13 Temmuz 2026 Pazartesi

213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

 

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren askerlik örevinde, ömrü boyunca fark etmediği kadar çok şeyi öğreniyor. Çünkü askerlik, aynı üniformanın içine farklı şehirleri, farklı aileleri, farklı alışkanlıkları ve bambaşka hayatları sığdırıyor. Benim ülke insanını gerçekten tanımaya başladığım yer de bir tabur koğuşuydu. Üstelik bu farkındalık, hiç beklemediğim kadar sıra dışı bir olay sayesinde geldi.

Gece vakit ilerlemiş, tabur günün yorgunluğunun altında dingin bir hale bürünmüştü. Yazıhaneden çıktık, koğuşa geldik. İlk hedefimiz yatak değildi; tuvaletti. Ama kapıda koca bir kilit...

"Ne oldu?" diye sorduk.

Nöbetçi çavuş, askeri terminolojide pek yeri olmayan sinkaflı birkaç kelimeyle sorumuzu cevapladı.

Mecburen rotayı başka bölüğün tuvaletine çevirdik.

Ertesi sabah istihkâmcı bir devremden işin aslını öğrendiğimde ise gülmekle şaşırmak arasında kaldım.

Meğer bizim askerlerden biri suyla taharetlenmeyi bilmiyormuş. Çareyi taş kullanmakta bulmuş. İşini bitirince de taşları tuvaletindeliğine atmış.

Sonrası malum...

Bizim bölüğün tuvaletleri de kanalizasyon da teslim bayrağı çekmiş!..

Ama askerlik sadece disiplin değil, aynı zamanda insan meselesiydi.

Hayatım boyunca ne bir karakolun nezarethanesini gördüm ne bir mahkeme salonunun sanık kürsüsünü. Karıncayı incitmekten çekinen biriyim desem, itiraz eden pek çıkmayacaktır. Ama askerlik hayatımın resmi kayıtlarında yedi günlük hapis cezası alan bir hükümlü olarak yer aldım. Suçum ise giyimine özen göstermemekti!  İşin tuhafı, ben usta birliğinde taburun personel yazıcısıydım. Günümün büyük kısmı tabur karargahında, komutanların arasında geçiyordu. Dağ taş dolaşan bir manga eri değildim ki üniformam perişan olsun. Bu yüzden cezanın haksız olduğunu en iyi bilenlerden biri de ilk amirimiz pozisyonundaki personel astsubayımızdı. Ceza kesinleştikten sonra bölük komutanı olacak adam tarafından devamlı surette mobbinge maruz kaldım.

“Lan personel yazıcısı. Oğlum ne zaman gelip yatacaksın cezanı?”

Affınıza sığınarak söylemeliyim ki tam bir ayı b*kuyla oynuyor durumuydu!

Ben personel astsubayımıza her fırsatta, “Komutanım, şu cezayı çekeyim de kurtulayım.” diyordum. O ise işlerimizin yoğunluğunu bahane edip beni her seferinde pışpışlayarak geri çeviriyordu.

Terhisime birkaç gün kala, “Komutanım, uygun görürseniz artık cezamı çekeyim.” dedim.
“Tamam.”dedi bu kez.

Şaşırmıştım, ama omzumdaki bir yükten kurtulacaktım. Derhal disiplin koğuşuna koştum. Askerdeki terminolojiye göre söylemek gerkirse, diskoya :) Hapis kararı yazım diskoda yoktu. Bölüğe gidip idari işlerdeki yazıcı arkadaşlara sordum. Yazı orada da yoktu. En son yazının dosya suretini bulayım bari diyerek bizim yazıhaneye koştum. Heyhat! Yazı orada da yok! Meğer astsubayımız, ceza yazısının üç nüshasını da çoktan imha ettirmiş.

Bugün dönüp baktığımda bu olaydan aklımda kalan şey, aldığım hapis cezası değil; o cezayı haksız bulan bir astsubayın sessiz vicdanıdır.

Bir gece de 2-4 nöbetim vardı ancak acemi askerlerin usta birliklerine dağıtımı için gereken bilgilerin girildiği bir bilgisayar sisteminde çalışma yapmamız da gerekliydi. Aynı astsubayımızı hem bu sıkışık süreçten hem de nöbetim olduğundan bilgilendirdim. O da;

"Gitme nöbete. Acil durum mangasından birini görevlendiririm ben" dedi. Ben de bu rahatlıkla gece 01.00 civarına kadar bölük yazıcısı arkadaşımla sisteme bilgi girişi yaptım. Nereden bileyim astsubayımızın durumumu unutacağını! İş bitince de ofisimizle aynı binanın üst katındaki bölük koğuşuna uyumaya gittim. Zira vakit zaten geç olmuştu ve bizim bölüğün koğuşu yüzlerce metre uzaktaydı. Sabaha karşı bizim nöbetçi çavuş tarafından dürtülerek uyandırıldım.

"Kalk lan kalk! Seni arıyoruz ne zamandır. Firarını verecekler, az kaldı!" diye fırçaladı beni.

Uykulu halimle gülümsedim.

“Veremezler devrem!”

“O niye o?!”

“Çünkü bu taburda firar etmeyecek tek asker benim. Firar mesajını yazacak üç kişiden biri de...”

Gerçekten de öyleydi. 12 Kasım depreminden sonra Bolu’da tek başına sıkıntı yaşayan rahmetli annem, kısıtlı miktar eşya ile görev yaptığım kasabaya taşınmıştı ve ben de bazen resmi bazen de gayrı resmi evci çıkabiliyordum.

Bugünün askerliği elbette bizimkinden farklı. Süresi değişti, eğitim anlayışı değişti, teknoloji değişti. Belki koğuşlar daha konforlu, iletişim daha kolay, mesafeler daha kısa artık.

Ama dönüp baktığımda hafızamda kalanlar ne nöbetler ne içtimalar ne de eğitimler...

Haksız olduğunu düşündüğü cezayı sessizce yok eden vicdan sahibi bir astsubay...

Aynı koğuşta bana ülkenin ne kadar farklı ama aynı zamanda ne kadar ortak bir hikayesi olduğunu öğreten insanlar...

Ve firar edecek son kişi olduğumu bilirken beni firari sanan askeri düzenin o garip ironisi...

Sanırım insanın aklında kalan askerlik değil, askerlikte karşılaştığı insanlar oluyor.


9 Temmuz 2026 Perşembe

212 - 09.07.2026 - BİR FİNCAN CESARET (Göynük Gazetesi)

 

BİR FİNCAN CESARET

BİR FİNCAN CESARET

Benden kurtulacağınızı sandınızsa yanıldınız. 29 Haziran’da yazdığım yazı Göynük’ten ayrılış yazısıydı kabul. Ama bu demek değildir ki Göynük Gazetesi’nden de ayrılıyorum! “Gördüğüm lüzum üzerine” bırakıncaya kadar bana tahammül göstermeye devam :)

Şaka bir tarafa Göynük’ten fiilen ayrılıyor olsak da bir ayağımız buralarda olmaya devam edecek inşallah. Yani sıcak asfalt “sözü” tutulmazsa yolun halini yazmaya devam edeceğiz.

Biz valizleri toplarken Göynüklü müteşebbisler de boş durmamış. Birbiri ardına yeni yatırımlar yaparak ilçeye yeme içme konusunda birbirinden güzel mekânlar kazandırmaya başlamışlar. Açıkçası bu hareketlilik beni fazlasıyla sevindirdi.

Mesela bu yeni işletmelerden biri, büyük şehirlerde görmeye alışık olduğumuz self servis kahve anlayışını Göynük'e taşıdı. İlk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama aslında bu, "Göynük'te de olur." diyebilen insanların çoğalmaya başladığının bir göstergesi. Bir fincan kahveden çok daha fazlası; farklı bir fikrin cesaret edip hayata geçirilmesi... Zaten bu kafeyi cesaretle hayata geçiren müteşebbisin, Göynük'teki ilk ve tek bireysel müzenin de kurucusu olduğunu söylersem, işletmenin özündeki "yenilik" fikrinin tesadüf olmadığını anlarsınız. Küçük görünen bu değişimler, aslında ilçelerin değişmeye başladığını gösteren en sessiz ama en güçlü işaretlerden biridir.

Temelde "yenilik" etiketi taşısa da  Göynük gibi gastronomi kültürü güçlü bir ilçe için bu tür girişimlerin ortaya çıkması çok da şaşırtıcı değil.

Göynük’teki bu değişim sadece kahveyle sınırlı değil. Geleneksel Göynük konaklarından birinin, bahçesi ile değerlendirilmesi fikri de en az self servis kafe kadar zekice. Aracıyla gelen konuklara park imkanı açısından biraz dezavantajlı gibi görünse de açık havada vakit geçirme, çocukları gönül rahatlığı ile serbest bırakabilme ve uygun fiyat politikası bu garden-cafe’nin öne çıkan yönleri...  

Eskiden insanlar yalnızca karın doyuracak yer arardı. Şimdi ise vakit geçirecek, nefes alacak, çocuğunu rahatça oynatabilecek mekânlar da arıyor. Bu da Göynük'teki talebin değişmeye başladığını gösteriyor.

Bir rivayete göre pizzanın ilham kaynaklarından biri Osmanlı pidesidir. Doğru mudur bilinmez ama şu bir gerçek ki bugün pizza da, hamburger de dünyanın ortak lezzetlerinden biri hâline gelmiş durumda.

Göynük de artık sadece kendi mutfağını sunmuyor; dünya mutfağından örnekleri de kendi kimliğini kaybetmeden sunabiliyor. Bu değişimin bir başka yansıması ise yönünü dünya mutfağına çeviren bir girişim olmuş. Pizza, hamburger ve benzeri lezzetleri özenli bir sunumla Göynüklülerle buluşturuyor. Güler yüzlü çalışanları, emek verildiği her hâlinden belli olan işletmesi ve ilçenin yeme içme kültüründe zaten iz bırakmış kurucularıyla, "Göynük'te de farklı mutfaklara yer var." düşüncesini başarıyla ortaya koyuyor. Çünkü bir ilçenin gastronomisi, sadece geçmişini yaşatarak değil; yeni tatlara da kapısını açarak zenginleşir.

Bir başka güzel örnek ise eski bir Göynük konağının yeniden hayat bulması. Bir zamanlar yalnızca geçmişi hatırlatan bu yapı, bugün hem müze hem de insanların oturup vakit geçirebildiği bir yaşam alanına dönüşmüş durumda. Tarihî yapıları sadece seyredilecek eserler olarak değil, yaşayan mekânlar olarak değerlendirmek, kültürel mirasa gösterilebilecek en güzel saygılardan biri olsa gerek. Üstelik şehir dışından gelen misafirleri ağırlayarak ilçe ekonomisine de önemli bir katkı sunuyor.

Üstelik görünen o ki bu hareketlilik devam edecek. Yakın zamanda başka yerler de bu zincirin yeni halkalarını oluşturacak. Bütün bunlara tek tek bakınca küçük yatırımlar gibi görünebilir. Ama hepsini yan yana koyduğunuzda ortaya çok daha büyük bir fotoğraf çıkıyor: Göynük artık yalnızca geçmişiyle övünen bir ilçe olmak istemiyor; geçmişini koruyarak bugünü de zenginleştirmeye çalışıyor. İşte asıl kıymetli olan da bu.

Buraya kadar okuduklarınız aslında kahve, pizza ya da dondurma değildi. Asıl konu, küçük bir ilçede farklı bir şey yapmaya cesaret eden insanlardı. Çünkü bir memleketi değiştiren şey sadece büyük yatırımlar değildir. Bu bazen bir fincan kahve, bazen tarihi bir konağın yeniden hayat bulması, bazen de çocuk sesleriyle dolu bir bahçe de büyük yatırımları gölgede bırakabilir. Bizlere düşen ise bu cesareti görmezden gelmek değil; iyi yapılan işi alkışlamak, eksikleri de yapıcı bir dille dile getirmektir. Zira cesaret destek gördükçe çoğalır. Göynük'ü güzelleştirecek olan ise sadece tarihi binalar değil, o binaların içine cesaretini koyan insanlardır.

213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

  ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren ...