaptılar, biz de yedik. Yazarın notunun sonu).

Gerçi bu sıfır kontenjan hikayesi iyi oldu bile  diyebilirim. Çünkü buralar, gerçekten hak eden dar gelirlilere konut edindirmekten çok, zenginlere yatırım malzemesi olmaktan öteye gidemiyor. Sonuç olarak Göynük’te konut eksikliğinin faturasını ödemeyen neredeyse kimse kalmadı.

Konut talebi demişken kiralar şeklinde bir ampul çaktı kafamda. 4bin küsur nüfuslu ilçede 20-25 bin TL sınırına dayanan kiralar… Geçenlerde Bolu Merkez’de yaşayan bir kardeşimle sohbet ediyorduk. Sohbetin bir noktasında “Abi yerinden kıpırdama. Çok güzel memlekettesin. Bolca para biriktirirsin.” dedi bana. Ev kiramı (20 bin Törkiş Lira) söyleyince de ağzı öyle bir açık kaldı ki sanırsın Karain Mağarası’nın girişi! Bolu’da en işlek yollarda biri olan İsmet Paşa Caddesi üzerinde “eşyalı” dairesini aylık 15 bin Liradan, neredeyse zorla kiraya verdiğini söyleyince bu kez benim ağzım mağara misali açık kaldı.

Sonuç olarak; yollarımız delik, Devlet babaya ulaştırılan raporlarımız değişik, kiralarımız uçuk… Fakat biz yine de sabah kahvemizi yudumlarken “Allah beterinden saklasın” şeklinde avuntular içindeyiz. Belki Göynük’ün asıl gücü budur: Makȗs talihine küsmek yerine, onunla dalga geçebilen insanların şehri olmak. Belki de hal-i pür melalimizi şu türkü tam olarak anlatmakta kimbilir:

Evlerinin önü üç ağaç çınar
Dillerim tutuşur yüreğim yanar 
Evinden ayrılan böyle mi yanar
Anam anam hangi derdime yanam

​Biz yine türkülerle avutulurken, kim bilir, belki bir gün o türkülerdeki “evlerin önü” gerçekten bir yola kavuşur.

29 Ekim 2025 Çarşamba

162 - 29.10.2025 - CUMHURİYET’İN IŞIĞINDA BİR YILIN HİKÂYESİ (Göynük Gazetesi)

 CUMHURİYET’İN IŞIĞINDA BİR YILIN HİKÂYESİ



29 Ekim 2024’te kaleme aldığım yazıdan bu yana geçen bir yıl, Göynük Gazetesi’nde satırlara dönüşen her fikir aslında Cumhuriyet’in bize miras bıraktığı değerlerin bir yansıması oldu. Bugün, 29 Ekim 2025, yalnızca Cumhuriyetimizin 102. Yılının bir kutlaması değil; aynı zamanda gazetemizin basılı versiyonla yeniden halkın eline, gözüne, yüreğine temas edeceği yeni bir başlangıç da olacak.

Bu bir yılın muhasebesini yaparken görüyorum ki yazılarımda dile getirdiğim sorunlar, umutlar, eleştiriler ve çağrılar aslında Cumhuriyet’in kökleriyle sıkı sıkıya bağlıydı. Cumhuriyet demek, halkın kendi sesini duyurabilmesi demekti. Belediyenin bütçe hesaplarını irdelediğim, su kaynaklarının adil kullanımını sorguladığım satırlar, gençlerin işsizlik kaygılarını dile getirdiğim yazılar hep bu özün bir parçasıydı: Halkın sesi olabilmek. Çünkü Cumhuriyet, en çok da sesi duyulmayanlara söz hakkı tanımakla anlam kazanır.

Bir yıl boyunca Göynük’ün taşrasında, köylerinde, mahallelerinde dolaşan sorunları yazıya dökerken hep aynı soruyla yüzleştim: “Cumhuriyet bize ne verdi ve biz ona ne borçluyuz?” Cevap açıktı. Cumhuriyet bize özgürce yazma, sorgulama, eleştirme, önerme ve umut etme hakkını verdi. O yüzden kalemim sadece gündelik haberlerin değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in bize yüklediği sorumlulukların da taşıyıcısı oldu.

