21 Nisan 2026 Salı

201 - 27.04.2026 - GÜRCÜLER KONAĞI ÖZELİNDE GÖYNÜK’ÜN KÜLTÜREL VARLIĞI (Göynük Gazetesi)

 

GÜRCÜLER KONAĞI ÖZELİNDE GÖYNÜK'ÜN KÜLTÜREL VARLIĞI

GÜRCÜLER KONAĞI ÖZELİNDE GÖYNÜK'ÜN KÜLTÜREL VARLIĞI

Eşim ve ben 2019 yılından beri Göynük’te yaşıyoruz. Geçtiğimiz hafta sonu ayrıntılı bir plan yapmadan çıkıp Göynük’ü gezme isteği duyduk ikimiz de. Ayrıntılara dalmadan, ruhumuz bizi nereye götürecekse oraya gitmekten başka bir motivasyonumuz yoktu.

Dile kolay, 7 yıldır buradaydık ve evden çarşıya, işten eve gibi rotalar dışında Göynük’ü bir turistmiş gibi hiç gezmemiştik. Zafer Kulesi hariç tabii. İlk bir-iki yılımızda şehir dışından bizi ziyarete gelen dostlarımızın neredeyse tamamıyla tırmanmıştık Göynük’ün sembolü olan kuleye. Ama şehri çevreleyen tepelere tırmanan, oradaki yaşamın akıp gittiği, kesme taş döşeli ve daracık sokakları adımlamamıştık.

Gazi Süleyman Paşa Bulvarı üzerinde, Akşemseddin Hazretleri Türbesine yakın bir noktaya park ettik aracımızı ve “Gürcüler Konağı” yazılı, altındaki ok işareti ile gidiş yönünü gösteren yer yer kararmış pirinç levhanın yanı başındaki dik merdivenleri tırmanmaya başladık. Üzerimizdeki hamlıktan ötürü aralıklarla minik molalar verdik ve dar sokakların bizi bir yerlere iletmesine bıraktık kendimizi.

Lafı uzatmayalım, yolun bir noktasında Gürcüler Konağı yazılı tabelaya ulaştık. Açık söyleyeyim beklentim çok yüksekti. Uzun yıllar önce arkadaşlarla geldiğimizde gezdiğimizi hayal meyal anımsıyorum. Hatta o dönemlerde Sedaş’ta görevli bir abimizin rehberliğinde yaptığımız bu gezide, yanlış hatırlamıyorsam bu konak ile ilgili minik bir anekdotu paylaşmıştı o abimiz bizimle.

Yıllar önce burayla ilgili anlatılan bir hikâye aklımda kalmıştı. Eve gelin gelen genç bir kadına “alt kata inmeyeceksin” denmiş, o da bu söze tam 60 yıl boyunca uymuştu. Doğruysa trajik ve dönemin sertliğini anlatmaya yeten bir rivayet…

Değim ya, beklentilerimiz üst düzeydeydi ama hayal kırıklığımız da en az beklentilerimiz kadar yoğun oldu. Zira konağın dış kapısına takılmış asma kilit koparılmış, kapının alt kısımları sanki tekme darbeleri ile kırılmıştı. Bahçesine girdiğimizde ise deyim yerindeyse her yer her yerdeydi! Etrafı otlar bürümüş, kırık dal parçaları öbek öbek bahçenin her yanına dağılmış, konağın iç kapısının önüne dökülmüş yapraklar eski bir örtü gibi girişi kaplamıştı. Çok araştırmama rağmen restorasyon çalışmalarının tarihi ve hangi kurum tarafından yapıldığı bilgilerine ulaşamadım. Hissettiğimiz hayal kırıklığı ile aşağıya, caddeye indik Debbağ Dede Türbesininönündeki dar sokaktan.

Bir belgeselde Roma’daki tarihî taş sokaklardan birinin restorasyonunu izlemiştim. Uzunluğu yalnızca birkaç onmetreydi; ama bakım süreci öyle ciddiyetle yürütülüyordu ki ekip yalnızca ustalardan değil, tarihçiler, arkeologlar, mimarlar ve mühendislerden oluşuyordu.

