29 Haziran 2026 Pazartesi

211 - 29.06.2026 - BANA KALAN GÖYNÜK (Göynük Gazetesi)

 BANA KALAN GÖYNÜK

BANA KALAN GÖYNÜK

Eşimin Göynük'ten Bolu'ya tayini çıktı. Böylece hayatımızın yedi yıllık bir dönemi de usulca kapanmış oldu.

İnsan bazen bir şehirden ayrılırken valizini toplamakta zorlanmaz da hatıralarını nereye koyacağını bilemez. Belki bir çoğunuz "çok güzel insanlar tanıdık, çok mutlu olduk" dediği ayrılışlar yaşamıştır. Ama Göynük bana önce güzel bir tokat attı!

Göynük'te ilk öğrendiğim şeylerden biri, insanın en ağır yükünün yaptığı iş değil, bazen uğradığı haksızlık olduğuydu.

Bir Kurban Bayramı'ydı. Tesisin benden daha tecrübelisi olan çalışma arkadaşım şehir dışındaydı ve bütün sorumluluk benim omuzlarımdı. Gün içinde birkaç küçük aksaklık yaşandı. Ama bunlar üretimin içinde karşılaşılabilecek, çözülemeyecek sorunlar değildi. Nitekim iş arkadaşlarımın da desteğiyle yaşanan aksaklıkların tamamını kısa sürede giderdik.

Derken patron ve ailesi tesise geldi.

Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan suçlamalar peş peşe gelmeye başladı. Güya ben b*klu yumurtaları ihracata gönderiyor, firmanın müşterilerini kaçırmaya çalışıyor, kısacası şirkete sabotaj yapıyordum. Kendimi savunmaya çalıştım ama tek cümle kurmama bile izin verilmedi.

Sonra ses daha da yükseldi.

"Eğitimsiz..."

Ardından...

"Kafasız mısın sen?"

İnsanın canını en çok acıtan şey bazen hakaretin kendisi olmuyor. O hakaretin, birlikte çalıştığınız insanların önünde söylenmesi oluyor. O gün benden pozisyon olarak daha alt kademede çalışan arkadaşlarımın gözleri önünde küçültülmeye çalışıldım. O an söyleyeceğim hiçbir sözün duyulmayacağını anlayınca sustum.

Şirketin diğer ortağı araya girip, "Abi, biraz dur." diyerek abisinin öfkesini frenlemeye çalıştı ve beni nazikçe odadan çıkardı.

Dışarı çıktım. Bir sigara yaktım. Sinirden elim ayağım titriyordu. Derken ofisten yükselen bağrışmalar dışarı kadar aksetti. Sonra arabalarına binip gittiler.

O Kurban Bayramı, hayatımın en buruk bayramlarından biri olarak hafızama kazındı.

Evet, bugün dönüp baktığımda o günü hatırlayınca hâlâ canım sıkılıyor. Ama ilginçtir, Göynük denildiğinde aklıma ilk gelen şey artık o hakaretler değil. Çünkü aynı ilçe bana, kısa bir süre sonra, kariyer hayatımın en güzel çalışma ortamını ve arkadaşlıklarını da hediye etti.

Hayat, sanki özür dilercesine başka bir kapı açtı. İlçede yeni kurulan rehabilitasyon merkezi...

İlk iş görüşmesinden çıktığımda içimde tuhaf bir his vardı. Sanki uzun zamandır aradığım yer tam da burasıydı. Yanılmamışım.

Yaklaşık iki yıl boyunca yalnızca bir iş yerinde çalışmadım; birlikte üretmenin, birbirine güvenmenin ve aynı hedef uğruna omuz omuza mücadele etmenin ne demek olduğunu yeniden öğrendim. Yeni bir kurumun tüm kuruluş sancılarını birlikte yaşadık çalışma arkadaşlarımla. Eksiklerimiz oldu, yorulduğumuz günler oldu, hatta zaman zaman "Acaba bu iş yürüyecek mi?" diye düşündüğümüz anlar da...

Ama hiçbirimiz mücadeleden vazgeçmedik.

Üç ortaklı bir işletmeydi. Ödeneklerin geciktiği, öğrenci sayısının beklenen düzeye ulaşmadığı, ekonomik sıkıntıların kapıyı sık sık çaldığı dönemler yaşandı. En trajik olanı Covid pandemisinin zamanlaması bile kurumun açıldığı döneme denk geldi kardeşim! Bunca şeye rağmen ay sonunda maaşlarımızın bir gün bile gecikmediğini gördük. Bugün geriye dönüp baktığımda bunun yalnızca maaş ödemesi olmadığını daha iyi anlıyorum. Bu, "Sizin emeğinize saygı duyuyoruz." demenin en somut yoluydu.

Belki de bu yüzden, Göynük bana sadece kötü patronların olmadığını; iyi yöneticilerin, iyi çalışma arkadaşlarının ve güven duygusunun da var olduğunu öğretti. Çalışma hayatımın en yorucu günlerini orada geçirdim ama aynı zamanda en keyifli günlerini de...

(Bir başka iş yerinde ise yalnızca on beş gün çalıştıktan sonra yetersiz olduğum söylenerek işime son verildi. Aynı gün içinde karar değişti, geri çağrıldım. Ama bu kez de ben dönmedim. İnsan bazen işsiz kalmayı, değer görmediği yerde çalışmaya tercih edebiliyor.)

Yedi yılın ardından geriye dönüp baktığımda görüyorum ki Göynük bana yalnızca anılar bırakmadı.

Bana, aradan yıllar geçse de bir telefon açıp "Çay koyun, geliyoruz." diyebileceğim insanlar bıraktı.

Hayat şartlarından dolayı sık sık olamayacak olsa da fokur fokur kaynayan bir çaydanlık eşliğinde bir masanın etrafında yeniden buluşmak isteyeceğim, derdimi anlatırken de sevincimi paylaşırken de aynı samimiyeti hissedeceğim insanlar bıraktı. Bir şehirden ayrılmak kolaydır belki. Ama içinde güzel insanlar bırakıyorsanız, ayrılık bavula sığmayan bir ağırlığa dönüşüyor.

Eşim için de benim için de en zor tarafı bu olacak.

Rahmetli annemin sık sık söylediği bir söz vardı:

"Sağ salim ol da dağ ardında da olursan ol."

Çocukken bu sözün sadece bir temenni olduğunu sanırdım. Yıllar geçtikçe anladım ki aslında mesafeleri küçülten bir hayat felsefesiymiş.

Şimdi aynı dileği Göynük'te bırakacağımız bütün dostlarımız için diliyorum.

Aramıza dereler girsin...

Tepeler girsin...

Virajlı yollar girsin...

Hatta yıllardır yazılarımızda dert yandığımız bozuk yollar girsin...

Yeter ki sağ salim olsunlar.

Çünkü dostluk, yolların uzunluğuyla değil; gönüllerin birbirine uzaklığıyla ölçülür.

Gerisi, bir gün yeniden aynı masanın etrafında demlenecek çayın bahanesidir.

21 Haziran 2026 Pazar

210 - 21.06.2026 - BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI? (Göynük Gazetesi)

 

BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI?

BİZİM ÇOCUKLAR MI, BİZİM SAFLIĞIMIZ MI?

2000 yılıydı. 2002’de Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenleyeceği Dünya Kupası için grup elemelerinde İsveç, Slovakya, Makedonya, Moldova ve Azerbaycan’ın olduğu 1inci grupta mücadele ediyorduk. Grupta evimizdeki 5 maçın üçünü daha o zamanlar ayakta olan Ali Sami Yen Stadında, birini Bursa Atatürk Stadında birini de İnönü Stadında oynamıştık. O dönemde Kuzey Makedonya, Makedonya olarak tarih sahnesindeydi; yani FYROM ve North Mecedonia olmamıştı henüz. İnönü Stadı tadilat ayaklarına İnönü isminden temizlenmemişti (!). Bursa Atatürk Stadı da henüz faaldi; tıpkı daha sonrasında isimlerinden Atatürk’ün silindiği diğer stadlarımız gibi...

Grupta ikinci sırayı alıp kurada 2nci torbaya giren Milli Takım, C Grubunda Brezilya, Kosta Rika ve Çin Halk Cumhuriyeti ile oynayıp grup ikincisi olmuş ve çeyrek finalde Senegal ile oynamıştı. O dönemde uygulanan uzatmada ilk golü atan maçı bitirir kuralı yani Altın Gol ile yarı finale yükseldik. Gruptaki rakibimiz Brezilya’ya yenilip 3üncülük maçı oynadık. Ev sahiplerinden Güney Kore’yi 3-2 ile geçtik ve dünya 3üncüsü olduk. Hatta o maçta şu anda adını anmak istemediğim malum futbolcu, tüm  dünya kupaları tarihinin en erken golünü 9uncu saniyede atmış ve rekortmen olmuştu. Bu rekor hala da kırılamadı.

Futbol tarihimiz için çok büyük bir başarıydı elbette ama o dönemde dünya üçüncülüğüne giden yolda hiçbir Avrupa takımı ile oynamamış olmamız gibi bazı hafifletici sebepler bulunmuş olmasına rağmen elde edilen başarı tüm bahanelerin önüne geçmişti.

2026 Dünya kupası da yine tek bir ülkede değil Kanada, ABD ve Meksika’da düzenlendi. 24 yıl aradan sonra katıldığımız bu turnuvada bazı kurallar değişti; VAR sisteminin gelmesi gibi, taç ve kale atışlarının süre ile sınırlandırılması gibi...  Açıkçası 2002’de 48 yıl ardan sonra katıldığımız turnuva öncesi oluşan beklentiden kat be kat fazlasını yükledi kimi kesimler 2026 turnuvasından önce A Milli Futbol Takımına. Hızını alamayıp “şampiyon olur” filan diyenler bile oldu! Dünya Kupasına katılma hakkı elde edince Bizim Çocuklar, Altın Jenerasyon gibi abartılı isimler de verildi. Hatta sanki özellikle Milli Takım denmiyordu; Bizim Çocuklar diye bir türkü tutturmuşlardı bazı kesimler ve adeta kendileri çalıp kendileri oynuyordu.

Acizane yıllardır futbol izleyicisi olan bendeniz de sevdiğim birkaç arkadaşıma turnuvadan sıfır çekerek elenebileceğimizi söylemiştim maçlar başlamadan önce. Haklı çıkmanın en üzücü haliyle karşılaştım maalesef. Haiti’den sonra turnuvadan elenen ikinci takım oldu Milli Takım ve katılan 48 ülke içinde 47nci olma başarısını (!) gösterdi.

Şimdi eğri oturup doğru konuşma vaktidir. Kardeşim, A101’inden Trendyol’una, Sahibinden’inden Arçelik’ine, Fuzul’ünden Türk Hava Yolları’na hatta TOGG’una kadar size sponsor olmayan, reklam filmlerinde oynamadığınız ulusal marka kalmadı. Takımlarınızdan aldığınız milyonlarca Avro paranın haricinde bir de bu reklamlardan cukkaladınız paraları. Turnuvaya sportif ve psikolojik anlamda hazırlanmak yerine saç şekliniz ve renk seçimlerinizle daha çok hazırlanmışsınız, onu da gördük. He federasyon başkanı olan şahsın yaptırıp henüz iskanını alamadığıvillaları da cebellezi ettiniz. (Söz konusu villalar Bodrum’da ve fiyatları 55 ilâ 75 milyon TL arasında değişiyor)

Türk Hava Yolları bile sırf size özel uçak kaldırdı. Aman prensesler(!) sıkıntı çekmesin diye!!!

Yetmedi okul kaçkını bebeler gibi balkon köşelerinde saklı saklı sigara keyfi yaparken de yakalandınız. E bunları paylaşanları da “Psikolojimiz bozuluyor. Yorumlar yüzünden Twitter’a bakmaktan korkar olduk” diye ağlayarak millete şikayet ettiniz. Kakara kikiriden, reels videoları çekip paylaşmaktan fırsat bulup antrenman yapamamışsınız, ki daha 64üncü saniyede gol yiyerek bunu da ispatladınız herkese.  

Teknik ekip olarak turnuva için kadro seçimi yaparken de bazı güç odaklarının ve menajer tayfasının etkisi altında kaldınız. Aksini iddia etmeyin; Danimarka liginde fırtına gibi bir sezon geçiren Aral Şimşir yerine bahisçilikten hak mahrumiyeti alan eren elmalı’yı, Fransa liginde müthiş bir sezon geçiren Berke Özer’in yerine kendi liglerinde berbat sezonlar geçiren ya da neredeyse hiç süre alamamış kaleciler mert ve altay’ı kafileye dahil ettiniz. Santrforsuz oyun diye bir şey icat edip, Almanya’da, Bundesliga’da ne denli iyi bir golcü olduğunu ispat eden Can Uzun’a figüran muamelesi yaptınız, neredeyse hiç süre alamadı gencecik çocuk.  