Cumhuriyet aynı zamanda geleceğe dair bir bakıştı. Bu nedenle gençlerin hayallerine, köyden kente göçün yarattığı yeni kimlik arayışlarına, kadınların toplumsal ve siyasal hayattaki görünürlüğüne dair yazılarımda sık sık Cumhuriyet’in kurucu felsefesine göndermeler yaptım. Çünkü biliyorum ki, Cumhuriyet’in gerçek sahibi bugünün gençleri ve kadınlardır; onların katılımı olmadan demokrasi de, kalkınma da eksik kalır.

Ve bugün… Gazetemiz basılı olarak yeniden halkın eline ulaşırken, bu tarihî günü Cumhuriyet Bayramı ile taçlandırıyoruz. Cumhuriyet nasıl ki Anadolu’nun en ücra köyüne bile özgürlüğün ve eşit yurttaşlığın ışığını taşımışsa, Göynük Gazetesi de basılı da olsa dijital de olsa sayfalarıyla aynı ışığı taşımaya niyetlidir. Basılı bir gazetenin değeri, yalnızca haber aktaran değil; dokunan, saklanan, kuşaktan kuşağa geçen bir hafıza belgesi, bir arşiv nüshası olması ile ölçülür. Cumhuriyet’in yüz yıllık birikimiyle bizim mütevazı çabamız yan yana geldiğinde ortaya çıkan şey, yerel ve ulusal ruhun aynı anda yaşamasıdır.

Bireysel anlamda geçtiğimiz bir yılın yazı serüvenine baktığımda, eleştirilerimle umutlarımı, hayal kırıklıklarımla inançlarımı aynı satırlarda buluşturduğumu görüyorum. Cumhuriyet’in bize öğrettiği de budur bence; eleştirmekten korkmamak, umudu da kaybetmemek.

29 Ekim 2025’te hem Cumhuriyetimizin 102. yılını hem de Göynük Gazetesi’nin basılı formatının yepyeni bir sayısını selamlarken, kalbimle ve kalemimle şunu bir kez daha haykırmak isterim: Cumhuriyet, yalnızca büyük şehirlerin meydanlarında değil; Göynük’ün dar sokaklarında, köy meydanlarında, kahvehanelerde, okul bahçelerinde de nefes almaktadır. Bizim görevimiz, bu nefesi diri tutmaktır.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı aziz Atatürk’ün deyimiyle “En büyük bayramdır, kutlu olsun!

 

23 Ekim 2025 Perşembe

167 - 22.10.2025 - VİCDAN SINAVI (Göynük Gazetesi)

 

VİCDAN SINAVI

VİCDAN SINAVI

 

14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’nin İstanbul Kadıköy’de 24 Ocak 2025’te kaykay malzemesi almak için gittiği pazarda bıçaklanarak ve ardından darp edilerek hayatını kaybetmesi olayı, hem toplumun vicdanını derinden yaraladı hem de çocuk suçluluğu ve ceza adaleti bakımından keskin tartışmaları yeniden alevlendirdi. Olayda 15–16 yaşındaki sanıklar tarafından işlenen “çocuğa karşı kasten öldürme” suçunda, mahkeme heyeti iki sanığa indirim uygulanmadan veüst sınırdan 24’er yıl hapis cezası verdi. Bu karar emsal niteliğinde bir duruşu temsil ederken, aynı zamanda adaletsistemiyle ilgili temel soruları da gündeme taşıdı.

Öncelikle, Minguzzi davası çarpıcı biçimde gösterdi ki – çocuk fail de olsa – bu kadar ağır ve planlı bir saldırı karşısında toplumun, adaletin “hafifletilmiş çocuk cezaları” pratiğine artık tahammülü kalmadığını gösteriyor. İki sanığa en üst sınır cezanın verilmesi, kamuoyunda bir “emsal karar” beklentisine karşılık geldi. Ancak bu karar aynı zamanda hukuk sisteminin çocuk-faillere ilişkin mevcut çerçevesinin sorgulanmasına da yol açtı: Mevzuata göre 15-18 yaş arası çocuklar için cezai sorumluluk bakımından indirim öngörülmekte. Minguzzi dosyasının farklılığı, “çocuk ama kurban” ve “çocuk ama fail” eksenlerinde eşzamanlı tartışmalara ortam sağladı.

Benzer olaylara baktığımızda, toplumda yüksek tepki alanvakalarda adalet mekanizmasının hem hız hem de şeffaflık anlamında yetersiz kaldığı görülüyor. Örneğin, çocuk hedefli cinayetlerde cezasızlık, delillerin yeterince değerlendirilememesi, toplumsal destek mekanizmalarının eksikliği gibi ortak sorunlar öne çıkıyor. Bu bağlamda Minguzzi olayı, yalnızca bir çocuk cinayeti değil, aynı zamanda “çocukların nasıl korunamadığı” ve “çocuk suçluların hangi ceza-rehabilitasyon hattında değerlendirileceği” sorularına dönük bir dönemeç görevi görüyor.

Öte yandan, yapılan karşılaştırmalarda şöyle bir husus dikkati çekiyor: Kamuoyunda büyük infiale yol açan vakalarda verilen cezalar, çocuk-failler söz konusu olduğunda genellikle beklentinin altında kalmış durumda. Bu durum “cezasızlık algısı” yaratarak suçun tekrarını ve suçta kullanılan çocukların (kimileri hafifletici bir ifade ile suça sürüklenmiş çocuk dese de) kullanılabilirlik halini besliyor. Minguzzi davasında sanıklara indirim uygulanmaması önemli bir kırılma noktası elbette. Ancak hukukçuların vurguladığı üzere, çocuk sanıklar bakımından kanunî indirim zorunluluğu bulunuyor; yani yaklaşımın gerçek anlamda değişebilmesi için mevzuatın değişmesi şart.

Mattia Ahmet’in ölümü bir milat olabilecek mi bunu ilerleyen günlerde göreceğimizi umuyoruz. Ailenin başta olmak üzere toplumun çoğunluğunun da mücadelesi ve baskısı sonucu cezaların en üst seviyeden ve indirim uygulanmadan verilmesi bir kazanım olsa da olayın diğer iki failinin beraati vicdanları yaraladı. Toplum olarak, çete kültürünü besleyen yoksulluk, eğitim eksikliği ve sosyal medya şiddetiyle yüzleşmeliyiz.Parlamentoda sunulan önergeler, yalnızca gündem notu değil; bir vicdan çağrısı olarak karşılık bulmalı.

Kamu güvenliği ve toplumsal vicdan açısından bu tür olaylarda hukukun hem sert hem adil olması, “çocuk suçlu” kavramının suistimal edilmesini önlemek açısından da kritik. Toplum olarak bu sınavdan geçip geçemeyeceğimiz önümüzdeki dönemin en güçlü testlerinden olacak.

15 Ekim 2025 Çarşamba

166 - 15.10.2025 - PANAYIRIN ARDINDAN (Göynük Gazetesi)

 

PANAYIRIN ARDINDAN

PANAYIRIN ARDINDAN

            Her sene olduğu gibi bu sene de Geleneksel Göynük Panayırı başladı ve bitti. 5 gün gibi kısa bir süre devam etti biliyorsunuz panayır. Elektrik kesintileri, panayıra katılan esnafın haklı şikayetleri, toplumun haber alma özgürlüğüne hizmetten başka bir amacı olmayan haberlerimizin bazı kesimlerce yine trollenmeye çalışılması gibi bilindik şeyler de artık panayır gibi gelenekselleşti desek yeridir.

            İşin teknik kısmıyla; şöyle olmalıydı, böyle hat çekilmeliydi gibi ayrıntılarla sizleri boğmak istemem. En basit şekliyle anlatmak gerekirse eğer, evimizde 2 bilemedin 3 rezistanslı cihazı kaldırabilecek kablo yapısı varsa ve bu kablolar ile sigortaları elden geçirip güçlendirmeden örneğin imalat yapmak üzere 10 adet fırını daha aynı anda bu tesisat üzerinden çalıştırdığımızda, eğer şanslıysak sigorta atar. Şanssız bir dönemdeysek de yangın çıkarırız. Panayır alanındaki durum da buna benzer bir durumdu ve hattın, ayrıca o hattı besleyen trafonun gücü yetmeyince sık sık elektrik kesildi. Bu da doğal olarak esnafı kızdırdı.

            Bir de tezgahlar için ayrılan alanın geçen yıla göre biraz daha uzun olması sonucu üstyapısı pek de iç açıcı olmayan bir bölgeye kadar kiralama yapıldığı görüldü. Bakın kimseyi yermek istemem ama panayırın tarihi haftalar öncesinden belliydi ve keşke Bolu Belediyesi ile koordineli olarak yapılan asfaltlama çalışmalarının o bölgeyi de kapsaması sağlansaydı. Çok iri taşlarla, yer yer asfalt kırığı denilen malzeme ile düzeltilmeye çalışılan bölge, hava şartlarının, özellikle üç gün boyunca aralıklarla ve yoğun şekilde yağan yağmurun etkisiyle çamurlu bir araziye dönüştü maalesef. Bebek arabası ile panayırı gezmeye gelen yerel halk ya da misafirler, iri taşlı bölgelere gitmemeyi tercih ettiler zorunlu olarak.

            Trafik konusuna hiç girmek istemiyorum ama mecburen değineceğim. Normal zamanlarda Pazartesi günleri halk pazarının kurulmasıyla bile çekilmez bir hal alan Göynük trafiği, panayırın sonuna yaklaşılan Pazar ve Pazartesi günlerinde tam anlamıyla keşmekeşe dönüştü! Şehir dışından panayırı gezmeye gelen misafirlerin araçlarını Beybahçesi Futbol Sahası’nın yakınlarına ya da Entife Caddesi üzerine park edip panayır alanına değin yürüdüklerine bizzat şahit oldum. Şehir dışı misafirlerin bu durumdan çok da memnun kalmadığına eminim. Kaldı ki yerel halk da durumdan şikayetçiydi. Yer yer tartışmalar bile oldu.

Aslına bakılırsa Göynük’ün otopark problemini çözebilecek çok uygun bir ortam oluşmuştu Egemenlik Ortaokulunun yıkım kararı sonrası. Okul arazisine bir katı yeraltında, iki katı da yukarıda olmak üzere 3 katlı ve yaklaşık 1000 araç kapasiteli bir katlı otopark yapılsaydı, özellikle hafta sonları ziyaretçi akınına uğrayan ilçemiz için bu bir kazanım olurdu. Anaokulu için de Göynük’ün nüfus açısından en yoğun bölgesi olan Sofuali Mahallesi tarafında çok daha uygun bir yer bulunabilirdi. Ama maalesef vizyoner bir bakış açısı olmayınca bu fırsat elden kayıp gitti.

Konuyu dağıttık. Asıl üzerinde iki çift laf etmek istediğim mevzuyu da paylaşarak bitirmek istiyorum.

En başta dediğim gibi paylaştığımız her haberin mutlaka birileri tarafından trollendiğine şahit oluyoruz. Verilen emeğe saygı duyulmamasından ötürü bu yorumların bazılarına esefle ve hatta biraz da sinir bozukluğu ile yaklaşıyoruz. En son, panayır alanındaki elektrik kesintileri ile ilgili paylaşımını yaptığımız videolu haberin altına yazılan bir yorum özellikle ilgimi çekti. Üzerine epeyce de konuştuk arkadaşlarımızla. O yorumda; derdini dile getirmeye çalışan, üç kuruş para kazanabilmek, ailesine ekmek götürebilmek için sıcacık evinde, çoluk çocuğu ile vakit geçirmek yerine o pazar senin bu panayır benim dolaşan emekçilerin, esnafın sunduğu mallara döküntü denilmesi beni ziyadesiyle üzdü.

Her şeyden önce ucundan bucağından kendisi de esnaflığı ve onun zorluklarını bildiğini düşündüğümüz insanların, zerre kadar empati sahibi olmadıklarını görmek vicdan yaralayıcı. Panayıra gelip stand / tezgâh açan hiçbir esnafın, böyle zayıf ve ilkel şartları çok sevdiği için buralara gelmediği aşikâr. Hal böyleyken bu insanların hiç değilse ekmeğinin peşinde olmalarına saygı duymak, insan olmanın bir gereğidir diye düşünmekteyim. Diğer taraftan döküntü diyerek burun kıvrılan bu ürünlere, ekonomik şartları yetersiz olduğundan yaklaşamayan ve onlara gıpta ile bakan on binlerce insanın varlığını da düşünmeli insan.

Sosyal hayatta yani sanal olmayan, gerçek dünyada iki kelimeyi bir araya getirebilecek yeteneği ve cesareti olmayanların, ekran ve klavye karşısında adeta bir kaplana dönüşmeleri çok ilginç. Eskiden Medrano sirkinde insanı olduğundan büyük gösteren eğri aynalar olurdu. Bugün sosyal medyada boyundan büyük laflar edenleri, o aynalardaki ufak tiplerin dijital çağ versiyonu olarak görüyorum. Oysa gerçek büyüklük aynadaki siluetlerle değil; emeğe, insana ve alın terine saygı gösterebilmekle ölçülür.

13 Ekim 2025 Pazartesi

165 - 13.10.2025 - ZENGİNLERİN KÜÇÜLTME SANATI (Göynük Gazetesi)

 

ZENGİNLERİN KÜÇÜLTME SANATI



            Geçenlerde bir film izlerken aklıma geldi; bu zengin tayfası biz zavallı fakirlerin gözünde büyüttüğü devasa şeyleri küçültmede büyük ustalık sahibi doğrusu. Sanırım bu, türedi zengin olmayıp birkaç kuşaktan bu yana zenginlik yaşamakla alakalı olsa gerek. Zira zengin ailelerin yeni kuşak üyeleri bile bu yeteneğe sahipler; sanki doğuştan gelen bir durummuş gibi...

            Bahsettiğim filmde zengin adam, ağırladığı konuklarına bulundukları yatın ne kadar mütevazı bir şey olduğundan bahisle “Satın aldığımda ne kadar berbat vaziyetteydi bu mavna! Ancak bu hale getirebildik” filan diyordu. Mavna diye bahsettiği de yaklaşık 50 kişinin çalıştığı, 3 güverteli, içerisinde 20 metreye 10 metrelik bir havuzu olan, 200 metrelik, adeta transatlantik diyebileceğimiz devasa bir yattı! (Yazarın Notu : Mavna, yakın kıyılara ya da limanın uzaklarında demirlemiş gemilere yük götürüp getiren, güvertesiz teknelere deniliyor. Yazarın notunun sonu)

            Bolu’da Arçelik (benim çalıştığım dönemki adıyla Ardem) fabrikasında çalışmıştım askere gitmeden önce. Fabrikanın yanında en az Arçelik kadar büyük bir fabrika binası daha vardı: Demirdöküm. Her nedense o dönemde bu fabrika boştu ve çalışmıyordu. Yıllar sonra Avusturya’dan parça parça söküp makine ve teçhizat taşıdılar oraya ve çalışır hale getirdiler.

Mavi yakalı personelin arasında, emrinde çalıştıkları patron ile ilgili bir yığın efsane dolaşır. Onlardan birinde Vehbi Koç, kızı Semahat hanım ile bir otelin kafesinde otururken kızı babasına otelin de ne kadar güzel olduğundan filan bahseder. Vehbi bey de çok beğendiyse oteli alabileceğini söyler kızına. Müdürü çağırtır ve bu isteğini ona da ileterek otelin sahibi ile görüşme isteğini iletir. Müdür şaşırmıştır: “Ama efendim bu otel zaten sizin!” der.

Demirdöküm fabrikası anekdotuna dönersek; Vehbi bey bir Ardem ziyareti sırasında fabrikanın nizamiyesinde şöyle bir durup boş olan Demirdöküm fabrikasına döner ve maiyetindekilere sorar: “Biz bu ATÖLYE’yi buraya ne zaman kurduk?” Atölye mi?!? Vehbi beyin atölye diye bahsettiği de yaklaşık 40 bin metrekarelik bir alanı kaplayan devasa binalar topluluğu! Ama tabii Koç Holding’in kurucusu olan bir iş insanına göre atölye statüsünde olabilir. Biz sıradan insanlar için fabrika olsa bile...

Bu örnekleri çoğaltmak olası. Benim kafamdaki soru ise birkaç kuşaktan beri zengin olan insanların neden böyle davrandıkları.

Birkaç sebebi olabilir bunun. Bir tanesi, sadeliği statü ve güç göstergesi olarak kullanmak. Çünkü gerçek güç gösterişsiz görünmeyi sever. Ve zenginler için de büyüklüğü küçültmek aslında bir üstünlük alametidir. Çünkü gerçek güce sahip birinin onu ispat etmeye ihtiyacı yoktur. “Bir ara Londra’da ufak bir ev aldım” diyen birinin vurguladığı, bu tür şeylerin artık onun için sıradan olduğudur. Zira Londra’daki o ufak evin değeri birkaç milyon Sterlin’dir.

Bir diğer düşünce de toplum gözünde antipatik görünmekten kaçınma galiba. Büyük harcamaları ya da başarıları abartısızca, normalleştirerek anlatmak hem alçak gönüllü görünmeye yarar hem de kıskanç gözlerden ve tepkiden kişiyi uzak tutar. Kamuoyuna mal olmuş figürlerde bu sosyal zekanın da bir göstergesidir.

Özellikle batıdaki birçok kültürde başarıyı abartmak yerine doğal göstermek makbuldür. “Benim normalim bu” mesajı verilirken statünün de en rafine -en saf- haline ulaşılmış olur.

İşin bir de psikolojik yönü var. Bu insanlar büyük şeyleri küçük göstererek kendilerini daha özgüvenli gösterirken bir yandan da abartısız ve sade bir imaj çizerler. Bu imaj, çevrelerinde daha fazla güven ve hayranlık yaratır. Gerçekten büyük gücü olan insanlar bu gücü anlatmak yerine hissettirmeyi tercih ederler.

Belli bir noktadan sonra zenginlik kişiler için alışkanlığa dönüşür. Yani o kişi için özel jet, lüks bir Fransız restoranı ya da pahalı bir sanat eseri artık “olağan” hale gelir. Bu yüzden anlatım tarzı olarak abartısızlığı seçer. Çünkü zenginlik, kendi algısına göre artık sıradanlaşmıştır.

Ne bileyim belki de asıl servet, gösterişte değil, sadeleşebilme gücündedir. Çünkü gerçekten büyük olanlar, büyüklüklerinden söz etmezler.

7 Ekim 2025 Salı

164 - 07.10.2025 - HEYKELİNİ İSPANYOLLAR DİKTİ, BİZ İCRADAN SATTIK (Göynük Gazetesi)

 

HEYKELİNİ İSPANYOLLAR DİKTİ, BİZ İCRADAN SATTIK

HEYKELİNİ İSPANYOLLAR DİKTİ, BİZ İCRADAN SATTIK


​Geçen günkü yazımda israil’in uyguladığı abluka ve soykırıma karşı yola çıkan Sumud – Direniş – Filosu’ndan bahsetmiştim. Yazıyı okuyan dostlar anımsayacaktır; bir noktada Mavi Marmara’ya da değinmiştim. Bugünkü yazımda Mavi Marmara olayına biraz daha geriden bakmak istiyorum.

​15 yıl önceydi. İsrail, Filistin’de, Gazze’de bugünküne yakın, ağır ve vahşice bir ambargo uyguluyordu ve yine bugün olduğu gibi birçok ülkeden aktivisitin katılımıyla bir yolculuk daha başlamıştı. Mavi Marmara adlı gemiyle yapılan bir yolculuk. Mavi Marmara feribotu aslında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne aitti ve Avşa adasına yolcu taşımada kullanılıyordu. Belediyenin o dönemki kararı ile feribot İHHadlı insani yardım kuruluşuna satıldı. Bu feribot önderliğinde bir filo oluşturuldu ve İstanbul’dan Gazze’ye doğru yola çıkıldı. Filoda irili ufaklı 6 gemi daha vardı. Sumud filosunda olduğu gibi sembolik de olsa gemilerde gıda ve ilaçlardan oluşan insani yardım malzemesi bulunmaktaydı. Kadroda 32 ülkeden 663 aktivist vardı.

​Yolculuğun bir noktasında uluslararası sularda yine israil komandoları filoyu ve filonun amiral gemisi pozisyonundaki Mavi Marmara’yı bastı. İlginç olan nokta sadece Türk vatandaşları öldürüldü. 9 vatandaşımız hayatını kaybetti. Kimlik kontrolü yapsan ancak bu kadar olabilirdi! Belki de israil, diğer “demokratik” ülkelerle diplomatik bir kriz çıksın istememişti!

​Affetmeyeceğiz denildi, cezalandıracağız denildi, esildi gürlendi. Akabinde israil genelkurmay başkanın, israil deniz kuvvetleri komutanının, askeri istihbarat başkanının haklarında dava açıldı ve bunların gıyabında tutuklama kararı çıkarıldı. Açılan davada bahse konu kişiler hakkında 9’ar kez müebbet18’er bin yıl, evet yanlış okumadınız, 18’er bin yıl ağır hapisistendi.