Restorasyon başlığı altında bizde yapılan ucube çalışmaları anlatmak için vermedim bu örneği. Akdeniz insanıolmamızdan ve birbirimize olan benzerliğimizden ötürüİtalyanları örnek olarak sundum sizlere. Üzerinden trafik akan asırlık bir sokağın nasıl ciddi bir biçimde izlemeye tabi tutulduğunu, bakım-onarımını takiben nasıl kullanımda kalabildiğini aktarabilmek için anlattım.

Gürcüler Konağı özelinde bizim uygulamalarımız maalesef örnekte verdiğimiz sürece hiç mi hiç uymuyor genel manada. Yavaş şehir (Cittaslow) unvanı kazanmış, kanatlı hayvancılığından başka ağır ya da hafif sanayi üretimi olmayan, yavaş şehir kalarak gelişebilmek için turizmden -özelde inanç turizminden- başka bir varlığı ve hatta şansı olmayan, gençlerin zorunluluktan terk etmesi nedeni ile gitgide yaşlanan Göynük’te Gürcüler Konağı gibi iki asra yaklaşan mazisi olan anıtsal bir mekâna neden hakkıyla sahip çıkılmaz bunun derdindeyim ben. Kültürel mirastan kabul edilmiyor mu burası?

Aynı gün içinde Sayın Harun Yüksel’in kurduğu mütevazı müzeyi de gezme olanağımız oldu. Göynük’te bireysel inisiyatifle kurulup hizmete sunulan ve bunu kâr amacı gütmeden devam ettirmeyi başarabilen güzel bir örnek var karşımızda bir de Gürcüler Konağı…

Harun Bey’in bu girişimci ruhunun, Gürcüler Konağı özelinde Göynük’teki tüm kültürel mirasa yansımasını diliyorum. Mesele yalnızca asırlık bir konağın bakımsızlığı ve kimsesizliği de değil aslında. Asıl mesele bir kentin kendi hafızasına ne kadar sahip çıktığı. Bu noktada şu soruya varıyoruz: Göynük bu geçmişe sahip çıkmak istiyor mu?

14 Nisan 2026 Salı

200 - 16.04.2026 - İĞNE ve ÇUVALDIZ (Göynük Gazetesi)

 

İĞNE ve ÇUVALDIZ

İĞNE ve ÇUVALDIZ

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen ve toplumda infial yaratan elim hadiselerle ilgili bir iki kelam etmek istiyorum.

Olayların ayrıntılarına girerek kimseyi tekrar tekrar üzmek ve yangına körükle gidercesine tepkiyi beslemek istemem. Ancak birkaç örnek üzerinden, bizim dönemimiz ile bugünü karşılaştırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

46 yıl önce yani neredeyse yarım asır önce ilkokula kaydoldum. İlkokul o dönemde 5 yıl, önlükler siyah, yakalar beyaz ama yaşam alabildiğine renkliydi. Kendisi de bir ilkokul öğretmeni olan annemin beni okula kaydettirirken sarf ettiği sözler hala aklımda.

“Hocam ben de eğitimciyim. Çocuğumun iyi bir insan olması için ne gerekiyorsa yapabilirsiniz. Eti sizin kemiği benim…”

İlkokul öğretmenimizden dayak yedik mi? Evet. Bugünün ölçüleriyle kabul edilemez olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Ama o günün dünyasında, bu sertliğin arkasında bizi hayata hazırlama kaygısı olduğunu da inkâr edemem.Evet, tokat yerdik öğretmenimizden. Ama eve gittiğimizde anne-babamıza “Ben bugün okulda tokat yedim öğretmenimden” diyemezdik. Çünkü bilirdik ki bunu söylersek alacağımız cevap “Kim bilir ne halt ettin de yedin o dayağı!” olur, hatta bir posta da onlardan dayak yerdik.

Buna rağmen hiçbir zaman öğretmenimizden tokat yedik diye ona kin duymadık. İlkokul öğretmenim Mustafa Şahin, ki kendisini birkaç yıl önce ebediyete uğurladık, hayatımda önemli yeri olan bir insandı. Bolu’da aynı mahallede otururken karşı kaldırımdan onun geldiğini gördüğümde gayrı ihtiyarî önümü ilikleyip üzerimdeki giysilere çeki düzen verdiğimi ve karşıya geçip elini öptüğümü anımsarım. Düşündüğümde bu davranışımda korku değil katışıksız bir saygı ve sevgi vardı.