Size sağlanan unca avantaja rağmen sportif başarı nerede peki? Varsa yoksa “Aman bize dokunmayın! Psikolojimiz bozuluyor. Twitter’a girmeye çekiniyoruz!” Siz futbolcusunuz aga, twitterla mıvitırla ne alakanız olabilir? Zannedersin herifler influencer!

Buna karşın katıldıkları her turnuvada en az yarı final ya da final oynayan, şampiyonluklar alan (ki bu turnuvalar da ya dünya şampiyonası oluyor ya da olimpiyatlar gibi çok önemli organizasyonlar) Kadın Voleybol Milli Takımımıza layık görülen de katılacakları turnuvalara tarifeli uçaklarla ekonomi sınıfında yolculuk yaptırmak oluyor. Ne kadar hazin değil mi? Hiç kimse de ayıkmıyor, beyler, bu sporcuların en kısası 1,80 boyunda. Ekonomi sınıfındaki daracık koltuklarda sıkış tepiş 9 saat 45 dakika yolculuk ettirmek bu kızcağızlara eziyet değil de nedir?

Ama emin olun bu hezimeti de unutturacaklar bize. Birkaç transfer yapacaklar milyon Avroları savurarak. Birkaç yapay ezeli (!) rekabet uydurup uyutacaklar kamuoyunu. Aradan  bir çeyrek asır daha geçecek ve yine aslanlar kaplanlar diye şişirip insanımızı uyutacaklar. Şans eseri bir iki saman alevi başarı ile bir parmak bal sürecekler sporseverlerin ağzına. Kendileri de yine o balı peteği ile yutacaklar!

Şu bir gerçek ki kupa yine başkalarının müzesine gidecek. Biz ise birkaç reklama, birkaç transfer haberine ve yeni bir “altın jenerasyon” masalına daha alkış tutacağız.

209 - 16.06.2026 - UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR (Göynük Gazetesi)

 

UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR

UZUN SAÇLAR, GÜRÜLTÜLÜ MÜZİK ve ÖNYARGILAR

Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım yazımda rock grubu Metallica’danufak ufak” bahsetmiş ve biz rock dinleyicisi tayfanın, sevdiği gruplar ve müzisyenler hakkında “fazladan” bilgi vermeye pek meraklı ve meyilli olduğumuzu belirtmiştim.

Bugün de sizlere rock müzik dünyasından büyük başarılara imza atmış ve ünlü olmuş bazı müzisyenlerin, müzik dışındaki kariyerleri hakkında kısa bilgiler vereceğim.

Brian May mesela... Rock müzik dünysaının en önemli gruplarından biri olan Queen grubunun gitaristidir kendisi. Mesela konserlerde kelimenin tam manası ile “sahnede basmadık yer bırakmayan” ve bunun için de gitarı ile amfisi arasına 100 metreden daha uzun bir kablo döşeyen May, birçoğunuzun özellikle spor karşılaşmalarında duyduğunu tahmin ettiğim We Will Rock You adlı şarkının yazarı olmasının haricinde Astrofizik alanında doktora düzeyinde kariyeri de olan bir bilim insanı aynı zamanda. NASA ve ESA’da (yani Avrupa Uzay Ajansı’nda) çok değerli ve prestijli çalışmalar yapan May, Plüton gezegenini ve güneş sistemimizin en uzak noktasını araştıran New Horizons(Yeni Ufuklar) görevi kapsamında adı geçen uzay aracının gönderdiği bilgileri ilk değerlendiren ekipte yar aldığını da belirtelim.

Brian May’den başka, rock yıldızı olmanın dışında bilimsel ya da başkaca profesyonel kariyerleri bir arada yürüten diğer bazı dikkat çekici isimlere de şöyle kısa kısa bakalım:

Bad Religion grubunun solisti Greg Graffin evrimsel biyoloji alanında doktorası olan Cornell ve UCLA gibi üst düzey okullarda dersler veren saygın bir profesör mesela.