​Aradan dört yıl geçti. Yaralanan vatandaşlarımızdan biri daha vefat etti. Kaybımız 10’a yükselmiş oldu. Bu arada israil de Gazze’yi vurunca TBMM tarihinde ilk kez kapatıldı! Öğleden sonraki Meclis çalışmaları iptal edildi ve milletvekilleri Filistin kefiyesi takıp israil Büyükelçiliği’ne gittiler ve orada eylem yaptılar. İstanbul’daki israil konsolosluğu önünde ise daha elektrikli bir ortam vardı. Göstericiler yumurta ve taşlarla konsolosluğa saldırdı.

​Derken beyzbol sopalı barrack obama devreye girdi ve “iş kötüye gidiyor, anlaşmaya varın” filan dedi. Bunun üzerine israil ile pazarlığa başladılar. Adam başı 2 milyon dolardan toplam 20 milyon dolara anlaşma yapıldı ve her demokratik ülkenin yapacağı gibi biz de dava dosyasını kapattık! Bir Türk dünyaya bedeldi gerçi ama biz adam başı 2 milyona fit olmuştuk maalesef!

​Daha da acı olanı etkili ve yetkili kişilerin Mavi Marmara olayına bakışları değişti bu ödemeden sonra. “Bize mi sordular Gazze’ye gitmek için?!” sorusunu sordular.

​Geldiğimiz noktada Sumud filosuna israil askerlerinin yaptığı müdahalede gözaltına alınan vatandaşlarımız için israil’e yine apar topar davalar açıldığını okuyoruz, duyuyoruz. Vatandaşını koruyan her onurlu devletin yapacağı şey de budur. Ama ilerleyen günlerde bu davaların da yeşil amerikan dolarları ile kapatılmaması en büyük dileğimiz.

​Gelelim bu filonun öncü gemisi Mavi Marmara’ya. Bunun için öncelikle yazımızın başındaki fotoğrafı açıklamamız gerek.

​Bu, İspanya’nın başkenti Madrid’deki Filistin Parkına konulan bir heykel. Anıtta, Filistin'i tasvir eden yıkık dökük duvarların önünde masum bir çocuğun, insani yardım malzemelerinin yüklü olduğu "Mavi Marmara" gemisini sulara bırakması tasvir edilmiş. Elin İspanyolu Mavi Marmara katliamı unutulmasın diye böyle bir eser ortaya koyarken biz ne yaptık onu da dilim döndüğünce ben anlatayım:

​Pamuklar içinde muhafaza etmemiz, hatta müze haline dönüştürmemiz gerekirken bir sembol olan Mavi Marmara’yı çürümeye terk ettik. Haydarpaşa Limanında 8 sene boyunca yattı feribot. Tabii bu süre zarfında borçları birikti. Haciz geldi feribota! İcradan satıldı ardından.

Feribotun yeni sahibi adını değiştirdi ve Erdoğan Beyyaptı! Kısa bir süre sonra feribot yine icralık oldu. Yeni sahipleri bu kez hem adını hem de kullanım şeklini değiştirdiler. Anatoliaadı verilen feribot, yük gemisine dönüştürüldü. Bir süre daha çalıştı gemi. Somali’nin Mogadişu limanındayken bir kez daha haciz geldi. Ünye İcra Müdürlüğü satışa çıkardı gemiyi.

​Evet, güçlü bir sembol olan Mavi Marmara’nın uğruna elin İspanyolu, ülkesinin başkentindeki Filistin Parkı’na heykel dikerken biz aynı Mavi Marmara’ya icradan satılmayı, isminin ve cisminin değiştirilmesini reva gördük. Çünkü o sırada israil’i protesto etmek için sokaklara coca cola döküyor, kahveci starbucks şubelerini basarak “mücahitlik” yapıyorduk! Bu anıta bakarak yüzümüz kızardı mı? Hayır! Belki de böyle bir anıtın varlığından bile haberdar değildik. Filistin ve Gazze samimiyetimiz bundan ibaretti çünkü.

Hiçbir şeyden utanmıyorsak eğer şu Mavi Marmara’da hayatını kaybeden 10 insanımızın manevi hatırasından utanmamız gerek...

3 Ekim 2025 Cuma

163 - 03.10.2025 - SUMUD'UN FERYADI GAZZE'NİN DİRENİŞ GEMİSİ (Göynük Gazetesi)

 

SUMUD'UN FERYADI GAZZE'NİN DİRENİŞ GEMİSİ

SUMUD'UN FERYADI GAZZE'NİN DİRENİŞ GEMİSİ

 

Göynük'ün üzerine günden güne çökmekte olan serin sonbahar rüzgârı kışı günbegün yaklaştırıyor ve kahvemi yudumluyorken, uzak diyarlardan gelen bir haber yüreğimi sızlatıyor yine. Uzak diyoruz ama aslında günümüzde artık dünya küçücük bir köy gibi.

O haber, sadece bir filo meselesi değil; insanlığın vicdanını yoklayan bir çığlık. İsrail-Filistin arasındaki bu kanlı mücadele, yıllardır damarlarımızda zehir gibi dolaşıyor. Aslına bakarsanız mücadele demek için birbirine denk ya da birbirine yakın güçlerin ortada olması gerek. Gazze'nin o dar sokaklarında, açlık ve bombalarla boğuşan çocuklar, her sabah yeni bir umutsuzlukla uyanıyor. Ve işte tam bu karanlığın ortasında, "Sumud" –Arapça'da "direniş" anlamına gelen o güzel kelime– bir gemi filosu olarak denize açıldı. Küresel Sumud Filosu, Gazze'ye insani yardım ulaştırmak için yola koyuldu; ama İsrail donanması, bir kez daha vicdansız bir kuşatma ile karşısına dikildi.

Hatırlıyorsunuz değil mi, 2010'daki Mavi Marmara olayını?O zaman da aktivistler, barış elçisi olarak yola çıkmışlardı. Dokuz canımızı alan o vahşet, bugün Sumud'la bir kez daha vücut buluyor. Filo, 15 gemiden oluşan bir umut konvoyu olarak yola çıktı. Yiyecek, ilaç, bebek maması yüklü. Amaçları basit; Gazze'deki kıtlığı, İsrail'in kuşatmasını delmek. Filoda 56 Türk aktivist vardı; doktorlar, gazeteciler, sıradan vicdan sahipleri.

Düşünün, Göynük'ten bir komşumuz olsa o gemide, ne hissederdik? İsrail ordusu, dün gece (1 Ekim’i 2 Ekim’e bağlayan gece) filoya müdahale etti: 37 Türk, onlarca yabancı aktivist gözaltına alındı, gemiler Aşdod (ya da Aşkelon) Limanı'na sürüklendi. Birkaç tekne hâlâ Gazze'ye doğru direniyor, ama ne kadar? Bu, sadece bir baskın değil; insanlığın utancı.

Peki, neden hâlâ susuyoruz? Filistin meselesi, sadece Arap coğrafyasının değil, tüm dünyada vicdan sahibi olan herkesinmeselesi. İsrail'in Gazze ablukası, Birleşmiş Milletlerraporlarına göre bir "insanlık suçu". Yüz binlerce Filistinli, açlık ve susuzlukla boğuşurken, dünya liderleri kınama mesajları yayınlıyor, ama eylem nerede? Sosyalist siyasi görüşe sahip İspanya Başbakanı Pedro Sánchez önderliğinde Filistin ile diplomatik ilişki kurulması, yani Filistin devletinin resmen tanımak haricinde eylem ortaya koyan yok gibi!

Sumud Filosu'na saldıran İsrail'e, BM'den, Avrupa Birliği'nden tepkiler yağdı: "Bu, uluslararası hukuku hiçe saymak!" diyorlar. Ama kınamak yetmez ki! Aslına bakarsanız Sumud amacına ulaştı, çünkü İsrail zulmünü dünyaya haykırdı. Evet, o gemilerin çoğu müdahale neticesinde ulaşmak istediği menzile ulaşamadı belki, ama direniş dalgası yayılıyor. Türk aktivistler ise hâlâ gözaltında; aileleri Tel Aviv kapılarında bekliyor.

Sevgili dostlar, Sumud'un gemileri durduruldu belki, ama direniş ruhu denize açıldı. Gazze'nin çocukları için, Filistin'in toprağı için direnmek, hepimizin borcu. Bu zulüm bitsin diye, yüreğimizdeki sumudu yeşertelim. Eliyle ya da diliyle bir şeyleri düzeltemiyorsa insan en azından yüreği ile mücadele etmeye çalışmalı.  

188 - 13.02.2026 - Bölüm 4: HANEDANIN GÜNAH DÖNGÜSÜ (Göynük Gazetesi)

  Bölüm 4: HANEDANIN GÜNAH DÖNGÜSÜ ...