Şimdi aranızdan bazı okurlar “Eğitimde dayak mı olurmuş? Eğitimde dayağın yeri yok!” diye tepki gösterecek. Kısmen haklılar belki. Canlarından bir parça olan evlatlarına değil dayak atılması, bir fiske bile vurulması onları üzüyor hatta kızdırıyor olabilir. Oysa ki bugün karşılaştığımız tabloya baktığımızda; iş hayatında, trafikte, alışverişte, kısacası hayatın neredeyse her anında kuralların dışında davranmayı alışkanlık haline getirmiş bireylerle karşılaşıyoruz. Bunun temelinde ise, yetişme çağında çocukların hayatlarında sağlıklı bir otorite figürünün olmayışı yatıyor.

Bugün karşılaştığımız sıkıntılara bakınca sorunun yalnızca çocuklarda olmadığını görüyoruz. Sınır koymaktan çekinen ebeveynler, otorite kurmaktan imtina eden eğitim sistemi ve her davranışı “özgürlük” başlığı altında meşrulaştıran bir anlayış var. Hepsi bir araya geldiğinde ortaya ne yazık ki saygıyı değil, başıboşluğu büyüten bir düzen çıkıyor.

Elbette ebeveynler çocuklarını da bir birey olarak görmeli, onlara saygı göstermeli. Ama bunu yaparken kantarın topuzunu kaçırıp tüm kontrolü daha reşit bile olamamış çocuklara bile isteye kaptırmaları çok çok tehlikeli bir durumdur. İleride onarılması güç toplumsal hasarlar oluşmasına ve topyekûn bir şiddet sarmalına çekilmemize yol açar bu durum. Olan biteni kızgınlık ve umutsuzlukla izlemekten başka bir şey gelmez insanın elinden.  

Bir de hatırlar mısınız bilmem, belki sosyal medyada görüp şaşırmışlığı olan okurlarımız bile olabilir, okullarımızda yangınla mücadele köşeleri olurdu. Üzerlerinde beyaz boya ile Y, A, N, G, I ve N harfleri yazılı, içleri kum dolu kırmızı tenekeler, üzerlerinde de sapları kum tenekeleri ile aynı kırmızı renge boyanmış 45 derece açı ile kancalarla duvara asılı olan kazma, kürek, balta vb. yangınla mücadele gereçleri… Hiçbirimizin de aklından oradaki alet edevatı, yangınla mücadele haricinde bir sebeple kullanmak geçmezdi.

Çünkü o aletlerin ne işe yaradığını bilir, sınırını da içgüdüsel olarak tanırdık. Belki de asıl mesele buydu: Sınırların görünür ve kabul edilir olması. Biz mi nahif çocuklardık yoksa tüm insanların içinde var olan ilkel şiddet dürtüsü hiç mi hiç uyarılmamıştı bunun cevabını ise artık herkes kendi vicdanında aramalı.

Bu noktada iğneyi de kendimize batıralım: Bizler çocuklarımızı gerçekten hayata mı hazırlıyoruz, yoksa onları hayatın her zorluğundan korumaya çalışırken farkında olmadan savunmasız mı bırakıyoruz?

Bugün geldiğimiz noktada, yaşananları sadece sonuçlarıyla değil, sebepleriyle ele almak zorundayız. Aksi halde her yeni olayda şaşırıyor gibi yapar, ama aslında göz göre göre büyüyen bir sorunun sadece tanığı değil, sessiz ortağı olmaya devam ederiz.

199 - 14.04.2026 - VİZYON MESELESİ (Göynük Gazetesi)

 

VİZYON MESELESİ

VİZYON MESELESİ

2001 yılıydı. Askerlik görevimi henüz tamamlayıp memleketim olan Bolu’ya dönmüştüm. 1999 yılındaki 2 büyük depremden Gölcük merkezli olanına henüz acemi birliğime teslim olmadan, Düzce merkezli olanına da daha 2 aylık askerken usta birliğinde yakalanmıştım.

18 ay süren azap verici bir sürecin ardından kafayı sıyırmadan, kazaya ve disiplin problemlerine bulaşmadan askerlik görevimi tamamlayıp Bolu’ya döndüğümde şahit olduğum manzara deprem yaralarını sarmaya çalışan küçük bir kentte zaten kırılgan olan ortamın iyiden iyiye sessizliğe dönüşmüş olduğuydu.

Ülkenin  iki büyük deprem sonrası kendini toparlamaya çalıştığı bu dönemde bir de anayasa kitapçığı krizi ile sarsılması sonucu pamuk ipliğine bağlı olan ekonomik dengeler tepetaklak oldu. Eğreti biçimde başlangıcını yaptığım ve askerliği tamamlar tamamlamaz daha sağlam biçimde inşa etmeyi planladığım kariyer hayatım maalesef patlayan ve gitgide derinleşen ekonomik kriz ile birlikte işsizlik duvarına tosladı.

Bolu’daki kalıcı deprem konutlarının yüklenici firması olan INVESCO adlı şirketin, kurduğu SCADA sistemini işletmek üzere teknik personel istihdam edeceğini öğrenmem de bu döneme rastlar. Şirketin alt yüklenicilerinden Eskan adlı şirket bünyesinde ben ve bir başka arkadaşım çalışmaya başladık.

SCADA Supervisory Control and Data Acquisition(Denetleyici Kontrol ve Veri Toplama) kelimelerinin baş harflerinden türetilmiş bir terimdi ve Bolu kalıcı deprem konutlarının elektrik altyapısı bu sistem ile kontrol ve kumanda edilmekteydi.

Bu sistem ile uzaktan kumandalı şalterler, kesici ve ayırıcılar ile sokak aydınlatmalarına tek bir merkezden bilgisayarla kumanda edilmekteydi. Sahadaki yüzlerce analizör cihazı da 1-1,5 dakikalık periyodlarda sistemden elde edilen onlarca elektriksel veriyi fiberoptik kablolarile merkezdeki bilgisayarlara ulaştırıyor, gerektiğinde geriye dönük olarak bu verilerdeki sıra dışı değişimlerle tüm elektriksel altyapı içerisindeki dalgalanmalar ve kayıp – kaçak durumları anlık olarak tespit edilebiliyordu.

Sistem o denli ayrıntılı düşünülmüştü ki abonelerin bağlatacakları haberleşmeli sayaçlar ile sahada hiçbir şekilde mesai harcamadan, ofis ortamında sayaç okuma ve faturalandırma yapılabilecek durumdaydı.

Bir kez daha tekrar edeyim; sene 2001 idi. Ne internet ne de yapay zekâ bugünkü kadar gelişmiş değilken böyle bir altyapı oluşturulmuştu. Heyhat! Maalesef ki bu teknolojiye ayak uyduramayacak kadar sığ, statüko, mevzuat ve bürokrasi bağımlısı yöneticiler işin başındaydı. Ne o dönemki il müdürü ne de başmühendis olan kişi, bu teknolojik altyapının önem ve ciddiyetini kavrayamadılar. Allah var, SEDAŞ’ın o dönemde Genel Müdürlüğünü yapan Nusret Alemdaroğlu, Bolu’da iş başında olanlarla taban tabana zıt ölçüde vizyon sahibi ve bu teknolojik altyapıyı özümsemiş bir yöneticiydi. Bir liderdi.

Sık sık resmi ya da özel grupları Bolu Kalıcı KonutlarıElektrik SCADA Merkezi’ne getirir ve teknisyen arkadaşım ile bana sistemin brifingini verdirirdi. Ancak Bolu il müdürlüğünde iş başında olan vizyonsuz yöneticiler ilk hatayı haberleşmeli sayaçların abonelere pahalı geleceğinden hareketle eski sayaçların tesisatlara bağlanabileceği yönünde karar vermekle yaptılar. Üç fazlı olarak tasarlanmış tesisatlara tek fazlı sayaçlar mı bağlanmadı, dijital yerine mekanik sayaçlar mı bağlanmadı… Bu gözler neler gördü neler.

INVESCO şirketinin yetkilisi olan rahmetli Yüksek Mühendis Şener Korsu, çok yırtındı ama bizim vizyonsuzları bir türlü ikna edemedi. Korsu’nun, ulusal bir haber kanalına verdiği mülakatta belirttiği şeyler özetle şöyleydi:

Bilgisayarlı sistemle kaçak elektrik kullanımının kalıcı konutlarda yüzde 3-5’lere kadar düşüreceklerini belirten Korsu, “Bu sistem sayesinde elektrik kesintisi yaşanmayacak, elektrik şebekelerindeki arızalar anında tespit edilecek” dedi. Korsu, kalıcı konutlarda oturacak depremzedelerin sayaçlarına yerleştirilecek cihazlarla konutlardaki kaçak elektrik kullanımının daha girişim aşamasında tespit edileceğini de kaydetti. Şener Korsu, kaçak elektrik kullanım bedelinin ülke genelinde 500 trilyon liraya ulaştığını kaydederek, “Bizim kurduğumuz bu sistem Türkiye genelinde yaygınlaştırılırsa kaçak elektrik kullanımı da ortadan kaldırılacak” dedi. Korsu, kalıcı konutların elektrik şebekesinin 2 ayrı transformatörden beslenerek güvence altına alındığına da değinerek, olası bir arıza halinde arızanın bölgesi ve cinsinin anında tespit edilerek devre dışı bırakılacağını kaydetti.

Aradan zaman geçti. INVESCO iş bitimi sistemin anahtarını SEDAŞ’a teslim edip sahadaki varlığını sonlandırdı. Genel Müdür Nusret Alemdaroğlu ve Bolu il müdürü emekli oldu, başmühendis bey de il müdürlüğüne terfi ettirildi.

Ve sonra beklenen oldu.

Çiçeği burnunda il müdürü, yıllardır bir fikir olarak tekrar ettiği “biz bu sistemi çalıştıramayız” cümlesini bu kez bir karar şeklinde ortaya koydu. O gün, aslında sadece bir sistem kapatılmadı. Bir şehrin geleceğine kurulmuş akıl, ihtimal ve emek de fişi çekilmiş bir cihaz gibi susturuldu.

Kaba bir ifadeyle “kara düzene” geri dönüldü.

Oysa toprağın altından geçen yalnızca kablolar değildi; o kablolarla birlikte akan veri, denetim ve tasarruf ihtimaliydi. Ve o gün itibarıyla, bu ihtimal de sessizce toprağa gömülmüş oldu.

O dönemin parasıyla 1 trilyon 5 milyar liraya mal olan teknik altyapı, kimsenin sahip çıkmadığı bir zekâ kırıntısı gibi kaderine terk edildi. Bugün hâlâ orada, toprağın altında; ama çalıştırılmayı beklemiyor artık. Unutulmuş olmayı kabullenmiş halde çürüyor.

Geldiğimiz noktada bu vizyonsuz yöneticilerin vicdanları rahat mı çok merak etmekteyim. Bugün hâlâ aynı zihniyetle yönetilen kaç proje daha toprağın altında çürümeye terk ediliyor, onu da bir sormak lazım. Asıl mesele teknoloji değil; onu anlayacak ve sahip çıkacak aklın eksikliği bence.

2 Nisan 2026 Perşembe

198 - 02.04.2026 - YORGUN SAVAŞÇI (Göynük Gazetesi)

 

YORGUN SAVAŞÇI

YORGUN SAVAŞÇI

 

Yeni nesiller pek bilmez; 12 Eylül 1980’de yönetime el koyan cunta, bu ülkenin insanında öyle yaralar açtı ki, saymaya kalksak 32 kısım tekmili birden roman olur. Ülkenin siyasi, ekonomik, kültürel bütün yaşamına, bugün bile etkisini gördüğümüz onarılması olanaksız yaralar açtı bu müdahale.

En basit örnek sendikal haklar mesela. Şimdilerde sevip saydığımız bazı arkadaşlarımız da sendikal faaliyetlerde etkin rol üstleniyorlar ancak 1980 öncesinde örneğin “Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyecek” diye haber çıktığında emin olun Ankara’da hükümet zangır zangır titrerdi! Günümüzdeki sendikacılığa bakan için ben ve benim gibi düşünen birçok kişinin gözünde sarı sarı noktalar uçuşmakta olduğundan eminim de neyse. Bu başka bir yazının konusu.

Ama asıl olay, hafızanın nasıl yok edilmek istendiğinde gizli.

Yıl 1978’di. Tek kanal olarak faaliyet gösteren TRT tarafından, edebiyatımızın önemli kalemlerinden biri olan Kemal Tahir’in bir romanının, Yorgun Savaşçı’nın, televizyon dizisi olarak uyarlanmasına onay verildi. Halit Refiğ, senaryosunu yazdığı bu eserin yönetmenliğini de üstlendi. 1979 yılında senaryo onay aldı ve çekimlere başlandı. Dönemin rakamları ile 40 Milyon TL’ye mal edilen yapımın çekimleri 1981’de bitirildi. 8 bölüm olarak tamamlanan dizinin kurgusunun bitirilip TRT’ye teslimi ise 1983’ü buldu. Ancak bir türlü yayına girmeyen dizi ile ilgili olarak 12 Eylül rejiminin “başka” fikirleri vardı.

Kenan Evren başkanlığındaki cunta dizinin tüm özgün kayıtları ile kopyalarının yakılmasına karar verdi! Yakılma gerekçeleri arasında Atatürk ve Kurtuluş Savaşı karşıtı bir yapım olduğu iddiası, Çerkes Ethem'in kahraman olarak gösterilmesi, askerlere kötü lakap takılması gösterildi. Dizinin yapımcısı Ömer Serim o günlerde yaşananları şöyle anlatıyor:

Diziyi askerlerin gözetimi ve yardımı altında çektik. Fakat darbe olunca Kenan Evren ve arkadaşlarının yaptığı öncelikliişlerden biri dizinin yakılmasına karar vermek oldu. Bir yıl geçtikten sonra dizinin yakıldığı ortaya çıktı. Yakılmasını da o sırada TRT Genel Müdürü olan Macit Akman üstlendi ve 'Ben yaktırdım' dedi. Ortalık çok karıştı. Bu film yakıldıktan 2 yıl sonra filmin bir komisyon tarafından yakıldığı anlaşıldı. Filmin Genelkurmay Başkanlığı matbaasına götürüldüğü, oradaki fırınlarda komisyon üyelerinin denetimi altında kül edildiği öğrenildi. Filmin aslı, müzik ve dublaj bantları yakıldı. Sadece bir negatif kopyası saklandı. O da negatif olduğu için asla bastırılamayacaktı.

Yorgun Savaşçı adlı diziyi yakan komisyonun, cunta tarafından dönemin Başbakanı Bülend Ulusu’ya emir vermesi ile 7 kişiden teşekkül ettirildiği ortaya çıktı. Cunta korkusundan,yakmaya karşı oldukları halde şerh bile koyamayan 2 kişi vardı komisyonda: Biri, Şu Çılgın Türkler adlı efsanevi romanın yazarı olan Turgut Özakman, diğeri de ileriki yıllarda TRT Genel Müdürlüğü yapacak olan Kerim Aydın Erdem. Kaldı ki bu ikilinin, dizinin tümden yok edilmemesi için gösterdiği çaba, Kerim Aydın Erdem’in kasasından temiz bir kopya çıkması ile kamuoyuna yansıdı.

1993 yılına gelindiğinde ise o yıllarda faaliyet gösteren ve ülkemizin ilk özel televizyonlarından biri olan HBBTunca Yönder’in yönetmenliğinde diziyi tekrar çekti. TRT ise Genel Müdür Erdem’in kasasından çıkan kopya ile rekabete katıldı ve orijinal diziyi yayına soktu. İlginç, hatta traji-komik olan ise bir dönem kimse izlemesin diye fırınlarda yakılan dizinin iki ayrı versiyonunun 10 yıl sonra aynı anda yayınlanması oldu. Daha önceki bazı yazılarımda Türkiye Tarihi’nin en karanlık yılı olarak betimlediğim 1993’ün bu rekabetin sahnesi olması da ayrıca ironik.

Bir zamanlar fırınlarda yakılan sadece film makaraları değildi; bir ülkenin kendi hikâyesine bakabilme konusundaki cesaretsizliğiydi. Ama hikâyeler inatçıdır… Kül olur, dağılır, saklanır; yine de bir gün bir yerden sızar. Çünkü bazı hikayeler, yakılsalar bile yeniden anlatılmanın bir yolunu mutlaka bulur.

197 - 31.03.2026 - BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 3 (Göynük Gazetesi)

 

BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 3

BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 3

Humeyni, Ankara ve Bursa’daki yaklaşık 11 aylık zorunlu ikameti boyunca İran’dan gelen ziyaretçilerle temasını sürdürdü. Bu süreç, yalnızca bir sürgün dönemi değil; aynı zamanda ileride kuracağı düzenin fikrî altyapısının şekillendiği bir hazırlık evresi oldu.

Türkiye’nin ardından Irak’ın Necef kentine gönderildi ve burada yıllarca süren bir başka zorunlu ikamet dönemi başladı. 1978’e gelindiğinde ise Şah’ın talebine kayıtsız kalamayan Saddam Hüseyin’in zorlaması ile bu kez yönünü Paris’e çevirdi. Ve çok geçmeden, 1979’un başında, artık bambaşka bir sıfatla İran’a döndü.

Karşılama törenleri görkemliydi. Şah düşmüş ve yurtdışına kaçmıştı. Dönüşünden sadece birkaç gün sonra geçici hükümeti atadı. Aynı yıl yapılan anayasa referandumu ile ülkenin siyasi ve dini lideri olarak konumunu resmileştirdi.

Artık İran’da yeni bir dönem başlamıştı.

Monarşi sona ermiş, yerini İslam Cumhuriyeti almıştı. Devletin temel referansı dini kurallar haline geldi. Hukuk sistemi bu doğrultuda yeniden düzenlendi; kamusal alanda yeni normlar belirlendi. Kadınların örtünmesi zorunlu hale getirilirken, kültürel ve sosyal hayat da bu yeni anlayışa göre şekillendirildi.

Ancak devrim, yalnızca eski düzeni yıkmakla kalmadı; kendi içindeki ittifakları da zamanla dağıttı.

Şah’a karşı mücadelede birlikte hareket eden farklı gruplar, yeni dönemde aynı zeminde buluşamadı. Özellikle sosyalist çevreler, devrim sonrasında sistemin dışında bırakıldı. Bu durumu özetleyen çarpıcı bir ifade sonraki yıllarda sıkça dile getirilir oldu:

Şah döneminde dışarıda içip evde ibadet ediyorduk; şimdi evde içiyor, dışarıda ibadet ediyoruz.

İran, içerde bu dönüşümü yaşarken dış politikada da sert bir rota izlemeye başladı. Batı ile ilişkiler hızla gerildi ve ülke uluslararası sistemde daha yalnız bir konuma sürüklendi.

1979 yılının Kasım ayında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve 66 kişinin rehin alınması, bu gerilimin en görünür kırılma anlarından biri oldu. Kriz, aylarca sürdü ve iki ülke arasındaki ilişkilerde derin izler bıraktı.

Kısa süre sonra başlayan İran–Irak Savaşı ise bölgenin dengelerini altüst etti. Sekiz yıl süren bu savaş; yüz binlerce insanın hayatına mal olurken, milyonlarca insanı da doğrudan etkiledi. Savaşın nedenleri, seyri ve sonuçları ise hâlâ tartışılmaya devam ediyor.

Bu dönemde uluslararası ilişkilerin ne denli karmaşık ve çok katmanlı olduğu da açık biçimde ortaya çıktı. 1980’li yıllarda patlak veren ve “İran-gate” ya da “İran–Contra” olarak bilinen skandal, devletlerin kamuoyu önünde savundukları politikalar ile perde arkasında yürüttükleri ilişkiler arasındaki farkı gözler önüne seren çarpıcı bir örnek olarak kayda geçti.

Tüm bu gelişmeler, bize şunu gösteriyor: Bu coğrafyada yaşanan hiçbir büyük kırılma yalnızca içeride olup bitenlerle açıklanamaz. Bölgesel ve küresel aktörlerin etkisi, çoğu zaman sürecin görünmeyen ama belirleyici unsurlarından biri olur.

İran’da yaşananlar da tam olarak böyle bir denklemin ürünüydü.

Ve belki de asıl mesele, bu denklemin dışında kalabilmek değil; onu doğru okuyabilmekti. Bu doğru okumanın yolu da olaylara Atatürk’ün gözünden ve Ankara penceresinden bakabilmekte bence.

Bu coğrafyada oyun sadece sahada oynanmıyor. Kimin oyunu kurduğu, en az kimin sahada olduğu kadar belirleyici.

İran’ın yakın tarihi, bunu görmek isteyenler için hâlâ güçlü bir örnek olarak önümüzde duruyor.

206 - 23.05.2026 - BUTLAK MUTLAN ! (Göynük Gazetesi)

  BUTLAK MUTLAN !   Eskiden tartışmanın da bir adabı vardı; insanlar birbirine “ ayıp oluyor ” derdi. Şimdilerde doğrudan “ yok hükmündesin ...