Dexter Holland ise The Offspring adlı punk rock grubunun solisti olmanın yanı sıra, moleküler biyoloji alanında doktora yapmış bir isim. Aynı zamanda Holland, AIDS hastalığının sebebi olan HIV virüsü üzerine yaptığı akademik araştırmalarla tıp dünyasına katkı sağlamış bir müzisyen.

Rock ve heavy metal müziğe gerçek anlamda yön vermiş bir grup olan Iron Maiden’in solisti Bruce Dickinson mesela... Grubun şarkılarını bir hikaye anlatıcısı gibi seslendiren ve dünyanın en iyi rock müzik vokallerinden biri olan Dickinson, ticari pilot lisansına sahip. Grubun turnelerinde kullandığı Ed Force One adlı Boeing 747 uçağını kullanmakta. Elbette ticari ömrünü tamamlayan 747’nin yerine uçurduğu 757 de adamın uçurduğu hava taşıtlarından sadece biri! Ha bir de eskrim sporuyla ilgileniyor Bay Dickinson ve bu alanda ulusal düzeyde dereceleri mevcut.

Boston grubunun gitaristi Tom Scholz MIT mezunu bir makine mühendisi. Burada adı geçen MIT istihbarat örgütü değil elbette, Massachusetts Institute of Technology’nin yani dünyaca ünlü bir teknik enstitünün kısaltması! Scholz, Polaroid firmasında da çalışmış ve kendi icadı olan efekt cihazları ile müzik teknolojisine yön vermiş bir müzisyen.

Punk rock’ın annesi lakaplı Patti Smith de çok tanınan bir yazar. Horses adlı grupta müzik yapmasının yanı sıra yazdığı Just Kids (Çoluk Çocuk) adlı kitapla ulusal kitap ödülü de almış bir yazar ve aynı zamanda bir ressam...

Ve Nick Cave... Kendisi Avusturalyalı olmasına rağmen Nick Cave and The Bad Seeds adlı grupla Amerikan Rock And Roll müziğine dair çokça eser vermiş bir müzisyen olmasından başka roman ve senaryo yazarı olarak birçok edebiyat ürününde de imzası olan bir edebiyatçı.

İşte böyle... Uzun saçlı bir yığın veledin gürültülü müzik yaptığı imajına sahip olmasına rağmen müzik dışında da çeşitli dallarda eserleri olan rock grubu elemanlarından bazılarını sizlere tanıtmaya çalıştım.

Sizden ricam, bir daha uzun saçlı, deri ceketli ve kulağındaki minik hoparlörde yüksek sesle müzik çalan bir genç gördüğümüzde aklımıza sadece "gürültü" gelmesin. O gencin –hatta belki benim gibi bir eski tüfeğin bile- sevdiği müziğin kahramanları arasında uzay araştırmalarına katılan bilim insanları, üniversitelerde ders veren profesörler, yolcu uçağı kullanan pilotlar ve ödüllü yazarların olma ihtimalini de düşünün. İnsanları kalıplara sığdırmak kolaydır; zor olan ise onların gerçekte kim olduğunu merak etmektir.

10 Haziran 2026 Çarşamba

208 - 09.06.2026 - METALLICA, İSTANBUL, ATİNA ve HİERAPOLİS (Göynük Gazetesi)

 

METALLICA, İSTANBUL, ATİNA ve HİERAPOLİS

METALLICA, İSTANBUL, ATİNA ve HİERAPOLİS

Şimdi başlığa bakıp “Metallica da ney kardeşim?! Bize ne!?” filan diyebilirsiniz. Haklı da olabilirsiniz ancak bu yazı sadece dünya müzik tarihinin en büyük rock gruplarından biri olan Metallica ile sınırlı olmayacak. İşin içinde organizasyon beceriksizlikleri, ıskalanan ülkesel ve kültürel tanıtım ile turistik faaliyetler gibi değişik unsurlar da mevcut.

Metallica tarihçesinden bahsedip kafanızı ütülemeye hiç niyetim yok. Biz rock ve heavy metal dinleyicisi tayfa biraz öyleyizdirçünkü; biri sevdiğimiz müzik grubu hakkında küçücük bir şey sormayagörsün, anlatırız da anlatırız! Sadece şu kadarını bilmeniz yeterli: Metallica 1981’de kurulan ve yaklaşık 45 yıldır aralıksız müzik yapan, 11 adet stüdyo albümüyayınlamış, dünya genelinde 125 milyonun üzerinde albüm satış rakamına ulaşmış bir müzik grubu.

İşte bu grup geçenlerde “komşu” Atina’da bir konser verdi. Konserin önemi; grubun 11inci stüdyo albümü olan 72 Seasons’ın Avrupa turnesinin açılış konseri olmasıydı. Eğer organizasyonu becerebilseydik Atina yerine İstanbul’dan başlayacaktı Avrupa turnesi. Ama olmadı maalesef.

Konser İstanbul’da yapılabilseydi grubun devasa sahnesi ve ekipmanları İstanbul’a gelecek, grup konser tarihinden 4-5 gün önce gelip kurulum ve prova yapacaktı. Ancak stadyum kiralarının astronomik düzeyde ve de grubun ekipmanlarını taşıyan tırların ülkeye giriş çıkışından kaynaklı gümrük maliyetlerinin yüksek olması ile yüzlerce tonluk ekipmanın, bir sonraki ayak olan Atina’ya ulaştırılmasındaki lojistik sıkıntılardan ötürü planlanan İstanbul ayağı iptal edildi.

Stadyum kirası derken spesifik olalım: İstanbul’daki bir stadyumun bu konser için kiralanması 600 bin Avro gibi rakamları bulurken Atina Olimpiyat Stadı’nın sadece 65 bin Avro’ya kiralandığı ifade edildi. Ayrıca ülkemize giriş-çıkış yapacak her bir tır için de yaklaşık 4 bin Avro ek gümrük maliyeti düşünüldüğünde iptalin gerekçesinin kâğıt üzerinde anlaşılabilir olduğu sonucuna varıyoruz.

Peki Atina’da neler oldu derseniz; organizatörler yaklaşık 90 bin seyirciye bilet sattı, grubun 16 yıl aradan sonra Atina’ya yeniden gelişi gibi bir önemi vardı konserin. Ama asıl ses getiren ve dünya kamuoyuna servis edilen olay ise grubun rahmetli Mikis Theodorakis’in Zorba’sını çalması ve yerel rock grubu olan Trypes’in Den Houras Pouthena (Hiçbir Yere Sığmıyorsun) adlı şarkısını yorumlaması oldu desek abartmış olmayız. Bu, Metallica’nın turnelerinde yıllardır devam ettirdiği bir gelenek aslında. Gittikleri her ülkede grubun solo gitaristi Kirk Hammet ve bas gitaristi Robert Trujillo, o ülkenin yerel müziklerinden örnekler veriyorlar. (Bu arada müzisyenlerin isimlerini özellikle verdim. Zira ileriki satırlarda bunu nedenini anlayacaksınız)

Şimdi hayal ediyorum: Konser İstanbul’daymış mesela. Rams Park Ali Sami Yen Spor Kompleksi’nde. Grup sahnede yine harikalar yaratıyor. Ve olay yerel müziklere geliyor. İki müzisyen Barış Manço’dan Dönence’yi ya da Erkin Babadan Fesuphanallah’ı çalıyor. Seyirci çılgınlar gibi haykırarak eşlik ediyor onlara. Sonrasında ise Moğollar’dan Dinleyiverin Gari’yi çalıyorlar. (Müzik dünyamızın önemli rock gruplarından Pentagram’ın “Bir” şarkısı ise felsefi açıdan Metallica’nın misyonuna daha yakın bir parça olabilir aslında.) Kalabalığın coşkusunu kulaklarımda hissediyorum sanki. Ama puf! Birçok hayal gibi bu da sönüveriyor maalesef.

Gelelim asıl ilginç kısıma. Yukarıda isimlerini zikrettiğim müzisyenler Kirk Hammet ve Robert Trujillo Atina konserinin hemen ardından kimilerine göre spontane bir şekilde, bana göre ise zaten planladıkları şekilde Türkiye’ye geldiler. Denizli, Pamukkale, Hierapolis Antik kenti ve diğer antik kalıntıları gezerek hatıra fotoğrafları çektiler ve sosyal medyada paylaştılar. Müzisyenlerin kendi sözleri ile “harika ilhamlar topladılar” ve bu günübirlik ziyaret sona erdi.

Sonuna kadar esnetilebilecek eften püften sebeplerle bu konserin yapılamaması ile neler kaçırdık derseniz, öncelikle ben dahil daha İstanbul’da organize edilen 5 Metallica konserine gitme olanağı bulamamış olan müzikseverler, grubu daha önce izlemiş olan ancak bir kez daha izlemek isteyen hayranlarbundan mahrum kaldı. Çevremizdeki az sayıda komşu ülkelerden bir Metallica konserini canlı izlemek isteyen konukları da İstanbul yerine Atina’ya kaptırdık. Denebilir ki “Ama efendim stadyum kirasını düşük tutar, gümrüklemeyi de es geçersek ülkemizin vergi gelirleri azalır…” filan. Avrupa’nın yaramaz ve müflis çocuğu Yunanistan bizdekinin onda biri gibi rakamlara stadyum kiralayınca battı mı şimdi? Şey diyen de çıkabilir: “Yav kardeşim elin amarikalı müzik grubuna verilen paralardan dolayı döviz yurtdışına kaçıyor.” Onlara da vereceğim cevap şu olur: “Birader, Osimhen’i, N’golo Kante’yi filan döviz yerine öpücükle mi aldınız acaba?!?

Belki de konu rock grubu Metallica değildir. Asıl konu, büyük fırsatları küçük hesaplara kurban etme alışkanlığımızdır. İstanbul, Avrupa turnesinin açılışına ev sahipliği yapabilecek bir şehirdi. Dünyanın dört bir yanından binlerce insanı ağırlayabilir, milyonlarca kişiye ulaşan bir tanıtım fırsatı yakalayabilirdik. Bunun yerine turne Atina'dan başladı.

Sonra ilginç bir şey oldu. Metallica gelmedi ama grubun iki üyesi geldi. Pamukkale'yi gezdiler, Hierapolis'te fotoğraf çektirdiler, ilhamlarını topladılar ve ayrıldılar. Kısacası biz konseri kaçırdık, onlar manzarayı kaçırmadı. Belki de bütün hikâyenin özeti budur: Elimizdeki değerin farkına ancak onu başkaları değerlendirdiğinde varıyoruz.

3 Haziran 2026 Çarşamba

207 - 03.06.2026 - BİR TÜRLÜ GİDEMEYEN ADAM (Göynük Gazetesi)

 

BİR TÜRLÜ GİDEMEYEN ADAM

BİR TÜRLÜ GİDEMEYEN ADAM

Bazı insanlar vardır; bir ortamdan ayrılırken kapıya yönelir, vedalaşır, ayakkabısını giyer, el sallar ve gider.

Bazıları da vardır; tam çıkacakken aklına yeni bir konu gelir, geri döner. Sonra bir çay daha içer. Ardından başka bir şey hatırlar, yeniden oturur. Sonra bir daha kalkar. Sonra tekrar oturur. Kapıdan kovsan bacadan geri gelir adeta.

Türk siyasetinde bu davranış biçiminin en başarılı temsilcisinin Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu düşünmeye başladım.

Yanlış anlaşılmasın. Bu bir eleştiri değil. Bu artık doğa olayı seviyesinde bir durum.

Çünkü normal şartlarda bir siyasetçinin siyasi kariyeri belirli aşamalardan geçer. Seçim kazanır, kaybeder, görev yapar, ayrılır, anılarını yazar ve emeklilik hayatına geçer.

Bizim siyaset dünyamızda ise bazı isimler emekli olmak yerine adeta yeniden yükleme tuşuna basıyor: Misal, Kemal Ankakuşuoğlu!..

Kemal Bey'in siyasi kariyerini takip etmek bazen bizim yerli dizileri izlemeye benziyor.

Final bölümü çekiliyor.

Seyirci ayağa kalkıyor. Millet “Tamam, bitti” diyor.

Işıklar yanıyor.

Tam herkes evine gidecekken yönetmen bağırıyor:

“Durun! Bir bölüm daha var!”

Sonra bir bölüm daha...

Bir bölüm daha...

Bir bölüm daha...

Üstelik bu durum sadece rakiplerini değil, kendi partililerini de şaşırtıyor.

Geçenlerde hayalimde şöyle bir konuşma canlandı:

— Kemal Bey, siyaseti bırakacak mısınız?

— Evet.

— Kesin mi?

— Kesin.

— Tamam o zaman.

— Ama...

— Aması nedir?

— Şartlara bağlı.

— Hangi şartlara?

— Şart şurt yok! Burdayım be burdayım, Bur-daa-yım!!!

Bu noktadan sonra konuşmanın mantıklı şekilde devam etmesi zaten mümkün görünmüyor.

İşin ilginç tarafı, Türkiye'de birçok konuda görüş ayrılığı var.

Ekonomi konusunda anlaşamıyoruz. Kimileri uçuyoruz, şahlandık, Alamanya bizi kıskanıyorcu, kimileri de öldük, bittik,battıkçı…

Futbol konusunda anlaşamıyoruz. Bir kesim dünyayı sarı kırmızı görüyor, benim de aralarında olduğum bir başka kesim de damarımı kessen kanım sarı lacivert akar diyor.

Tarih konusunda anlaşamıyoruz. Lozan’ın gizli maddeleri var diyor birileri, keşke Yunan galip gelseydi Cumhuriyetten daha iyi olurdu diyen ve üstad lakabı takılan fesli bir zırdeli vardı mesela. Diğer tarafta son padişah vahdettin haindi diyenler… Bu arada kişisel görüşüm 6. Mehmet Vahdettin hain değildir, olsa olsa gafil ve dalalet içindeki bir zavallıdır. Gerçi zavallı deyip acındırmamak da lazım. Zira millet Sakarya Meydan Muharebesi’ni verirken zat-ı şahaneleri kendinden 43 yaş küçük bir genç kızla beşinci kez evlenmekle meşguldü...

Bütün bunlara mukabil, Kemal Yürüyenmerdivendeninemeyenoğlu’nun siyasete geri dönme durumu hakkında neredeyse herkes aynı fikirde.

Gün gelir de gazetelerde şu manşeti görsem şaşırmam:

“Bilim insanları Kılıçdaroğlu'nun siyasi enerjisinin kaynağını araştırıyor.”

Belki de meseleye yanlış bakıyoruz.

Belki Kemal Bey bir siyasetçi değildir.

Belki kendisi Türk siyasetinin doğal kaynaklarından biridir. Hatta İsmet Paşa çok partili siyasi ortamı doğrudan Kemal Bumerangoğlu’nun üzerine kurmuştur!

Nasıl ki Karadeniz'de doğal gaz bulunduysa, Gabar’dan güldür güldür petrol fışkırıyorsa, 6 milyar dolarlık jelibon rezervi keşfedilmişse, Ankara'da da sonsuz siyasi dayanıklılık damarı bulunmuş olabilir.

Çünkü normal bir insandan, yıllarca süren eleştiriler, kurultaylar ve kaybedilen onca seçim ve hayal kırıklığına uğratılan milyonlarca seçmenden sonra bir kenara çekilmesi beklenir.

Fakat bazı isimler için siyaset meslek değil, yaşam biçimidir.

Tıpkı bazı insanların emekli olduktan sonra bağ bahçeyle uğraşması gibi, bazıları da kurultaylarla uğraşıyor olabilir. Sitenin yöneticisi emekli albayın “9 numaradaki herifçioğlu gene yanlış yere park etmiş arabasını” diyerek arabanın sileceğini kaldırması gibi Kemal Geridöneroğlu da beyaz kuşu kaldırmaya gayret edip başaramıyor olabilir. Yanlış anlaşılmasın, bayramlaşmada bir türlü uçurmayı beceremediğibeyaz güvercinden bahsediyorum.

Sonuç olarak şunu anladım:

Türk siyasetinde hiçbir şey kesin değildir.

Bugün siyaseten sarf ettiğiniz son cümleniz, yarın siyasi hayatınızın yeni paragrafının ilk cümlesi olabilir.

Kapanan dosyalar yeniden açılabilir.

Bittiği sanılan hikâyeler yeniden başlayabilir.

Ve bir gün biri çıkıp bana "Kemal Kayyumdaroğlu artık tamamen gündemden çıktı" derse, ona inanmak için uzunca bir süre beklemeyi tercih ederim.

Neme lazım, tedbirli olmakta fayda var.

Sonuçta Türk siyasetinde bazı insanlar gider.

Bazıları ayrılır.

Bazıları emekli olur.

Kemal Siyasimevtaoğlu ise sanki "Devam edecek..." yazısıyla birlikte ekranda kalmayı tercih ediyor.


213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

  ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren ...