30 Aralık 2025 Salı

180 - 30.12.2025 - 2025 - TAKVİM YAPRAKLARINDAN DÜŞENLER (Göynük Gazetesi)

 

2025 - TAKVİM YAPRAKLARINDAN DÜŞENLER



Geçen yıl yaptığım gibi bu yıl da bilim, sanat ve düşün dünyamızdan kayan yıldızlar gibi yitip gidenlerin bir muhasebesini yapacağım. Her birinin değeri ayrıydı, kabul etmek lazım. Bazılarını çok bazılarını daha az sevdik belki ancak bu, hiçbirinin değeri diğerinden az demek değil elbette.

2025’in kayıpları, 2 Ocak’ta kaybettiğimiz Ferdi Tayfur ile başladı. Ferdi Tayfur, 79 yaşında tedavi gördüğü hastanede hayata veda etti. 8 Ocak’ta Türk Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden Selim İleri’yi yitirdik. 13 Ocak’ta ise tiyatro ve seslendirme dünyamızın çok sevilen isimlerinden Bedia Ener’i kaybettik. Kendisini seslendirmeden tanımayanlar, Yaprak Dökümü adlı edebiyat uyarlaması dizide canlandırdığı Neyyir Hanım karakteri ile anımsayacaktır onu.

24 Ocak tarihimizdeki önemli mihenk taşlarından biridir. 12 Eylül askeri cunta rejiminde ekonomiden sorumlu bakanlık yapan ve sonrasında Türk siyasi tarihinde önemli bir figür haline dönüşecek olan Turgut Özal’ın imzası ile yayınlanan 24 Ocak ekonomik Kararları ve araştırmacı gazeteciliğin Türkiye’deki duayeni Uğur Mumcu’nun ve Diyarbakır Emniyet Müdürüyken hain bir pusuda hayatını kaybeden Ali Gaffar Okkan’ın suikasta kurban gidişleri bu tarihe rastlar. Bu yılın 24 Ocak’ında ise gazeteci ve haber spikeri Deniz Arman vefat etti.

Şubat ayına geldiğimizde Kahtalı Mıçe lakabı ile tanınan Mustafa Kahtalı vefat etti ayın 15’inde. Üç gün sonrasında ise tiyatromuzun başarılı ismi Muhammed Emin Gümüşkaya’nın kaybını öğrendik. Nam-ı diğer Seyyar Tayyar’ın...

Mart ayına ise ayın 2’sinde yitirdiğimiz Edip Akbayram ile başladık. Kendine has müzikal yorumu, zorluklar karşısında eğilmeyip dimdik duran kişiliği ile tanımıştık onu. Mart’ın yarısına geldiğimizde ise art arda iki güzide insanın vefatını öğrendik: 15 Mart’ta Yabancı Damat, Kardeş Payı gibi dizilerden tanıdığımız başarılı oyuncu Şinasi Yurtsever'in ani ölümü sevenlerini yasa boğarken, bir gün sonrasında ise oryantal sanatçısı Tanyeli vefat etti. Muhasebe ve ticaret ile uğraşanlar mart ayı dert ayı derler; 2025’in Mart ayı da kayıpların sayısı ve büyüklüğü ile öyle oldu adeta. 20 Mart’ta Deli Yürek, Ekmek Teknesi ve Kurtlar Vadisi gibi fenomen dizilerin yaratıcısı, ünlü ve başarılı yönetmen Osman Sınav’ı kaybettik. Bir gün sonra ise Türk Sineması’nın en başarılı 4 kadınından biri olan, dört yapraklı yoncanın bir yaprağı diyebileceğimiz Filiz Akın’ı ebediyete uğurladık. Mart ayının ve 2025’in en acı kayıplarından biri de hiç kuşkusuz ayın tam da son gününde, sanatını icra ederken, sahnede yitirdiğimiz Volkan Konak oldu. Kendine özgü yorumu ve sahne enerjisiyle Türkiye’nin en sevilen sanatçılarındandı.

Mayıs’ta Balık Ayhan adıyla tanıdığımız, Roman müziğinin önemli ritim sazcılarından Ayhan Küçükboyacı’yı, Grup Gündoğarken’in ve müzikseverlerin İlhan abisi İlhan Şeşen’i yitirdik.

Haziran ayında Yüzyılın Beyin Cerrahı olarak nitelendirilen dünyaca ünlü beyin ve sinir cerrahı Gazi Yaşargil’i ebediyete uğurladık.

Temmuz ayının başında ise gazeteci-yazar, köşe yazarı ve en önemli ve uslanmaz muhaliflerden Nihat Genç’i yitirdik.

Eylül ayında Arabesk müziğin güçlü sesi Gül tut, sahne ismi ile Güllü, Yalova'daki evinin penceresinden düşerek hayatını kaybetti. 51 yaşındaki sanatçının ani ölümü şok etkisi yaratırken doğrudan yürütülen soruşturma nedeniyle de aylarca gündemde kaldı. Son gelişmeler çerçevesinde ise şarkıcının düşmediği, kızı tarafından aşağıya itildiği iddiası kamuoyuna yansıdı.

Ekim’de usta oyuncu Arif Erkin Güzelbeyoğlu, 90 yaşında vefat etti. Arif Erkin adıyla tanıdığımız sanatçı hem dizilerde hem de sinemada birçok unutulmaz karaktere hayat vermişti. En akılda kalan, Yabancı Damat dizisindeki Memik Dede ve İkinci Bahar dizisindeki Zülfikar rolleriydi. Ruhu şad olsun.

1 Kasım’da Türk Sineması’nın önemli jönlerinden Engin Çağlar, 3 Kasım’da da tiyatro ve sinemanın sevilen yüzü Ahmet Gülhan, 85 yaşında hayata veda etti. Ayın ortasında da Türk Sanat Müziği’nin dev ismi Muazzez Abacı, 78 yaşında doğum gününde hayatını kaybetti.

Yukarıda saydığımız değerlerin haricinde; spor spikerleri Ümit Aktan ve Sabri Ugan, spor programcısı Faik Çetiner, cinayet gibi bir elektrik kazasında vefat eden Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek, Manisa / Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay, oyuncu Filiz Küçüktepe, psikolog Haluk Yavuzer, karikatürist Haslet Soyöz, spor yöneticisi Nedim Türkmen, neyzen Niyazi Sayın, eski Merkez Başkanı Başkanlarından Süreyya Serdengeçti’yi de kaybettiklerimiz arasında sayabiliriz.

Dünyada ise; aktör Gene Hackman, Amerikan güreşi ve sinemadan tanıdığımız Hulk Hogan, aykırı yönetmen David Lynch, rock müziğin efsane isimlerinden Ozzy Osbourne, futbolcu Diogo Jota, modacı Giorgio Armani, sinema oyuncuları Brigitte Bardot (Neşeli Günler adlı filmde üç kağıtçı Ziya karakterinin kahvehanede jilet satarken kullandığı Biricik Bardo 🙂) ve Claudia Cardinale ile aktör Val Kilmer, boyalı suratları ve ilginç sahne şovları ile müzk tarihine adını altın harflerle yazdıran rock grubu Kiss'in eski üyelerinden Ace Frehley90lı yıllarda Formula 1 yarışlarında mütevazı bütçesine rağmen aldığı başarılı sonuçlar ve eğlenceli duruşu ile arz-ı endam etmiş Jordan F1 takımının sahibi Eddie Jordan bir çırpıda sayabileceğimiz kayıplar.

Her yıl biraz daha kalabalık bir veda listesi çıkıyor karşımıza. İsimler çoğalıyor, satırlar uzuyor, içimizdeki eksilme hissi derinleşiyor. 2025 de bize bunu yaptı. Tanıdık sesleri, bildik yüzleri, alıştığımız duruşları aldı götürdü. Geriye ise onları anmak, hatırlamak ve bizlerde ve bu dünyada bıraktıkları izi unutmamak kaldı.

 

27 Aralık 2025 Cumartesi

178 - 24.12.2025 - YİNE, YENİ, YENİDEN (Göynük Gazetesi)

 

YİNE, YENİ, YENİDEN

YİNE, YENİ, YENİDEN

Türk Pop Müziği’nin yaşayan efsanelerinden Nilüfer’in 1992 yazında çıkardığı albümün adını yazıma başlık olarak seçmemin bir sebebi var: Emeklilikte Yaşa Takılanlar -yani EYT- yasası palas pandıras çıktığında, emeklilik şartlarını sağlayan bendeniz de çöpsüz üzüm gibi borçsuz harçsız dilekçemi verip emekli olmuştum. 2023’ün Nisan ayından bu yana harca harca bitmez, aşırı yüksek (!) emekli maaşımı alarak, emekli hayatı yaşamaya başladım. 

Aslında emekli olduğum andan itibaren hissettiğim, çalışma yaşamı boyunca ruhen ve bedenen üzerime çöken yorgunluğu atma isteği idi. Çoğunlukla evde ya da sevdiğim insanlarla mümkün olduğunca bir arada bulunmaya çalışarak geçti emekliliğin ilk zamanları. Evden çıkmayı tercih etmediğim anlar için dostların sorduğu popüler soru olan “Canın sıkılmıyor mu Allah aşkına?!” sorusuna verdiğim yanıt hep aynıydı: “Yok be, can sıkıntısı da neymiş!

Günler günleri kovaladı; onlarca kitap okunup bitirildi, Göynük Gazetesi’ndeki köşem için binlerce satır yazı yazıldı, Netflix’in dizi ve film kütüphanesi acımasızca sömürüldü. Dışarıdan bakınca “amaçsız”mış gibi görünen zamanların aslında ne de ferahlatıcı olduğu defalarca izah edildi.

Derken birkaç hafta önce, evvelce de çalıştığım kurumdan bir iş teklifi geldi. Allah var ya, hiç de aklımda yokken geldi bu teklif. Kurulduğu günden itibaren güzel ilçemiz Göynük için son derece kıymetli bir eser olarak gördüğüm Özel Göynük Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nde mesaiye başladım. Yazımın başlığındaki gibi; yine, yeni ve yeniden… 

Yılların imbiğinden süzülüp gelen çalışma hayatı tecrübemi, önceki dönemlerden çok daha ayakları yere basar bir ruh hali içerisinde aktarmaya çalışıyorum birkaç haftadır eskimeyen bu kurum için. Sanırım bu dönemki gayretim, emekli olmadan önceki haletiruhiyeme nazaran biraz daha stresten uzak şekilde ama ayrı bir ciddiyet içerisinde tezahür edecek. SGK primi gününü doldurmaya çalışan bir bireyin çekingenliğindense, adeta bir beyin fırtınasındaymışçasına farklı noktalara dokunabileceğim bir moda geçiş yaptım desem yanlış konuşmamış olurum.

Belki de emeklilik, hayattan el etek çekmek değil; tam tersine, hayata hangi noktadan ve hangi ruh hâliyle ona dokunacağını seçebilme özgürlüğüdür. Bugün yeniden çalışıyor olmam, eksik kalan günleri tamamlama telaşından değil; birikmiş sözleri, öğrenilmiş sabırları ve dinginleşmiş bir zihni işe katma isteğindendir. Yani bu kez takvim değil, niyet konuşuyor. Yine buradayım; yeni değilim belki ama her şeye yeniden bakabilecek kadar tazeyim.

 

22 Aralık 2025 Pazartesi

177 - 15.12.2025 - YAZI YAZMANIN KİMSEYE SÖYLEMEDİĞİM TARAFI (Göynük Gazetesi)

 

YAZI YAZMANIN KİMSEYE SÖYLEMEDİĞİM TARAFI


YAZI YAZMANIN KİMSEYE SÖYLEMEDİĞİM TARAFI

Yazı yazmak, dışarıdan bakıldığında düzenli bir masa, bir bilgisayar, bir fincan kahve ve akan cümlelerden ibaret sanılır.Oysa amatör bir yazar olarak sıklıkla dile getirmediğim tarafı şudur: Yazı çoğu zaman bir rahatlama değil, aslında bir yüzleşmedir. Bilgisayarın başına oturduğumda sadece kelimelerle uğraşmakla yetinemem, kendimle de baş başa kalırım. Kimi zaman kaçtığım düşünceler, çözümü için kafa yormayı ertelediğim sorular, eşimle ya da çok samimi bir dostumla paylaşabileceğim ölçüde bastırdığım duygular tam da o an sıraya girerler. Yazı, bir bakıma saklanmaya çalıştığımyerleri tek tek işaret eden bir ispiyoncudur.

Okuyucu, yazdığım yazının en son hâlini görür. Oysa silinen kelimeler hatta paragraflar, yayınlanmasını ertelemeyi seçtiğim, bir bakıma olgunlaşması için dinlendirdiğim taslaklar da vardır. En çok da kendime yakıştıramadığım itiraflar, ağzıma geleni sayıp dökmek istediğim kavgaların uzantıları silinir. Çünkü yazı, ne kadar başkalarına hitap ederse etsin, yazarı olarak önce beniele verir. İnsan bazen gerçeği söylemekten değil, gerçeği fark etmekten korkar. Yazı da aslında bu korkuyu canlı tutan bir nöbetçidir.

Yazarken güçlü görünmek zorunda olduğumu düşündüğüm zamanlar olur kimi kez. Okur karşısında sarsılmaz, tutarlı, ne söylediğini bilen biri olmayı, lafı tam da gediğine koyabilmeyi isterim. Ama yazmanın ve yazının bana öğrettiği en sert şey şudur: Güçlü cümleler çoğu zaman zayıf anlardan doğar. Emin olmadığım, kararsız kaldığım, hatta yenildiğimi hissettiğim zamanlar klavyeden ekrana ulaşan, belki de en dürüst halimin yansımasıdır. Bu yüzden yazı, bir başarı hikâyesi değil; çoğu zaman bir hesaplaşma tutanağıdır.

Bir de beklenti tarafı var elbette. Bu beklenti de yazının anlaşılması, okuyucuda karşılık bulması, ilgili yerlerde yankı bulması… Bunlar genellikle konuşulmaz ama hissedilir. Okunmadığını düşündüğün bir yazı, bir sağır odada yüksek sesle konuşmak gibidir. Haykırmanıza rağmen yankı yoktur. İşte o an insan kendine şu soruyu sorar: “Yazmakla, beyhude bir çaba mı gösteriyorum acaba?” Cevap çoğu zaman “hayır”dır.Çünkü yazılmayan bir yazı, insanın içinde daha çok yer kaplar.

Yazı yazmanın kimseye söylemediğim tarafı belki de en sade noktasıdır: Yazmasam eksik kalırım. Anlaşılsam da anlaşılmasam da, beğenilsem de görmezden gelinsem de… Yazı benim için bir şeyler anlatmaktan çok dayanmaktır. Hayata, olup bitenlere, ahlaksızlığa, hatta kendime karşı ayakta kalma biçimidir. O yüzden bazen yazma eyleminin yükü ağır gelir amabilirim ki bırakırsam bu yük daha da ağırlaşır. Çünkü yazı, sustuğumda beni terk etmez.

6 Aralık 2025 Cumartesi

176 - 06.12.2025 - BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN (Göynük Gazetesi)

 

BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN

BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN

 

Son günlerin flaş mevzusu futboldaki yasadışı bahis ve şike operasyonları... Yargının eşgüdümünde futbolcuları, hakemleri, eski ve yeni kulüp başkanlarını ve futbol yorumcularını da içine alacak şekilde genişletilen bu soruşturmalar hakkında bir fikir beyan etmemiz doğru olmaz. Umarız ki yıllar önce İtalya’da bağımsız yargının el atarak temizlik yaptığı operasyonlar gibi bizdeki operasyonlar da köklü ve tertemiz bir yeniden yapılanmaya vesile olur.

Benim dilim döndüğünce sizlere aktarmaya çalışacağım da 40 yıla yaklaşan mazisi ile çok uzak sayılabilecek bir zamandadoğrudan olayın özündeki insanlardan dinlediğim bir tür şike aslında. Olayı aktaracağım kişilerin çoğu ebediyete intikal ettiğinden, üzerinden de çook uzun yıllar geçmiş olduğundan anlatmakta bir beis görmüyorum.

1989 yılıydı. O zamanlar adı Türkiye 1. Futbol Ligi olan şimdiki Süper Lig’de Anadolu takımları içerisinde tamamen kendine has transfer politikası ve büyük takımlara özellikle kendi evinde çelme takması ile ünlü Boluspor, taraflı tarafsızbirçok kişinin beğendiği, sevilen bir takımdı. O yıllarda Scoutluk denilen olgunun varlığından bîhaberdi herkes. Oysa Boluspor’da görevli olan rahmetli Altan Doyran, Türkiye’nin dört bir tarafına gider, amatör lig maçlarını bile seyreder ve gelecek vadettiğine inandığı gencecik futbolcuları yönetime bir rapor halinde sunup onları Boluspor kulübüne, dolayısıyla Türk Futboluna kazandırırdı. Futbol takımlar o zamanlar şimdiki gibi fırıldak menajerlerin esareti altında değildi!

Boluspor bu transfer politikası ile kendi yağında kavrulur, amatörden ya da alt liglerden aldığı oyuncuları parlatıp yüksekmeblağlara büyük takımlara satarken naklen yayın sistemi kökünden değişti ve takımlar önceki yıllara nazaran çok daha büyük paralar kazanmaya başladılar. İçine paranın bulaştığı her şey gibi futbolda da durumlar değişti ve Boluspor artık üst sıraları zorlayan, orta sıraların güçlü takımı kimliğinden, ligde tutunmaya çalışan, alt lige düşmemek için saha içinde ve saha dışında çok çaba sarf eden bir hüviyete büründü.

1989-1990 sezonunda da Malatyaspor ile ligde kalıp kalmama mücadelesine girişti Boluspor. Malatyaspor’un o dönemki başkanı kayısı tüccarı ve emlak kralı diye bilinen rahmetli Metin Kaya Çağlayan’dı. Dediğimiz gibi mücadele sadece yeşil sahada değil saha dışında da yapılıyordu ve başkan Çağlayan, açık açık Boluspor’un ligde kalma uğruna her türlü oyunun içinde olduğuna ilişkin bir açıklama yaparak ortalığı alevlendirdi. Rahmetli Çağlayan’ın özellikle odaklandığı maç ise Adana Demirspor – Boluspor maçı idi. (Adana’daki maçta ev sahibi takım bir penaltı kaçırmış, Boluspor ise iki gol bularak rakibini yenmişti.)

O dönem Boluspor Başkanı rahmetli Yılmaz Becikoğlu idi. Şimdi bile Anadolu takımları görece büyük paralar kazanıyorsa maç naklen yayınlarından, Yılmaz Başkana müteşekkürolmalılar. Zira TRT’nin kafasına göre üç otuz paraya maç naklen yayını yapmasına dimdik karşı durarak naklen yayınlar için havuz sisteminin kurulmasını ve kulüplerin yayın gelirlerinin astronomik seviyelere ulaşmasının mimarıdır kendisi.

Elbette her kulüp başkanı gibi Yılmaz başkan da iyi bir yöneticikadrosu ile kulüp yönetmenin gerekliliğinin farkındaydı. Kurt gibi karakteri ile kendisi gibi iş insanlarını ve siyasetçileri kulüp yönetimine almayı başardı. Siyasetçiler derken teyzemin eşi ve o dönemde iktidarda olan Anavatan Partisi’nin merkez ilçe başkanı rahmetli Süleyman Özdemir’i kastediyorum. Ortaokul mezunu olmasına rağmen o da çok kuvvetli bir siyasi figürdü. Deyim yerindeyse “bıçağının önü de arkası da kesen” bir yapıdaydı. Hükümette bakanlık yapan, ilk sayılarımızdan birinde Göynük Gazetemizin de röportaj yaptığı Mengen’liKazım Oksay ile derin muhabbeti vardı. Yanlış hatırlamıyorsam Sayın Oksay Devlet Bakanı olarak tanıtma vakfı ya da Türk sporunu güçlendirme vakfı gibi bir kurumdan sorumluydu. Para lazım olduğunda Yılmaz başkan ANAP ilçe başkanı olan eniştemi Ankara’ya gönderiyor ve para sorununu böylelikle çözüyordu.  

Adana Demirspor maçı öncesi gerçekleşen somut durumu rahmetli eniştemden nakletmeye çalışayım:

Maçtan önce Adana’da bir bankadan 105 Milyon lira çektim. Bond çantaya koyduğum bu paradan 5 milyon Lirasını soyunma odasında bizim futbolculara dağıttım. Geri kalan 100 milyonu da çantayla Adana Demir takımına gönderdim

Yukarıda da belirttiğim gibi Boluspor maçı 2-0 kazanıp ligde kalırken Malatyaspor, rahmetli başkanlarının deyimiyle bağıra bağıra küme düştü. Takip eden yıllarda uzun ve çetin mücadeleler verildi hem Malatyaspor hem de Boluspor adına. Federasyonun hukuk departmanı önce şike var sonra şike yok dedi. Sonrasında “bir yerlerden” Malatyaspor’a 3 milyar Lira para geldi ve olay bir şekilde kapandı.

Bazı yerlerde işler böyle yürür. Düzen dediğimiz şey bazen bir soyunma odasında dağıtılan zarflarla, bazen rakip futbolculara gönderilen Şahin marka arabalarla, bazen de bir bond çantanın girdiği kapıyla şekillenir. Kimi zaman sahada koşanların emeği konuşur, kimi zaman soyunma odası koridorları. O günlerdeyaşananlar da sadece bir maçın değil, bir dönemin zihniyetini açık etmişti. Bugün futbolda konuşulan ne varsa, kökü o eski defterlerin sayfalarında durur hâlâ. Ve biz, yıllar sonra bile, aynı cümlenin etrafında döneriz: Bazı yerlerde işler böyle yürür.


1 Aralık 2025 Pazartesi

175 - 01.12.2025 - AĞZA SIĞAR DA AKLA SIĞMAZ BAZEN (Göynük Gazetesi)

 

AĞZA SIĞAR DA AKLA SIĞMAZ BAZEN



En başta şunu söyleyeyim: Az sonra okuyacaklarınızı evde, çarşıda, pazarda, iş yerinde kısacası hiçbir yerde DENEMEYİNİZ! Baştan uyarımı yapayım da sonra gazetede okudum da yaptım filan gibi mazeretlerin ardına sığınan çıkmasın.

İki sivri zekâ arkadaş oturmuşlar muhabbet etmekteler. Muhtemelen muhabbetlerine, şişe ya da kutu içerisindeki bir miktar alkol de eşlik etmekte. Bu iki sivri zekadan biri, aklına her nereden geldiyse artık, diyor ki “Birader ben şu ampulü ağzıma sokarım!”. Bunu, tavandaki duya takılı olan akkor flamanlı sarı ampulü parmağı ile işaret ederek söylüyor. Yapardın-yapamazdın iddiaları arasında bir ampul bulunuyor ve iddia sahibi bir şekilde ampulü ağzına sokmayı başarıyor. Ampul bu, bir şekilde ağız boşluğuna sığar da çıkarmaya çıkaramazsın. Öyle de oluyor. İddia sahibi iddiasını kanıtlamış oluyor ama ampulü kırmadan ağızdan çıkarabilmek kesinlikle mümkün değil! Diğer üstün zekalı, sinkaf ederek şöyle diyor arkadaşına: “Lan oğlum ne beceriksiz adamsın! Nasıl çıkaramıyon ampulü?!” Böyle dedikten sonra o da ağzına bir ampul sokuyor ve akıbet yine aynı: Ağza giren ampul çıkmaz kuralı!

Tüm uğraşlarına rağmen ampulleri çıkaramayınca normal zekalı insanların verebileceği bir karar verip hastaneye gitmeye karar veriyorlar. Evden çıkıp yoldan bir taksi çeviriyorlar. Tabi ağızlarda ampul, konuşma filan hak getire. Taksiciye durumu yazarak anlatıyorlar. Taksici bu kafadarların ne kadar da akıllı (!) olduklarını düşünüyor ve gülmekten adeta katılarak bunları hastanenin acil servisine götürüp bırakıyor. Acil servistekiler de gülmemek için kendilerini zor tutarak tıbbi müdahalede bulunuyor ve bu iki çok akıllı tipi “kurtarıyor”.  Doktor tam bunları ampulden kurtarırken acilin kapısından bu kez taksici giriyor. Ve onun da ağzında bir ampul! Yememiş içmemiş, iki kafadarı acile bırakır bırakmaz bakkala girip ampul almış ve o da denemiş!

Evet dostlar, burada anlatılan fıkra gibi gözükse de aslında gerçektir. Çıkaramayacağını bile bile o ampulü ağzına sokar insan. Ne kadar zekâ ve akıl dışı olsa da acaba mı sorusu kanına girer insanın. Halbuki bu merakın sonu acil servistir. Tıbbi olarak müdahale edilmezse de o ampul o ağızdan çıkmaz!

Daha geçenlerde Şanlıurfa’da bir marangoz atölyesinde 15 yaşında bir çocuğa makatından kompresör ile hava veren zekâ yoksunu tipler, zavallı çocuğun ölümüne neden olmuşken, bu olay ülke genelinde duyulmuş ve infiale sebep olmuşken bu kez de ilçemiz Göynük’te karbon kopya şeklinde bir mevzu meydana geldi.  Bir iş yerinde çalışan birkaç zeki (!) vatandaş bir arkadaşlarına, aynı Şanlıurfa’daki gibi kompresörle hava verdiler. Olaya maruz kalan işçi hastanelik oldu. Şakalaşırken vuku bulduğu iddia ediliyor bu olayın. Çok şükür bu “şaka” ölümle sonuçlanmadı. Ancak insanların hatalardan hiç ders almaması ibretlik bir öykü halinde kamuoyuna yansımış oldu.

İnsan, bazen en basit uyarıları bile hiçe sayacak kadar gözünü karartabiliyor. Ağzına ampul sokmakla makata kompresörle hava sıkmak arasında uçurum varmış gibi görünse de ikisinin de ortak paydası aynı: Beyin yerine başka yerlerle düşünmek... Bir anlık kahkaha uğruna hayatları tehlikeye atan bu hoyratlık, sadece iş kazası değil; toplumsal bir körlük aslında. Hepimizin yapması gereken, bu “şaka” kültürünü masum bir eğlenceden ibaret sanan anlayışla yüzleşmek, hatta belki de hesaplaşmak. Çünkü ampul belli şartlar altında kırılarak sorun çözülebiliyor belki, ama insanların kırılması tolere edilebilecek kadar basit bir mevzu değil.

25 Kasım 2025 Salı

174 - 25.11.2025 - ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ (Göynük Gazetesi)

 

ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ

ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ

Sanırım önemli gün ve haftalarla ilgili yazı yazarken kendime ait bir teamül oluşturdum: Önemli günün bir gün sonrasında o günle ilgili yazı yazıyorum. Öğretmenler Günü 2025 de bu teamülün bir halkası olmaktan kurtulamıyor.

Öğretmenler Günü, Anneler Günü, bunun günü, şunun günü derken birçok şeyi 365 güne yaymak yerine tek bir güne sıkıştırıyoruz. Konuya özne olan kişi ya da olayı anmak elbette önemli, ama o hayattayken ve imkânın da yerindeyken mesela anneni huzurevine yatır, ziyaret etmek şöyle dursun arayıp sorma bile, huzurevinden gelecek ölüm haberini bekle, sonra da anneler gününde Instagram’da zibilyon tane paylaşım yap! Ne büyük bir başarı! İnşallah çoluk çocuğun da sana aynını yaşatır; seni, en az senin anneni sevdiğin (!) kadar sever…

14 Şubat mesela. Sen sevdiğini iddia ettiğin kadını o gün kırmızı güllere boğ, geri kalan günlerde kadını salt senin pek bir kırılgan olan erkekliğine halel getirdi bahanesiyle sokak ortasında onu boğ! Nasıl sevgi ama?! Seni öldüresiye seviyorum dersen hiç de yadırganmaz bu boğucu sevgin. Mahkemede de takım elbiseni giyersin, kravatını da Windsor düğümü şeklinde bağlarsın. Hâkimin karşısında da el pençe divan durdun mu hafifletici sebepler seni haphafif yapıverir! Sanırsın açık sarı Ona şişesine dalıp çıkmışsın; hafifim, hafifsin, hafif… 

Sevgililer gününden tam olarak bir ay sonra, 14 Mart Tıp Bayramı. Doktorlarımız, ebe-hemşirelerimiz, acil tıp emekçileri… Onların da her biri sevgililer günündeki gibi şovumuzu yapacağımız sevgililerimiz. Her biri başımızın tacı. Arada bir yurtdışına filan kovuyor olsak da onlar bizim. Çok mu çok seviyoruz onları. Amaa acilde hele bir serum takmasınlar bize, hele istediğimiz antibiyotiği bir yazmasınlar bak bakalım başlarına neler geliyor! Acili basar şiddetli bir biçimde öyle bir severiz ki onları!!! 14 Mart’ta X (eski Twitter) platformunda yaptığımız övgü dolu paylaşımdan sevgimizin büyüklüğünü anlarlar gerçi ama biz yine de 160 karakterlik bu paylaşımlarımızın hatırını saymadıklarında onlardan “dehşetli sevgimiz” ile hesap sorarız. Hakkımız çünkü bu!

Öğretmenler gününe ne demeli? Ne güzel icat valla. “Benim çocuğuma nasıl 99 verirsin?!”  deyip 1 puan için okulu bas, öğretmeni okul koridorunda sıkıştır, olur da veli toplantısına gelme şerefini bahşedersen orada da parmak sallayıp işini öğretmeye kalk! Eee?! Olur o kadar yahu! 24 Kasım Öğretmenler Gününde mis gibi bir Whatsapp mesajı, ”hocam iyi ki varsınız” bir de Facebook’tan tumturaklı bir iki laf içeren bir gönderi hazırlayıp paylaş, bitti gitti. (Yazarın notu :Hazırlamak derken onu da arama motorundan araklarsın canım, şey değilsin ya! Yazarın notunun sonu) Öğretmenin emeği, sabrı, gayreti ve çocuğunun hayatında iz bırakacak sevgisi bir hiç zaten! Senin klişe mesajının ağırlığı hepimizi yere serip ezmeye yeter! Öğretmen de teneffüs dakikalarında suni teneffüs bile edememiş kime ne! O, senede bir gün hatırlanacak bir süs eşyası o kadar!

Tüm bu hikâyelerin ortak bir noktası var: Biz sevgiyi, saygıyı, emeği, minneti yaşamıyoruz. Onun yerine göstermeyi hatta gösteriş yapmayı tercih ediyoruz. Annemizi, eşimizi, doktoru, öğretmeni, yani bize dokunan herkesi bir güne hapsediyor; geri kalan 364 günde görmezden geliyoruz. Van’da öğretmenlik yaptığı yıllarda aldığı bir hediyeyi anlatırken gözleri nemlenen sevgili kardeşim Sezai Hoca geldi aklıma. Hediye dediği de içinden bir ya da iki tanesi kullanılıp geri kalanı eski bir gazete kağıdına sarılmış ve bir parça iple bağlanmış bir paket kâğıt mendil... Öğretmenlere 24 Kasım’da aldığınız o janjanlı hediyelerden kat be kat değerli bir hediye o. Aradan geçen yıllara rağmen gözde bir damla yaş çünkü onun bedeli. Dolayısıyla her kim olursa olsun verdiğiniz gerçek değer, bir ömürlük emeğin hakkını vermekle ölçülür. En büyük eksikliğimiz sevgimizi gösterememek değil, sevgiyi yaşatmayı becerememek. En çok sevdiğimizi sandıklarımızı, en çok kırdığımız yerde bıraktığımız sürece, özel günler sadece vicdan temizleme töreni olarak kalacak.

Öğretmenler Günü kutlu olsun, olabilecekse…

19 Kasım 2025 Çarşamba

173 - 19.11.2025 - GÜVENLİ GIDA HAKKI (Göynük Gazetesi)

 

GÜVENLİ GIDA HAKKI

GÜVENLİ GIDA HAKKI

 

Son günlerde ülkemizde yaşanan ve yeme-içme kaynaklı ölümlerle gündeme gelen vakalar, hepimizin ortak bir gerçeğe bakmasını zorunlu kılıyor: Kimi zaman bir tabak yemek, masum bir akşam yemeği ya da sokak arasında ayaküstü atıştırılan bir ekmek arası, hatta ne kadar saçma da olsa içine her nasılsa deterjan karışmış bir fincan Türk Kahvesi, hayatla ölüm arasındaki ince çizgiye dönüşebiliyor. Kimsenin aklına gelmeyen, kimsenin hesaba katmadığı şey bazen reflü ya da gastritle değil, doğrudan bir cenaze töreniyle sonuçlanabiliyorolması. Bu yüzden mesele artık “ne yediğimiz”den çok; “neyi,kimden ve nasıl aldığımız” meselesi.

Gitgide Hindistan’a yaklaşan sokak lezzet(!)lerindenrestoranlara, düğün yemeklerinden okul kantinlerine kadar her nokta, denetim zayıfladığında risk haritasında kırmızı renge bürünüyor. Üstelik bu risk sadece mikrobik zehirlenmelerle sınırlı değil; yanlış saklanmış etler, beklemiş sebzeler, motor yağından hallice yağlar, hijyen eksikliği, personel eğitimsizliği ve daha niceleri bu tablonun görünmeyen ama sonuçları ağır bileşenleri. Bazı işletmelerin kâr hırsıyla hijyen ve güvenliği ikinci plana atması ise toplum sağlığını en çok yaralayan noktalardan biri.

Bu tablo karşısında resmî kurumlar da çoğu zaman kıt imkânlarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Gıda kontrol ekiplerinin sayısı, müdahale kapasitesi, laboratuvar yoğunluğu ve periyodik denetimlerin sıklığı; mevcut tabloya bakıldığında ihtiyacın gerisinde kalıyor. Turizm ülkesi olma iddiamız ise bu tabloyla çelişiyor. Çünkü zengin gastronomimiz, turizmin taşıyıcı sütunlarından biri. Ancak kontrolsüz gıdalar nedeniyle yaşanan her zehirlenme vakası, ülke imajına da zarar veriyor.

Bu noktada sadece devleti işaret etmek en kolay yol elbette. Oysa mesele daha büyük. İşletmenin mutfağında bulaşık yıkayan personelden paket servisi yapan motokuryeye kadar herkes bu işte paydaş pozisyonunda. Hijyen eğitimi, gıda güvenliği kültürü ve disiplin; sadece “usta başının uyarısı” ile ayakta durabilecek şeyler değil, kurumsallaşmış bir sistemle desteklenmek zorunda.

Elbette tüketicinin de bir sorumluluğu olmalı bu işte. Hepimiz dışarıda yemek yerken “ucuz fiyat”, “bol porsiyon”, “popüler mekan” gibi unsurlara bakıyoruz; ancak hazırlama koşullarını sorgulamak zerrece aklımıza gelmiyor. Oysa sağlıklı besinin ilk şartı, hijyenik üretim sürecidir. Fabrikalar zehirlemez; basit ihmaller zehirler. Çöp kutusunun yanına bırakılan et, uygun saklama sıcaklığı sağlanmayan pilav, aynı bıçakla işlenen çiğ ve pişmiş gıdalar… Hayati tehlikenin başlangıç noktaları bunlar.

Artık şunu kabul etmek zorundayız: Güvenli gıda bir lüks değil, temel bir insan hakkıdır. Düzenli denetimlerin artırılması, işletmelere zorunlu hijyen ve gıda güvenliği eğitimlerinin getirilmesi, caydırıcı cezaların ağırlaştırılması ve tüketici bilincinin yükseltilmesi; bir tercihten öte bir zorunluluk artık.

Tabağımızdaki yemek sadece midemizi değil, ülkemizin gastronomi kültürünü, turizmdeki itibarını ve en önemlisi insan hayatını ilgilendiriyor. Bu yüzden şu andan itibaren şapkamızı önümüze koyup şunu soralım:

Bu tabak sadece açlığımı mı gideriyor, yoksa sağlığımı da koruyor mu?

Cevabı bireysel olarak biz ne kadar ciddiye alırsak, gıda güvenliği de o denli güçlü olacaktır.

15 Kasım 2025 Cumartesi

172 - 15.11.2025 - YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-3 (Göynük Gazetesi)

 YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-3



Bu toprakların ne hayırseveri biter ne dolandırıcısı… Yazı dizimizin birinci bölümünde bahsettiğimiz Thodex ve Fatih Özer’e konuyu ancak ulaştırabildim.

Henüz 23 yaşında kripto para ayağıyla 400 bin kişiden para topladı. 12 milyar dolarlık işlem hacmine ulaştı. Seksi kıyafetler giydirilmiş mankenlerle reklam yapıyordu. Müşterilerine çekilişle Porsche filan hediye ediyordu. Kendisi finansal deha olarak tanıtılıyordu. 2 milyar doları buhar etti. 150 milyon doları da bavullara doldurup Arnavutluğa kaçtı. Bir yıl sonra artık Türkiye'ye getirildi. 11 bin yıl hapis cezası verildi. Son dönemde yakın çevresine Şubat ayında çıkacağını söylediği bir zamanda, Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki hücresinde intihar etti.

Üç bölümdür dilim döndüğünce anlatmaya gayret ettim. Bir muhasebe yapalım isterseniz:

Tüm bunları alt alta yazıp topladığımızda görüyoruz ki ülkemiz ekonomi tarihi kendisini çok kurnaz zanneden, parsadan ben de pay alayım diyen, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın deyimi ile bir koyup üç almak isteyen, çalışmadan köşeyi dönme merakındaki çok saygıdeğer halkımızın fiyaskolarıyla dolu maalesef. Tamahkârlık o denli büyük boyutlarda ki önceki fiyaskolardan hiç mi hiç ders de alınmıyor.

Ülkemizde engelli bir vatandaş için alt tarafı bir tekerlekli sandalye almak gibi ulvî bir amaç için bile olsa para toplamaya kalkın, kırk yerden izin, imza almak zorundasınızdır. Ancak her ne hikmetse bu Thodex gibi organizasyonlar 12 milyar Dolar toplarlar, kimseciklerin ruhu bile duymaz!

Tüm bunların temelinde ahlak anlamındaki eksikliğimiz ve gitgide yozlaşmış olmamız yatıyor maalesef. Hep anlatılan bir anekdot vardır, size son olarak onu da ileteyim:

Bir adam akşam-gece aralığında telaş içerisinde bir kuyumcunun önüne gelir. Elindeki bohçaya sarılı altınları satmak istemektedir. Onun bu halini gören bir vatandaş telaşının sebebini sorar. Adam ona eşinin çok hasta olduğunu, ameliyat olmazsa öleceğini, ancak ameliyat parası için gereken parayı elindeki bohçadaki altınları satarak tamamlayabileceğini anlatır ağlamaklı bir biçimde. Hatta bunun için elindeki 2 milyon Lira değerindeki altınları zorunlu olarak 1 milyon Liraya bile bozdurabileceğini söyleyince yardımsever (!) vatandaş, kuyumcu kapalı olduğundan kendisinin bu 1 milyonu verebileceğini söyler. Altınların sahibi olan adam ağlaya ağlaya bu yardımseverin ellerini öper ve alışveriş birkaç dakika içinde tamamlanır. Ertesi sabah yardımsever vatandaş büyük bir heyecanla kuyumcuya gittiğinde altınların altın değil teneke olduğunu öğrenir.

Hepimiz bu hikayedeki gibi insanlar değiliz elbette. Ama hepimizi toplayınca ortalamamız maalesef bu! Düşene bir tekme de sen vur anlayışı, 1 koyup 3 alma motivasyonu ile ortaya çıkan bu durum ahlaki manadaki yozlaşmanın bir tezahürü olarak karşımıza dikilmekte.

Uzun sözün kısası bu ülkenin ekonomik tarihi aslında aynı haberin kuşaklar boyu tekrarıdır: İsimler değişir, yöntemler yenilenir ama senaryo hep aynıdır. Kimi “yerli otomobil” der, kimi “kripto devrimi”... Sonuç hep aynıdır: Birileri kaybederken birkaç kişi kazanır. O yüzden bu satırların acizane tek yatırım tavsiyesi şudur: Paranızı koruyun elbette, ama yanı sıra sorgulama yetinizi de korumaya bakın; çünkü o gittiğinde insanlığını kaybetmek sadece an meselesidir.

12 Kasım 2025 Çarşamba

171 - 13.11.2025 - YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-2 (Göynük Gazetesi)

 YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-2



Nerede kalmıştık? Hah, hayali ihracatçılarda… Dediğim gibi bu muteber iş insanlarının çoğu, şaşalı yaşantılarının özgür basın tarafından kamuoyuna yansıtılması neticesinde çareyi kirişi kırmakta buldular. Devletten, dolayısıyla vergilerini ödeyen dürüst ve namuslu insanlardan haksız yere aldıkları paralar da uçtu gitti maalesef.

Bankerler ve hayali ihracatçılar piyasadan çekilince finassever halkımız bir boşluğa düştü. Acaba paramızı bu kez hangi üçkağıtçılara kaptırsak diye düşünürken imdada yeşil sermaye yetişti.

Özellikle Almanya olmak üzere batı Avrupa’nın neredeyse tamamına yayıldılar. Mütedeyyin insanların halis duygularını sömürerek camilerde tezgâh açtılar ve kurdukları şirketlere ortak ettiler onları. Şirketlerin faaliyet alanları da davul tozu, minare gölgesi gibi ütopik ve masalsı konulardı. Dürüstçe iş yapanları tenzih ederim de bazı kesimlerce Anadolu Kaplanları diye lanse edilen bu tiplerin çoğu saçmalık sınırlarını zorlayan işlerle ortaya çıktılar.

Bir tanesi mesela, zihin okuma cihazı icat etiklerini, bu cihazın insanların aklından geçenleri okuyup yazıya dökebildiğini iddia ediyordu. Ancak bu cihaz henüz emekleme aşamasında olduğundan sadece 72 saatlik veriyi işleyebiliyordu! Tam olarak geliştirildiğinde adı Kâinat Makinesi olacak ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in hayatı boyunca yaptığı konuşmalar televizyonda canlı canlı yayınlanabilecekti! Sonuçta işin içine dini motifleri de katarak yaptıkları bu istismar ile 2 milyar Euro tokatladılar. Bu şirketlerin kurucularından biri şirketin battığını ve kendilerine yatırılan paraların buhar olduğunu açıkladı. Üstüne üstlük “halimiz nice olacak peki?” diye soranlara pişkin pişkin “üstüne bir bardak soğuk su için” bile dedi.

Yeşil sermaye şirketlerine yaptıkları yatırımların da hokus pokus edildiğini anlayan finans aşığı halkımızın imdadına bu kez de Jet Fadıl yetişti. Bu saygıdeğer iş insanı (!) Türkiye’nin ilk yerli ve milli otomobilini yapacağını, ülkenin 5 şehrinde fabrika kuracağını, bu fabrikalarda yılda 1 milyon 250 bin otomobil üreteceğini, yüz yıllık sanayi devi Koç Holding’de bile 90 bin kişi çalışırken bu arkadaş 264 bin kişiye istihdam sağlayacağını söylüyordu.

Jet bey baktı ki yatırım uzmanı halkımız para yağdırıyor bu kez de “ben size bir de toplu konut yapayım” dedi. Jet beyin bu müjdesi bavullar dolusu para olarak geri döndü kendisine. Sevgili halkımız 250 milyon Euro daha toka etti bu beyefendiye. Yine onurlu basın vasıtasıyla dolandırıcılığı ortaya çıkınca ipliği de pazara çıktı Jet beyin. Avrupa’daki yargının tokadından yırtabilmek için Türkiye’ye geri döndü. Yurtdışından adaylığını koymuştu, Siirt’ten milletvekili seçildi. Yemin edip vekil bile oldu! Derken hakkındaki iddialardan ötürü Türkiye’de de suçlu bulundu ve vekilliği düşürülerek hapse atıldı.

İçeriden çıkar çıkmaz devre mülk işine tekrar girdi. Maldiv Adaları’nda yaptım dediği devre mülkler için yine oluk oluk para akıttı sayın halkımız. Küçük bir pürüz vardı: Ortada ne ada ne de devremülk vardı!

Aradan geçen yıllar içinde cankuş halkımız illa ki birilerini buldu parasını kaptıracak. Ülkenin cari açığının yüzde 15’ini tek başına karşıladığını iddia eden İranlı çapkın iş insanı Reza Zarrab gibi... Yakın dönemli olduğundan bu şahsın yediği herzelerin çok ayrıntısına girmeyeceğim. Sonuçta ABD’ye kaçtı ve itirafçı filan oldu işte...

Derken bulaşıkçılık ve overlokçuluk yapmaktan başka bir meziyeti olmayan 25 yaşında yerli ve milli bir genç çıktı piyasaya: Tosuncuk lakaplı Mehmet Aydın’dı bu. Bilgisayar oyunundan etkilenerek çiftlikbank adlı bir uygulama geliştirdiğini iddia eden bu atılımcı genç, ilkokul mezunuydu ama finans dehası olarak lanse edildi. Artistler boy boy reklamlarında oynadılar bunun. Çiftlikbank’ın mantığı ise şuydu: Ekranda sanal olarak görünen ineğin üzerine tıklayıp ona yatırımcı oluyordunuz. Tosuncuk lakaplı bu genç deha da o ineğin etinden sütünden size kâr payı ödüyordu. İlginç bir nokta vardı bu düzende; etin fiiliyatta kilogram fiyatı 70 Liraydı ama sanal ineğe sadece 50 Lira ile ortak oluyordunuz. Bu dahi delikanlının bireysel hesabına o günkü parayla tiko para 500 milyon Lira yatırdılar. Sonuçta sayın halkımızın Fatih Sultan Mehmet’le bile bir tuttuğu bu arkadaş paraları alıp Uruguay’a tüydü. Neden Uruguay derseniz, onlarla suçluların iadesi anlaşmamız yoktu da ondan...  3 yıl boyunca tokatladığı bu paraları çatır çatır ezdi. Üç yılın ardından Brezilya Sao Paolo’daki Türk konsolosluğuna teslim oldu. O güne değin 500 milyon zannedilen miktarın 1 milyarın üzerinde olduğu anlaşıldı. Bu arkadaşın da eze eze bitirilemeyecek parayı her nasılsa kula çevirmiş ve elinde 3 milyon Lira kalmıştı.

Burada son kez bir virgül daha koyalım. Yazı dizisine dönüşen konunun kapanışını üçüncü bölümde yapacağımızı belirtelim.

11 Kasım 2025 Salı

170 - 11.11.2025 - YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-1 (Göynük Gazetesi)

 YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-1



Aranızda kripto para denilen dijital “şey”e yatırım yapanlarınız var mı? Hem radyoyu, hem dijital televizyonu, hem ciltlerce basılı ansiklopediyi hem de Vikipedi’yi, hem daktiloyu hem de bilgisayarları görüp kullanan bir jenerasyondan olduğum için bu tür dijital şeylere biraz temkinli yaklaşıyorum açıkçası.

En baştan söyleyeyim; burada yazdıklarım YATIRIM TAVSİYESİ DEĞİLDİR! Temkinli yaklaşıyorum dedim ama aslında kripto para yatırımcılığına yatırımcılık gözüyle bakmıyorum. Kimseyi töhmet altında bırakmak istemem ama kripto para borsası işlettiğini iddia eden arkadaşların, canları sıkılıp fişi çekmeyeceklerinden hiçbir zaman emin olamayacağım için buralara “yatırım” yapmak pek akıl karı gelmiyor bana. Bu “fişi çekme” işini yapan oldu mu? Kesinlikle oldu.

Belki alenen dükkânı kapatma gibi değildi bu durum ama her durumda yatırım yapanların paralarına çöküldü mü çöküldü. Her durumda bir servet transferi yapılmış oldu.

Dünyada da örnekleri var ama bizim ülkemizdeki en bilindik örnek Thodex denilen platform ve işletmecisi olan Fatih Özer’di. Yargılanıp 11 bin yıl cezaya çarptırılan şahıs geçtiğimiz günlerde F tipi cezaevindeki hücresinde ölü bulundu. İntihar ettiği söyleniyor.

Öldü gitti, ardından konuşmamak gerek diyenler de çıkabilir ama benim yapacağım şey, hiçbir şey yapmadan daha çok para kazanma hevesinde olan sayın halkımızı az da olsa bilinçlendirmeye çalışmak o kadar.

Thodex mevzusuna gelmeden önce sayın halkımızı daha fazla para kazanma vaadiyle dolandıran önceki tipleri ve yarattıkları olayları kısa kısa hatırlatmakta fayda var.

Galata köprüsünü satan Sülün Osman ve onun gibi dolandırıcıları bu işe dahil etmeyeceğim. O başka bir yazının konusu olabilir. Benim halkın nazarına sunacaklarım daha büyük çaplı götüren daha nitelikli dolandırıcılar.

Bunlardan ilk sırada sayabileceğimiz mevzu 1980 askeri darbesinden sonraki Bülend Ulusu hükümeti dönemindeki bankerler skandalı idi. Öylesine büyük çaplı bir fırtına kopardı ki bu mevzu, hükümetteki iki bakanın -ki bunlardan biri Turgut Özal diğeri de Kaya Erdem’di ve her ikisi de sonraki dönemde Anavatan Partisi’nin kurucuları olarak yine hükümet ettiler bu ülkede- istifaları bile tam olarak bu fırtınayı dindirmeye yetmedi.

Banker Bako, Banker Selman vb. tipler… En ünlüleri de Banker Kastelli’ydi. Bizim Göynük’ün Taraklı yolu üzerindeki son noktası olan “Kastelli’nin Yeri”nin konuyla bir ilgisi yok elbette ama bu Banker Kastelli namıyla iş tutan Abidin Cevher Özden adlı vatandaş, pıtrak gibi çoğalan bankerler içerisinde “herkes ne faiz veriyorsa ben bir puan fazlasını veriyorum” diyecek kadar cesurdu. Elbette bankerlik denen şey de ülkemizde müteahhitlik gibi hiçbir eğitimi ve hiçbir yasal dayanağı olmaksızın kolayca elde edilebilecek bir paye olduğundan 23-24 yaşında bir çaycı, bir erkek berberi vs ben bankerim diye ortaya çıkabiliyordu.

Bu bankerler bazen 10 metrekarelik dükkanlarda bazen de bir apartmanın ikinci katındaki eski bir dairede faaliyet gösterebiliyordu. Günümüzde bankalarda sıra numarası aldığımız Q matik cihazları yoktu belki ama sayın finans uzmanı halkımızdaki rağbetin yoğunluğundan ötürü patır patır sıra numarası vererek işlem yapıyorlardı bunlar.

Bu şov tam tamına 22 ay devam etti. Bu süre zarfında 2000’in üzerinde banker faaliyet gösterdi. 3 milyon vatandaş yüksek faiz vaadiyle bu banker tayfasına o dönemin parasıyla 150 milyar Lira yatırdı. Türkiye bütçesinin yaklaşık 800 milyar Lira olduğunu söylersem sanırım bu banker tayfasının nasıl paralarla oynadığı az da olsa anlaşılabilir.

22 ayın sonunda banker mevzusunun önü alınamadı. Banker tayfasının da çoğu iflas etti ya da yurtdışına kaçtı. Olan finans uzmanı vatandaşa oldu. Tokatlandıklarıyla kaldılar.

Sonrasında çağ atladığımız dönemler geldi. İhracat patladı. 12 Eylül öncesinde cebinde yabancı para ile “yakalanan” kişiler casuslukla yargılanırken bu çağ atlama döneminde Amerikan Doları ve Batı Alman Markı ile jonglör gibi oynamaya başladı sayın halkımız. İhracat dedik ama her ihracatçı gerçek anlamda dışarıya satış yapıyor değildi. Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel, Kemal Horzum, Orhan Aslıtürk ve Turan Çevik gibi anlı şanlı iş insanları hayali ihracatın mucidi oldular.

Hayali ihracat ne demekti? Mesela yurtdışına kumaş sattığınızı beyan ediyordunuz. Bunun karşılığında devletten vergi iadesi alma hakkınız oluyordu. Ama aslında kumaş diye sattığınız şeyler kumaş kırpıntıları gibi şeylerdi. Başka bir örnekte ise deri ihracatçısıyım deyip kösele parçaları gönderiyor ve yine vergi iadesinin gözüne vuruyordunuz.

Zaman içerisinde muteber iş insanları olarak lanse edilen bu tipler ya Karayipler’e ya da Yunanistan’a kaçtılar.

Konu uzun, şimdilik burada bir virgül koyalım. Devamı diğer bölüm ya da bölümlerde diyelim.

6 Kasım 2025 Perşembe

169 - 04.11.2025 - YANLIYIZ ÇÜNKÜ HALKIN YANINDAYIZ (Göynük Gazetesi)

 

YANLIYIZ ÇÜNKÜ HALKIN YANINDAYIZ

YANLIYIZ ÇÜNKÜ HALKIN YANINDAYIZ

 

Geçtiğimiz günlerde Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği (ÇŞİD) Bakanlığı tarafından Türkiye’nin 81 ilinde 81 bin konut adı altında sosyal konutlar yapılacağı açıklandı biliyorsunuz. Bu 81 bin konutun illere ve ilçelere göre sayısal dağılımı açıklandığında Göynük’te bir hayal kırıklığı oluştu. Zira Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Göynük’e kontenjan vermemişti. 

Yapılan açıklamalarda Göynük Belediyesi’nce bu konutlar için yer olmadığı şeklinde bir yazı yazıldığını öğrendik. Elbette bu hayal kırıklığımızı bir kat daha artırdı. 

Sonrasında ise Adalet ve Kalkınma Partisi İl Başkanı Suat Güner bir açıklama yaparak kontenjan verilmeyen ilçelerin belediyelerince kabaca “yer yok” cevabı verildiğini, bir kabahat varsa bunun ilgili belediyelerin kabahati olduğunu belirterek konuyu bir kez daha alevlendirdi. 

Salı günü ise Göynük Belediye Başkanı Ali Oral bir açıklama yaparak ÇŞİD Bakanlığınca belediyeden yer tahsis talebinde bulunulduğunu, ancak söz konusu yazıda belirtilen imarlı halde 10 bin metrekare ya da imar durumu olmayan 20 bin metrekare kriterlerine uygun ne belediyenin ne de Milli Emlak’ın uhdesinde bir arazi bulunmadığından bu kriterlere uygun yer olmadığını bildirildiğini belirtti. Ali Bey aynı zamanda bu yazının ilk olarak Şubat 2025’te ikinci olarak da Ağustos 2025’te kendilerine ulaştığından bahisle, belirtilen kriterlerde yer bulunmadığının Bakanlığa bildirildiğini beyan etti. 

Buraya kadar her şey normal. Özetlemek gerekirse TOKİ, Göynük’te de sosyal konut yapmak üzere yer aramış. Aradığı yerlerin kriteri de en az 10 veya 20 bin metrekare büyüklüğünde olmalıymış. Belediyemiz de ne belediyeye ait ne de hazine arazisi olarak bu büyüklükte yer olmadığını iletmiş. 

Burada Ali Bey’in bahsettiği bir başka mevzu daha var. O da TOKİ’ye normal konutlar için üç kez yazı yazıldığını, yazının her defasında reddedildiği mevzusu bu. Hatta o yazılara konu olmak üzere bazı üçüncü şahıs arazilerinin TOKİ konutları yapımı için idareye teklif edildiği belirtiliyor. TOKİ, statü değişikliği nedeni ile üçüncü şahıs arazilerini istimlak etmek suretiyle yani satın alarak buralara konut yapılamayacağını beyan etmiş bu reddin gerekçesini. Elbette kamuoyu bu açıklama ile teklif edilen o üçüncü şahıs arazilerinin kimlere ait olduğunu da merak etmiş durumda. Ama bu ayrı bir konu.

Bununla birlikte konu ile ilgili bir açıklama yapan Mudurnu Belediye Başkanı Sayın Doğan Onurlu, Bolu Milletvekilli Türker Ateş ile TOKİ’ye giderek belediyeye ait arazi olmadığını beyan ettiğinde TOKİ yetkilileri tarafından “siz üçüncü şahıslara ait yerler varsa oraları önerin. Biz TOKİ olarak ödemelerini yaparak o arazileri alma yoluna gideriz” şeklinde yol gösterildiğini beyan etti açıklamasında. Göynük Belediyesinin 3 kez reddedilen yazısına gerekçe olarak gösterilen statü değişikliği mevzusu ile bu yönlendirme birbiri ile çelişiyor gibi sanki. 

Dedik ya buraya kadar her şey normal. Anormal durum bundan sonra başlıyor. Göynük Belediye Başkanı birden konuyu basına getiriyor. Yalan yanlış beyanlarla kamuoyunun yanıltıldığını ısrarla belirtiyor. Kendi sözleriyle aktarmak gerekirse eğer “Biz burada siyaset yapmıyoruz, hizmet yapıyoruz” diyor. Aslında tam da siyaset yapılması gereken yerdeyiz. Ama burada belediyemizin sayın başkanının muhatabı, yerel medya organı olarak biz Göynük Gazetesi değil, doğrudan kendilerine suçlama yönelten AKP İl Başkanı olmalı kanaatindeyiz. Bizim yaptığımız yalnızca gazetecilik refleksi ile Göynük halkına doğruları tarafsızca iletmek o kadar. 

ÇŞİD Bakanlığının sosyal konut müjdesi olarak kamuoyuna duyurduğu bu 81 bin konut yapımı mevzusu şunun şurasında 1aylık bir mevzu. Sayın Ali Oral ise bu yılın Şubat ve Ağustos aylarında kendilerine yazılar geldiğini, Belediye tarafından TOKİ’ye üç kez yazı gönderildiğini daha yeni deklare etti kamuoyuna. Bu yazışmaların ne Göynük halkı tarafından ne de basın tarafından bilinmediği bir ortamda elbette ki insanlar sınırlı bilgileri çerçevesinde yorum yapacaktır. Doğruların açıklanması takdire şayan ancak bunu yaparken züccaciye dükkanına giren fil misali davranmadan, kırıp dökmemeye azami dikkat sarf edilmesi şart. 

Yanlı olmakla suçlanıyoruz fakat Göynük Gazetesi olarak bugüne kadar hiçbir kişi ya da kurumu hiçe saymadık. Halkın bilgi alma hakkını gözetmekten başka bir amacımız yok. Göynük Belediye Başkanı Ali Oral özelinde ise 31 Ekim 2024’te yazdığım yazı yerelde bir ilktir ve kendisini, düzenlediği halk buluşmasından dolayı kutlayan biriyim. Bu da “yanlı” olma suçlamasından uzak olduğumuzun kanıtlarından biridir bence. Bizi yanlı olmakla suçlayanlara şu açıdan hak veriyoruz: Evet biz yanlıyız; halkın, güçlünün değil haklının, sesini iletemeyenlerin yanındayız. Bu bir kabahat ise biz bu kabahati işlemeye devam edeceğiz. 

188 - 13.02.2026 - Bölüm 4: HANEDANIN GÜNAH DÖNGÜSÜ (Göynük Gazetesi)

  Bölüm 4: HANEDANIN GÜNAH DÖNGÜSÜ ...