25 Kasım 2025 Salı

174 - 25.11.2025 - ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ (Göynük Gazetesi)

 

ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ

ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ

Sanırım önemli gün ve haftalarla ilgili yazı yazarken kendime ait bir teamül oluşturdum: Önemli günün bir gün sonrasında o günle ilgili yazı yazıyorum. Öğretmenler Günü 2025 de bu teamülün bir halkası olmaktan kurtulamıyor.

Öğretmenler Günü, Anneler Günü, bunun günü, şunun günü derken birçok şeyi 365 güne yaymak yerine tek bir güne sıkıştırıyoruz. Konuya özne olan kişi ya da olayı anmak elbette önemli, ama o hayattayken ve imkânın da yerindeyken mesela anneni huzurevine yatır, ziyaret etmek şöyle dursun arayıp sorma bile, huzurevinden gelecek ölüm haberini bekle, sonra da anneler gününde Instagram’da zibilyon tane paylaşım yap! Ne büyük bir başarı! İnşallah çoluk çocuğun da sana aynını yaşatır; seni, en az senin anneni sevdiğin (!) kadar sever…

14 Şubat mesela. Sen sevdiğini iddia ettiğin kadını o gün kırmızı güllere boğ, geri kalan günlerde kadını salt senin pek bir kırılgan olan erkekliğine halel getirdi bahanesiyle sokak ortasında onu boğ! Nasıl sevgi ama?! Seni öldüresiye seviyorum dersen hiç de yadırganmaz bu boğucu sevgin. Mahkemede de takım elbiseni giyersin, kravatını da Windsor düğümü şeklinde bağlarsın. Hâkimin karşısında da el pençe divan durdun mu hafifletici sebepler seni haphafif yapıverir! Sanırsın açık sarı Ona şişesine dalıp çıkmışsın; hafifim, hafifsin, hafif… 

Sevgililer gününden tam olarak bir ay sonra, 14 Mart Tıp Bayramı. Doktorlarımız, ebe-hemşirelerimiz, acil tıp emekçileri… Onların da her biri sevgililer günündeki gibi şovumuzu yapacağımız sevgililerimiz. Her biri başımızın tacı. Arada bir yurtdışına filan kovuyor olsak da onlar bizim. Çok mu çok seviyoruz onları. Amaa acilde hele bir serum takmasınlar bize, hele istediğimiz antibiyotiği bir yazmasınlar bak bakalım başlarına neler geliyor! Acili basar şiddetli bir biçimde öyle bir severiz ki onları!!! 14 Mart’ta X (eski Twitter) platformunda yaptığımız övgü dolu paylaşımdan sevgimizin büyüklüğünü anlarlar gerçi ama biz yine de 160 karakterlik bu paylaşımlarımızın hatırını saymadıklarında onlardan “dehşetli sevgimiz” ile hesap sorarız. Hakkımız çünkü bu!

Öğretmenler gününe ne demeli? Ne güzel icat valla. “Benim çocuğuma nasıl 99 verirsin?!”  deyip 1 puan için okulu bas, öğretmeni okul koridorunda sıkıştır, olur da veli toplantısına gelme şerefini bahşedersen orada da parmak sallayıp işini öğretmeye kalk! Eee?! Olur o kadar yahu! 24 Kasım Öğretmenler Gününde mis gibi bir Whatsapp mesajı, ”hocam iyi ki varsınız” bir de Facebook’tan tumturaklı bir iki laf içeren bir gönderi hazırlayıp paylaş, bitti gitti. (Yazarın notu :Hazırlamak derken onu da arama motorundan araklarsın canım, şey değilsin ya! Yazarın notunun sonu) Öğretmenin emeği, sabrı, gayreti ve çocuğunun hayatında iz bırakacak sevgisi bir hiç zaten! Senin klişe mesajının ağırlığı hepimizi yere serip ezmeye yeter! Öğretmen de teneffüs dakikalarında suni teneffüs bile edememiş kime ne! O, senede bir gün hatırlanacak bir süs eşyası o kadar!

Tüm bu hikâyelerin ortak bir noktası var: Biz sevgiyi, saygıyı, emeği, minneti yaşamıyoruz. Onun yerine göstermeyi hatta gösteriş yapmayı tercih ediyoruz. Annemizi, eşimizi, doktoru, öğretmeni, yani bize dokunan herkesi bir güne hapsediyor; geri kalan 364 günde görmezden geliyoruz. Van’da öğretmenlik yaptığı yıllarda aldığı bir hediyeyi anlatırken gözleri nemlenen sevgili kardeşim Sezai Hoca geldi aklıma. Hediye dediği de içinden bir ya da iki tanesi kullanılıp geri kalanı eski bir gazete kağıdına sarılmış ve bir parça iple bağlanmış bir paket kâğıt mendil... Öğretmenlere 24 Kasım’da aldığınız o janjanlı hediyelerden kat be kat değerli bir hediye o. Aradan geçen yıllara rağmen gözde bir damla yaş çünkü onun bedeli. Dolayısıyla her kim olursa olsun verdiğiniz gerçek değer, bir ömürlük emeğin hakkını vermekle ölçülür. En büyük eksikliğimiz sevgimizi gösterememek değil, sevgiyi yaşatmayı becerememek. En çok sevdiğimizi sandıklarımızı, en çok kırdığımız yerde bıraktığımız sürece, özel günler sadece vicdan temizleme töreni olarak kalacak.

Öğretmenler Günü kutlu olsun, olabilecekse…

19 Kasım 2025 Çarşamba

173 - 19.11.2025 - GÜVENLİ GIDA HAKKI (Göynük Gazetesi)

 

GÜVENLİ GIDA HAKKI

GÜVENLİ GIDA HAKKI

 

Son günlerde ülkemizde yaşanan ve yeme-içme kaynaklı ölümlerle gündeme gelen vakalar, hepimizin ortak bir gerçeğe bakmasını zorunlu kılıyor: Kimi zaman bir tabak yemek, masum bir akşam yemeği ya da sokak arasında ayaküstü atıştırılan bir ekmek arası, hatta ne kadar saçma da olsa içine her nasılsa deterjan karışmış bir fincan Türk Kahvesi, hayatla ölüm arasındaki ince çizgiye dönüşebiliyor. Kimsenin aklına gelmeyen, kimsenin hesaba katmadığı şey bazen reflü ya da gastritle değil, doğrudan bir cenaze töreniyle sonuçlanabiliyorolması. Bu yüzden mesele artık “ne yediğimiz”den çok; “neyi,kimden ve nasıl aldığımız” meselesi.

Gitgide Hindistan’a yaklaşan sokak lezzet(!)lerindenrestoranlara, düğün yemeklerinden okul kantinlerine kadar her nokta, denetim zayıfladığında risk haritasında kırmızı renge bürünüyor. Üstelik bu risk sadece mikrobik zehirlenmelerle sınırlı değil; yanlış saklanmış etler, beklemiş sebzeler, motor yağından hallice yağlar, hijyen eksikliği, personel eğitimsizliği ve daha niceleri bu tablonun görünmeyen ama sonuçları ağır bileşenleri. Bazı işletmelerin kâr hırsıyla hijyen ve güvenliği ikinci plana atması ise toplum sağlığını en çok yaralayan noktalardan biri.

Bu tablo karşısında resmî kurumlar da çoğu zaman kıt imkânlarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Gıda kontrol ekiplerinin sayısı, müdahale kapasitesi, laboratuvar yoğunluğu ve periyodik denetimlerin sıklığı; mevcut tabloya bakıldığında ihtiyacın gerisinde kalıyor. Turizm ülkesi olma iddiamız ise bu tabloyla çelişiyor. Çünkü zengin gastronomimiz, turizmin taşıyıcı sütunlarından biri. Ancak kontrolsüz gıdalar nedeniyle yaşanan her zehirlenme vakası, ülke imajına da zarar veriyor.

Bu noktada sadece devleti işaret etmek en kolay yol elbette. Oysa mesele daha büyük. İşletmenin mutfağında bulaşık yıkayan personelden paket servisi yapan motokuryeye kadar herkes bu işte paydaş pozisyonunda. Hijyen eğitimi, gıda güvenliği kültürü ve disiplin; sadece “usta başının uyarısı” ile ayakta durabilecek şeyler değil, kurumsallaşmış bir sistemle desteklenmek zorunda.

Elbette tüketicinin de bir sorumluluğu olmalı bu işte. Hepimiz dışarıda yemek yerken “ucuz fiyat”, “bol porsiyon”, “popüler mekan” gibi unsurlara bakıyoruz; ancak hazırlama koşullarını sorgulamak zerrece aklımıza gelmiyor. Oysa sağlıklı besinin ilk şartı, hijyenik üretim sürecidir. Fabrikalar zehirlemez; basit ihmaller zehirler. Çöp kutusunun yanına bırakılan et, uygun saklama sıcaklığı sağlanmayan pilav, aynı bıçakla işlenen çiğ ve pişmiş gıdalar… Hayati tehlikenin başlangıç noktaları bunlar.

Artık şunu kabul etmek zorundayız: Güvenli gıda bir lüks değil, temel bir insan hakkıdır. Düzenli denetimlerin artırılması, işletmelere zorunlu hijyen ve gıda güvenliği eğitimlerinin getirilmesi, caydırıcı cezaların ağırlaştırılması ve tüketici bilincinin yükseltilmesi; bir tercihten öte bir zorunluluk artık.

Tabağımızdaki yemek sadece midemizi değil, ülkemizin gastronomi kültürünü, turizmdeki itibarını ve en önemlisi insan hayatını ilgilendiriyor. Bu yüzden şu andan itibaren şapkamızı önümüze koyup şunu soralım:

Bu tabak sadece açlığımı mı gideriyor, yoksa sağlığımı da koruyor mu?

Cevabı bireysel olarak biz ne kadar ciddiye alırsak, gıda güvenliği de o denli güçlü olacaktır.

15 Kasım 2025 Cumartesi

172 - 15.11.2025 - YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-3 (Göynük Gazetesi)

 YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-3



Bu toprakların ne hayırseveri biter ne dolandırıcısı… Yazı dizimizin birinci bölümünde bahsettiğimiz Thodex ve Fatih Özer’e konuyu ancak ulaştırabildim.

Henüz 23 yaşında kripto para ayağıyla 400 bin kişiden para topladı. 12 milyar dolarlık işlem hacmine ulaştı. Seksi kıyafetler giydirilmiş mankenlerle reklam yapıyordu. Müşterilerine çekilişle Porsche filan hediye ediyordu. Kendisi finansal deha olarak tanıtılıyordu. 2 milyar doları buhar etti. 150 milyon doları da bavullara doldurup Arnavutluğa kaçtı. Bir yıl sonra artık Türkiye'ye getirildi. 11 bin yıl hapis cezası verildi. Son dönemde yakın çevresine Şubat ayında çıkacağını söylediği bir zamanda, Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki hücresinde intihar etti.

Üç bölümdür dilim döndüğünce anlatmaya gayret ettim. Bir muhasebe yapalım isterseniz:

Tüm bunları alt alta yazıp topladığımızda görüyoruz ki ülkemiz ekonomi tarihi kendisini çok kurnaz zanneden, parsadan ben de pay alayım diyen, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın deyimi ile bir koyup üç almak isteyen, çalışmadan köşeyi dönme merakındaki çok saygıdeğer halkımızın fiyaskolarıyla dolu maalesef. Tamahkârlık o denli büyük boyutlarda ki önceki fiyaskolardan hiç mi hiç ders de alınmıyor.

Ülkemizde engelli bir vatandaş için alt tarafı bir tekerlekli sandalye almak gibi ulvî bir amaç için bile olsa para toplamaya kalkın, kırk yerden izin, imza almak zorundasınızdır. Ancak her ne hikmetse bu Thodex gibi organizasyonlar 12 milyar Dolar toplarlar, kimseciklerin ruhu bile duymaz!

Tüm bunların temelinde ahlak anlamındaki eksikliğimiz ve gitgide yozlaşmış olmamız yatıyor maalesef. Hep anlatılan bir anekdot vardır, size son olarak onu da ileteyim:

Bir adam akşam-gece aralığında telaş içerisinde bir kuyumcunun önüne gelir. Elindeki bohçaya sarılı altınları satmak istemektedir. Onun bu halini gören bir vatandaş telaşının sebebini sorar. Adam ona eşinin çok hasta olduğunu, ameliyat olmazsa öleceğini, ancak ameliyat parası için gereken parayı elindeki bohçadaki altınları satarak tamamlayabileceğini anlatır ağlamaklı bir biçimde. Hatta bunun için elindeki 2 milyon Lira değerindeki altınları zorunlu olarak 1 milyon Liraya bile bozdurabileceğini söyleyince yardımsever (!) vatandaş, kuyumcu kapalı olduğundan kendisinin bu 1 milyonu verebileceğini söyler. Altınların sahibi olan adam ağlaya ağlaya bu yardımseverin ellerini öper ve alışveriş birkaç dakika içinde tamamlanır. Ertesi sabah yardımsever vatandaş büyük bir heyecanla kuyumcuya gittiğinde altınların altın değil teneke olduğunu öğrenir.

Hepimiz bu hikayedeki gibi insanlar değiliz elbette. Ama hepimizi toplayınca ortalamamız maalesef bu! Düşene bir tekme de sen vur anlayışı, 1 koyup 3 alma motivasyonu ile ortaya çıkan bu durum ahlaki manadaki yozlaşmanın bir tezahürü olarak karşımıza dikilmekte.

Uzun sözün kısası bu ülkenin ekonomik tarihi aslında aynı haberin kuşaklar boyu tekrarıdır: İsimler değişir, yöntemler yenilenir ama senaryo hep aynıdır. Kimi “yerli otomobil” der, kimi “kripto devrimi”... Sonuç hep aynıdır: Birileri kaybederken birkaç kişi kazanır. O yüzden bu satırların acizane tek yatırım tavsiyesi şudur: Paranızı koruyun elbette, ama yanı sıra sorgulama yetinizi de korumaya bakın; çünkü o gittiğinde insanlığını kaybetmek sadece an meselesidir.

12 Kasım 2025 Çarşamba

171 - 13.11.2025 - YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-2 (Göynük Gazetesi)

 YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-2



Nerede kalmıştık? Hah, hayali ihracatçılarda… Dediğim gibi bu muteber iş insanlarının çoğu, şaşalı yaşantılarının özgür basın tarafından kamuoyuna yansıtılması neticesinde çareyi kirişi kırmakta buldular. Devletten, dolayısıyla vergilerini ödeyen dürüst ve namuslu insanlardan haksız yere aldıkları paralar da uçtu gitti maalesef.

Bankerler ve hayali ihracatçılar piyasadan çekilince finassever halkımız bir boşluğa düştü. Acaba paramızı bu kez hangi üçkağıtçılara kaptırsak diye düşünürken imdada yeşil sermaye yetişti.

Özellikle Almanya olmak üzere batı Avrupa’nın neredeyse tamamına yayıldılar. Mütedeyyin insanların halis duygularını sömürerek camilerde tezgâh açtılar ve kurdukları şirketlere ortak ettiler onları. Şirketlerin faaliyet alanları da davul tozu, minare gölgesi gibi ütopik ve masalsı konulardı. Dürüstçe iş yapanları tenzih ederim de bazı kesimlerce Anadolu Kaplanları diye lanse edilen bu tiplerin çoğu saçmalık sınırlarını zorlayan işlerle ortaya çıktılar.

Bir tanesi mesela, zihin okuma cihazı icat etiklerini, bu cihazın insanların aklından geçenleri okuyup yazıya dökebildiğini iddia ediyordu. Ancak bu cihaz henüz emekleme aşamasında olduğundan sadece 72 saatlik veriyi işleyebiliyordu! Tam olarak geliştirildiğinde adı Kâinat Makinesi olacak ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in hayatı boyunca yaptığı konuşmalar televizyonda canlı canlı yayınlanabilecekti! Sonuçta işin içine dini motifleri de katarak yaptıkları bu istismar ile 2 milyar Euro tokatladılar. Bu şirketlerin kurucularından biri şirketin battığını ve kendilerine yatırılan paraların buhar olduğunu açıkladı. Üstüne üstlük “halimiz nice olacak peki?” diye soranlara pişkin pişkin “üstüne bir bardak soğuk su için” bile dedi.

Yeşil sermaye şirketlerine yaptıkları yatırımların da hokus pokus edildiğini anlayan finans aşığı halkımızın imdadına bu kez de Jet Fadıl yetişti. Bu saygıdeğer iş insanı (!) Türkiye’nin ilk yerli ve milli otomobilini yapacağını, ülkenin 5 şehrinde fabrika kuracağını, bu fabrikalarda yılda 1 milyon 250 bin otomobil üreteceğini, yüz yıllık sanayi devi Koç Holding’de bile 90 bin kişi çalışırken bu arkadaş 264 bin kişiye istihdam sağlayacağını söylüyordu.

Jet bey baktı ki yatırım uzmanı halkımız para yağdırıyor bu kez de “ben size bir de toplu konut yapayım” dedi. Jet beyin bu müjdesi bavullar dolusu para olarak geri döndü kendisine. Sevgili halkımız 250 milyon Euro daha toka etti bu beyefendiye. Yine onurlu basın vasıtasıyla dolandırıcılığı ortaya çıkınca ipliği de pazara çıktı Jet beyin. Avrupa’daki yargının tokadından yırtabilmek için Türkiye’ye geri döndü. Yurtdışından adaylığını koymuştu, Siirt’ten milletvekili seçildi. Yemin edip vekil bile oldu! Derken hakkındaki iddialardan ötürü Türkiye’de de suçlu bulundu ve vekilliği düşürülerek hapse atıldı.

İçeriden çıkar çıkmaz devre mülk işine tekrar girdi. Maldiv Adaları’nda yaptım dediği devre mülkler için yine oluk oluk para akıttı sayın halkımız. Küçük bir pürüz vardı: Ortada ne ada ne de devremülk vardı!

Aradan geçen yıllar içinde cankuş halkımız illa ki birilerini buldu parasını kaptıracak. Ülkenin cari açığının yüzde 15’ini tek başına karşıladığını iddia eden İranlı çapkın iş insanı Reza Zarrab gibi... Yakın dönemli olduğundan bu şahsın yediği herzelerin çok ayrıntısına girmeyeceğim. Sonuçta ABD’ye kaçtı ve itirafçı filan oldu işte...

Derken bulaşıkçılık ve overlokçuluk yapmaktan başka bir meziyeti olmayan 25 yaşında yerli ve milli bir genç çıktı piyasaya: Tosuncuk lakaplı Mehmet Aydın’dı bu. Bilgisayar oyunundan etkilenerek çiftlikbank adlı bir uygulama geliştirdiğini iddia eden bu atılımcı genç, ilkokul mezunuydu ama finans dehası olarak lanse edildi. Artistler boy boy reklamlarında oynadılar bunun. Çiftlikbank’ın mantığı ise şuydu: Ekranda sanal olarak görünen ineğin üzerine tıklayıp ona yatırımcı oluyordunuz. Tosuncuk lakaplı bu genç deha da o ineğin etinden sütünden size kâr payı ödüyordu. İlginç bir nokta vardı bu düzende; etin fiiliyatta kilogram fiyatı 70 Liraydı ama sanal ineğe sadece 50 Lira ile ortak oluyordunuz. Bu dahi delikanlının bireysel hesabına o günkü parayla tiko para 500 milyon Lira yatırdılar. Sonuçta sayın halkımızın Fatih Sultan Mehmet’le bile bir tuttuğu bu arkadaş paraları alıp Uruguay’a tüydü. Neden Uruguay derseniz, onlarla suçluların iadesi anlaşmamız yoktu da ondan...  3 yıl boyunca tokatladığı bu paraları çatır çatır ezdi. Üç yılın ardından Brezilya Sao Paolo’daki Türk konsolosluğuna teslim oldu. O güne değin 500 milyon zannedilen miktarın 1 milyarın üzerinde olduğu anlaşıldı. Bu arkadaşın da eze eze bitirilemeyecek parayı her nasılsa kula çevirmiş ve elinde 3 milyon Lira kalmıştı.

Burada son kez bir virgül daha koyalım. Yazı dizisine dönüşen konunun kapanışını üçüncü bölümde yapacağımızı belirtelim.

11 Kasım 2025 Salı

170 - 11.11.2025 - YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-1 (Göynük Gazetesi)

 YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-1



Aranızda kripto para denilen dijital “şey”e yatırım yapanlarınız var mı? Hem radyoyu, hem dijital televizyonu, hem ciltlerce basılı ansiklopediyi hem de Vikipedi’yi, hem daktiloyu hem de bilgisayarları görüp kullanan bir jenerasyondan olduğum için bu tür dijital şeylere biraz temkinli yaklaşıyorum açıkçası.

En baştan söyleyeyim; burada yazdıklarım YATIRIM TAVSİYESİ DEĞİLDİR! Temkinli yaklaşıyorum dedim ama aslında kripto para yatırımcılığına yatırımcılık gözüyle bakmıyorum. Kimseyi töhmet altında bırakmak istemem ama kripto para borsası işlettiğini iddia eden arkadaşların, canları sıkılıp fişi çekmeyeceklerinden hiçbir zaman emin olamayacağım için buralara “yatırım” yapmak pek akıl karı gelmiyor bana. Bu “fişi çekme” işini yapan oldu mu? Kesinlikle oldu.

Belki alenen dükkânı kapatma gibi değildi bu durum ama her durumda yatırım yapanların paralarına çöküldü mü çöküldü. Her durumda bir servet transferi yapılmış oldu.

Dünyada da örnekleri var ama bizim ülkemizdeki en bilindik örnek Thodex denilen platform ve işletmecisi olan Fatih Özer’di. Yargılanıp 11 bin yıl cezaya çarptırılan şahıs geçtiğimiz günlerde F tipi cezaevindeki hücresinde ölü bulundu. İntihar ettiği söyleniyor.

Öldü gitti, ardından konuşmamak gerek diyenler de çıkabilir ama benim yapacağım şey, hiçbir şey yapmadan daha çok para kazanma hevesinde olan sayın halkımızı az da olsa bilinçlendirmeye çalışmak o kadar.

Thodex mevzusuna gelmeden önce sayın halkımızı daha fazla para kazanma vaadiyle dolandıran önceki tipleri ve yarattıkları olayları kısa kısa hatırlatmakta fayda var.

Galata köprüsünü satan Sülün Osman ve onun gibi dolandırıcıları bu işe dahil etmeyeceğim. O başka bir yazının konusu olabilir. Benim halkın nazarına sunacaklarım daha büyük çaplı götüren daha nitelikli dolandırıcılar.

Bunlardan ilk sırada sayabileceğimiz mevzu 1980 askeri darbesinden sonraki Bülend Ulusu hükümeti dönemindeki bankerler skandalı idi. Öylesine büyük çaplı bir fırtına kopardı ki bu mevzu, hükümetteki iki bakanın -ki bunlardan biri Turgut Özal diğeri de Kaya Erdem’di ve her ikisi de sonraki dönemde Anavatan Partisi’nin kurucuları olarak yine hükümet ettiler bu ülkede- istifaları bile tam olarak bu fırtınayı dindirmeye yetmedi.

Banker Bako, Banker Selman vb. tipler… En ünlüleri de Banker Kastelli’ydi. Bizim Göynük’ün Taraklı yolu üzerindeki son noktası olan “Kastelli’nin Yeri”nin konuyla bir ilgisi yok elbette ama bu Banker Kastelli namıyla iş tutan Abidin Cevher Özden adlı vatandaş, pıtrak gibi çoğalan bankerler içerisinde “herkes ne faiz veriyorsa ben bir puan fazlasını veriyorum” diyecek kadar cesurdu. Elbette bankerlik denen şey de ülkemizde müteahhitlik gibi hiçbir eğitimi ve hiçbir yasal dayanağı olmaksızın kolayca elde edilebilecek bir paye olduğundan 23-24 yaşında bir çaycı, bir erkek berberi vs ben bankerim diye ortaya çıkabiliyordu.

Bu bankerler bazen 10 metrekarelik dükkanlarda bazen de bir apartmanın ikinci katındaki eski bir dairede faaliyet gösterebiliyordu. Günümüzde bankalarda sıra numarası aldığımız Q matik cihazları yoktu belki ama sayın finans uzmanı halkımızdaki rağbetin yoğunluğundan ötürü patır patır sıra numarası vererek işlem yapıyorlardı bunlar.

Bu şov tam tamına 22 ay devam etti. Bu süre zarfında 2000’in üzerinde banker faaliyet gösterdi. 3 milyon vatandaş yüksek faiz vaadiyle bu banker tayfasına o dönemin parasıyla 150 milyar Lira yatırdı. Türkiye bütçesinin yaklaşık 800 milyar Lira olduğunu söylersem sanırım bu banker tayfasının nasıl paralarla oynadığı az da olsa anlaşılabilir.

22 ayın sonunda banker mevzusunun önü alınamadı. Banker tayfasının da çoğu iflas etti ya da yurtdışına kaçtı. Olan finans uzmanı vatandaşa oldu. Tokatlandıklarıyla kaldılar.

Sonrasında çağ atladığımız dönemler geldi. İhracat patladı. 12 Eylül öncesinde cebinde yabancı para ile “yakalanan” kişiler casuslukla yargılanırken bu çağ atlama döneminde Amerikan Doları ve Batı Alman Markı ile jonglör gibi oynamaya başladı sayın halkımız. İhracat dedik ama her ihracatçı gerçek anlamda dışarıya satış yapıyor değildi. Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel, Kemal Horzum, Orhan Aslıtürk ve Turan Çevik gibi anlı şanlı iş insanları hayali ihracatın mucidi oldular.

Hayali ihracat ne demekti? Mesela yurtdışına kumaş sattığınızı beyan ediyordunuz. Bunun karşılığında devletten vergi iadesi alma hakkınız oluyordu. Ama aslında kumaş diye sattığınız şeyler kumaş kırpıntıları gibi şeylerdi. Başka bir örnekte ise deri ihracatçısıyım deyip kösele parçaları gönderiyor ve yine vergi iadesinin gözüne vuruyordunuz.

Zaman içerisinde muteber iş insanları olarak lanse edilen bu tipler ya Karayipler’e ya da Yunanistan’a kaçtılar.

Konu uzun, şimdilik burada bir virgül koyalım. Devamı diğer bölüm ya da bölümlerde diyelim.

6 Kasım 2025 Perşembe

169 - 04.11.2025 - YANLIYIZ ÇÜNKÜ HALKIN YANINDAYIZ (Göynük Gazetesi)

 

YANLIYIZ ÇÜNKÜ HALKIN YANINDAYIZ

YANLIYIZ ÇÜNKÜ HALKIN YANINDAYIZ

 

Geçtiğimiz günlerde Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği (ÇŞİD) Bakanlığı tarafından Türkiye’nin 81 ilinde 81 bin konut adı altında sosyal konutlar yapılacağı açıklandı biliyorsunuz. Bu 81 bin konutun illere ve ilçelere göre sayısal dağılımı açıklandığında Göynük’te bir hayal kırıklığı oluştu. Zira Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Göynük’e kontenjan vermemişti. 

Yapılan açıklamalarda Göynük Belediyesi’nce bu konutlar için yer olmadığı şeklinde bir yazı yazıldığını öğrendik. Elbette bu hayal kırıklığımızı bir kat daha artırdı. 

Sonrasında ise Adalet ve Kalkınma Partisi İl Başkanı Suat Güner bir açıklama yaparak kontenjan verilmeyen ilçelerin belediyelerince kabaca “yer yok” cevabı verildiğini, bir kabahat varsa bunun ilgili belediyelerin kabahati olduğunu belirterek konuyu bir kez daha alevlendirdi. 

Salı günü ise Göynük Belediye Başkanı Ali Oral bir açıklama yaparak ÇŞİD Bakanlığınca belediyeden yer tahsis talebinde bulunulduğunu, ancak söz konusu yazıda belirtilen imarlı halde 10 bin metrekare ya da imar durumu olmayan 20 bin metrekare kriterlerine uygun ne belediyenin ne de Milli Emlak’ın uhdesinde bir arazi bulunmadığından bu kriterlere uygun yer olmadığını bildirildiğini belirtti. Ali Bey aynı zamanda bu yazının ilk olarak Şubat 2025’te ikinci olarak da Ağustos 2025’te kendilerine ulaştığından bahisle, belirtilen kriterlerde yer bulunmadığının Bakanlığa bildirildiğini beyan etti. 

Buraya kadar her şey normal. Özetlemek gerekirse TOKİ, Göynük’te de sosyal konut yapmak üzere yer aramış. Aradığı yerlerin kriteri de en az 10 veya 20 bin metrekare büyüklüğünde olmalıymış. Belediyemiz de ne belediyeye ait ne de hazine arazisi olarak bu büyüklükte yer olmadığını iletmiş. 

Burada Ali Bey’in bahsettiği bir başka mevzu daha var. O da TOKİ’ye normal konutlar için üç kez yazı yazıldığını, yazının her defasında reddedildiği mevzusu bu. Hatta o yazılara konu olmak üzere bazı üçüncü şahıs arazilerinin TOKİ konutları yapımı için idareye teklif edildiği belirtiliyor. TOKİ, statü değişikliği nedeni ile üçüncü şahıs arazilerini istimlak etmek suretiyle yani satın alarak buralara konut yapılamayacağını beyan etmiş bu reddin gerekçesini. Elbette kamuoyu bu açıklama ile teklif edilen o üçüncü şahıs arazilerinin kimlere ait olduğunu da merak etmiş durumda. Ama bu ayrı bir konu.

Bununla birlikte konu ile ilgili bir açıklama yapan Mudurnu Belediye Başkanı Sayın Doğan Onurlu, Bolu Milletvekilli Türker Ateş ile TOKİ’ye giderek belediyeye ait arazi olmadığını beyan ettiğinde TOKİ yetkilileri tarafından “siz üçüncü şahıslara ait yerler varsa oraları önerin. Biz TOKİ olarak ödemelerini yaparak o arazileri alma yoluna gideriz” şeklinde yol gösterildiğini beyan etti açıklamasında. Göynük Belediyesinin 3 kez reddedilen yazısına gerekçe olarak gösterilen statü değişikliği mevzusu ile bu yönlendirme birbiri ile çelişiyor gibi sanki. 

Dedik ya buraya kadar her şey normal. Anormal durum bundan sonra başlıyor. Göynük Belediye Başkanı birden konuyu basına getiriyor. Yalan yanlış beyanlarla kamuoyunun yanıltıldığını ısrarla belirtiyor. Kendi sözleriyle aktarmak gerekirse eğer “Biz burada siyaset yapmıyoruz, hizmet yapıyoruz” diyor. Aslında tam da siyaset yapılması gereken yerdeyiz. Ama burada belediyemizin sayın başkanının muhatabı, yerel medya organı olarak biz Göynük Gazetesi değil, doğrudan kendilerine suçlama yönelten AKP İl Başkanı olmalı kanaatindeyiz. Bizim yaptığımız yalnızca gazetecilik refleksi ile Göynük halkına doğruları tarafsızca iletmek o kadar. 

ÇŞİD Bakanlığının sosyal konut müjdesi olarak kamuoyuna duyurduğu bu 81 bin konut yapımı mevzusu şunun şurasında 1aylık bir mevzu. Sayın Ali Oral ise bu yılın Şubat ve Ağustos aylarında kendilerine yazılar geldiğini, Belediye tarafından TOKİ’ye üç kez yazı gönderildiğini daha yeni deklare etti kamuoyuna. Bu yazışmaların ne Göynük halkı tarafından ne de basın tarafından bilinmediği bir ortamda elbette ki insanlar sınırlı bilgileri çerçevesinde yorum yapacaktır. Doğruların açıklanması takdire şayan ancak bunu yaparken züccaciye dükkanına giren fil misali davranmadan, kırıp dökmemeye azami dikkat sarf edilmesi şart. 

Yanlı olmakla suçlanıyoruz fakat Göynük Gazetesi olarak bugüne kadar hiçbir kişi ya da kurumu hiçe saymadık. Halkın bilgi alma hakkını gözetmekten başka bir amacımız yok. Göynük Belediye Başkanı Ali Oral özelinde ise 31 Ekim 2024’te yazdığım yazı yerelde bir ilktir ve kendisini, düzenlediği halk buluşmasından dolayı kutlayan biriyim. Bu da “yanlı” olma suçlamasından uzak olduğumuzun kanıtlarından biridir bence. Bizi yanlı olmakla suçlayanlara şu açıdan hak veriyoruz: Evet biz yanlıyız; halkın, güçlünün değil haklının, sesini iletemeyenlerin yanındayız. Bu bir kabahat ise biz bu kabahati işlemeye devam edeceğiz. 

188 - 13.02.2026 - Bölüm 4: HANEDANIN GÜNAH DÖNGÜSÜ (Göynük Gazetesi)

  Bölüm 4: HANEDANIN GÜNAH DÖNGÜSÜ ...