31 Mart 2026 Salı

196 - 29.03.2026 - BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 2 (Göynük Gazetesi)

 

BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 2

BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 2

Şah, kendisini “imparator”, eşi Farah Diba’yı ise “imparatoriçe” ilan ederek ülkesini görkemli bir vitrine dönüştürmeye çalışırken, İran’da bambaşka bir hat üzerinden ilerleyen bir isim vardı: Ayetullah Humeyni.

Adını doğduğu şehir olan Humeyn’den alan bu din adamı, yalnızca dini kimliğiyle değil, Şah yönetimine açık ve sert muhalefetiyle öne çıktı. Batı’nın, özellikle de ABD ve İngiltere’nin İran üzerindeki etkisine karşı çıkıyor; devlet yönetiminde İslami kuralların belirleyici olması gerektiğini savunuyordu. Bu yaklaşımı, onu kısa sürede Şii dünyasının en etkili isimlerinden biri haline getirdi.

1950’lerde “Ayetullah”, 1960’larda ise “Büyük Ayetullah” unvanını alarak Şii dinsel hiyerarşisinin en üst basamaklarına ulaştı. Ancak bu yükseliş, aynı zamanda Şah ile doğrudan bir çatışmanın da başlangıcıydı.

Şah’ın uygulamaya koyduğu toprak reformu, özellikle dini çevrelere ait vakıf mülklerini de kapsayınca Humeyni’nin tepkisi sert oldu. Bu itiraz, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik bir karşı duruştu. Sonuç gecikmedi; Humeyni tutuklandı ve hapse atıldı.

Burada küçük bir parantez açmak gerekir: Toprak meselesi, bu coğrafyada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir güç alanıdır. Nitekim benzer tartışmalar Türkiye’de de yaşanmış, toprak reformu girişimleri ve kırsal dönüşüm projeleri uzun ömürlü olamamıştır. Kısacası, bu coğrafyada toprağa dokunmak çoğu zaman dengeleri sarsmak anlamına gelir.

Humeyni’nin tutuklanması, beklenenin aksine muhalefeti bastırmadı; aksine daha da görünür hale getirdi. Bu süreçte Şah yönetiminin en önemli araçlarından biri olan SAVAK’ın baskıları da toplumsal gerilimi artırdı.

Ve ardından sıra dışı bir gelişme yaşandı.

Humeyni, idam edilmek ya da tamamen etkisiz hale getirilmek yerine serbest bırakıldı ve ülke dışına gönderildi. 1964 yılında bir askeri uçakla Türkiye’ye getirildi. Bu, yalnızca bir sürgün değil, aynı zamanda tarihin seyrini etkileyecek bir ara duraktı.

Türkiye de o yıllarda kendi içinde oldukça çalkantılı bir dönemden geçiyordu. 1960 darbesinin ardından yeni bir anayasa yürürlüğe girmiş, siyasi dengeler yeniden kurulmaya çalışılıyordu. İstihbarat yapılanması da dönüşüm içindeydi.

İşte tam bu atmosferde, Humeyni bir süre Ankara’da tutulduktan sonra Bursa’ya gönderildi.

Bursa’daki hayatı ise devrimci bir liderden çok, sıradan bir sürgünü andırıyordu. Askeri istihbarat mensubu bir ailenin evinde kalan Humeyni, burada oldukça sade bir yaşam sürdü. Ancak bu sade hayatın içinde dikkat çekici ayrıntılar da vardı.

Ev sahibi olan Albay Ali Çetiner, eşi Melahat Hanım ve üç çocuğu ile birlikte yaşamak zorunda kaldı. Ailenin yıllar sonra bir gazeteye verdiği mülakatta anlattıklarına göre Humeyni, ilk zamanlarda evde başı açık bir kadının, Melahat Hanımın,bulunmasından rahatsızlık duyuyor, bu durum tartışmalara yol açıyordu. Ancak zamanla bu sert tutum yerini daha mesafeli bir kabullenişe bıraktı. Öyle ki, ilerleyen günlerde Humeyni’nin Melahat Hanım odaya girdiğinde saygı göstergesi olarak ayağa kalkıp selam verdiği bile anlatılır.

Bir başka ilginç detay ise Humeyni’nin çevreye nasıl tanıtıldığıydı. Onu tanımayan komşulara, eşi vefat edince Urfa’dan gelen “kayınpeder” olarak takdim edildi.

Tarih bazen en büyük kırılmalarını, en sıradan görünen anların içine saklar. Bursa’da mütevazı bir evde yaşayan bu sürgün din adamı, birkaç yıl sonra milyonları peşinden sürükleyecek bir siyasi lider haline gelecekti.

İran’da artık geri dönüşü olmayan bir sürecin kapıları aralanıyordu.

Devamı 3. bölümde…

195 - 28.03.2026 - BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 1 (Göynük Gazetesi)

 

BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 1

BİR DEVRİMİN ANATOMİSİ – 1

Bahsedeceğim devrim, komşumuz İran’da 1979 yılında Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin tahttan indirilmesiyle sonuçlanan ve Ayetullah Humeyni önderliğinde şekillenen büyük kırılma.

O yıllarda henüz dört yaşında bir çocuktum. Ancak ilerleyen yıllarda tek televizyon kanalı olan TRT’nin haberlerini izleyerek, ardından kitaplar, makaleler ve röportajlarla bu coğrafyayı ve yaşananları anlamaya çalıştım. Zamanla fark ettim ki, Ortadoğu’yu anlamak sadece olup biteni bilmekle değil, o olup bitenin arkasındaki dinamikleri görmekle mümkün.

İran, bizim gibi bu coğrafyanın kadim devletlerinden biri. Binlerce yıllık geçmişiyle tarih sahnesinde hep önemli bir aktör olmuş. Türkiye ile İran’ın yakın tarihinde bazı benzer dönüşümler yaşansa da yönleri bambaşka oldu. Türkiye Cumhuriyeti laik ve modern bir çizgide ilerlerken, İran’da yaşanan devrim tam ters istikamette gelişti.

1941 yılında, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde tahta çıkan Şah Muhammed Rıza Pehlevi, ülkesini modernleştirme iddiasıyla önemli adımlar attı. “Beyaz Devrim” olarak adlandırılan reform programı; kadınlara oy hakkı tanınması, bazı sanayi kollarının millileştirilmesi ve eğitim alanında yapılan düzenlemeleri içeriyordu.

Ancak bu modernleşme hamleleri, toplumun tüm kesimlerinde aynı karşılığı bulmadı. Geleneksel tüccar sınıfı, dini otoriteler ve geniş halk kesimleri zamanla bu dönüşümden rahatsızlık duymaya başladı. Üstelik muhaliflere yönelik baskılar, CIA’inörtülü desteği ile kurulan istihbarat teşkilatı SAVAK’ınuygulamaları ve Batı ile kurulan yakın ilişkiler de bu rahatsızlığı derinleştirdi.

Şah yönetimi, özellikle petrol anlaşmaları üzerinden ABD ve İngiltere ile güçlü bağlar kurarken, içeride artan eşitsizlikler göz ardı edildi. Ekonomik büyüme rakamlara yansıyor gibi görünse de bu refah toplumun geniş kesimlerine yayılmadı.

Ve belki de en çarpıcı tablo saray ile sokak arasındaki uçurumdu.

Şah, yıllar içinde gücünü öylesine merkezileştirdi ki ülkedeki pek çok ekonomik faaliyetin doğrudan ya da dolaylı ortağı haline geldi. Lüks ve ihtişam, yönetimin adeta simgesi olmuştu.

Bu ihtişamın en dikkat çekici örneklerinden biri ise İmparatoriçe Farah Diba’nın tacıydı. Amerikalı kuyumcu Harry Winstontarafından tasarlanan bu 2 kg ağırlığındaki taç; yüzlerce değerli taşla bezeli, merkezinde nadir bulunan pembe bir elmas taşıyan görkemli bir eserdir. Aylarca dünya basınında yer alan bu taç, aslında İran’daki iki farklı dünyanın sembolü gibiydi.

Bir yanda sarayın ışıltısı, diğer yanda geçim sıkıntısı yaşayan geniş halk kitleleri…

İşte bu çelişki, yalnızca bir yönetim krizini değil, yaklaşmakta olan büyük bir kırılmayı da haber veriyordu.

Sarayların ışığı ne kadar parlaksa, gölgeleri de o kadar koyu olur. Ve gölgeler de her zaman derinden ilerleyen bazı şeylerin örtüsüdür. İran’da devrimin ayak sesleri işte o gölgelerin içinde yükselmeye başlamıştı.

Devamı 2. bölümde…

24 Mart 2026 Salı

194- 23.03.2026 - HASHTAG, ÜNLEM ve TEMBELLİĞİN YAZIYA KATKISI (Göynük Gazetesi)

 

HASHTAG, ÜNLEM ve TEMBELLİĞİN YAZIYA KATKISI



Adamakıllı yazı yazan pek kalmadı, hatta slm, nbr, ii, kib bye, ok, inş cnm yha gibi ucube kısaltmalarla yazmak neredeyse günümüzün geçer akçesi haline dönüştü. Ama gündelik hayatta kullanılan noktalama işaretleri çook uzun zamandan beri varlığını devam ettiriyor.

Temeline inersek, her tür ilginçliğin biricik kaynağı olan orta çağa bakmamız gerekiyor. Ünlem işareti, soru işareti,“ve” işareti hatta sosyal medya paylaşımlarında sıklıkla kullanılan hashtag işaretinin kullanımındaki ana sebep o kadar basit ki: İnsanın fıtratındaki tembellik!

Orta çağda yazılan metinlerin neredeyse tamamı, sesli bir biçimde okunmak üzere yazılırdı. Genellikle de bu yazılar, kiliselerde okunması için Latince kaleme alındığından Latince bilmeyen Anglo Sakson din adamlarınca okunması mümkün değildi. Bitişik nizam yazılmış metinlerin neresinde duraklanacağını, neresinde durulacağını, hangi kısımlarında coşku olduğunu bilmiyorlardı. Bu yüzden kendi aralarında bazı kararlar verip bir işaret terminolojisi oluşturdular.

Kelimelerin arasına çubuk gibi ince çizgiler çizmeye başladılar mesela. Latince ince çubuk virgula demek. Bugün de kullandığımız slash işaretinin atası yani… Ve anladığınız üzere virgül de buradan gelmekte. Gül vermekle filan alakası yok yani! Yazıcıların da işi çok zordu; matbaa olmadığından ve işleri sürekli bir şeyler yazmak olduğundan hep kolay yollar bulmaya çalıştılar. İO örneğin; sevinç, heyecan, mutluluk gibi duygu içeren bir kelime olan interjectio’nun ilk ve son harfleri. Hanisıralı birçok imza atacağınız belgelerde ilk imzanızla son imzanız birbirine benzemez hale gelir ya işte bu adamlar da io io yaza yaza, yanyana yazdıkları bu harfleri altlı üstlü yazmaya başlamışlar. Sonra ne mi olmuş? Ünlem işareti elbette!

Soru işareti de neredeyse bu örnekle aynı. Soru anlamındaki Latince kelimemiz bu kez quaestio. Kelimeni ilk ve son harflerini yani q ve o’yu da yan yana değil alt alta yazarsanız ortaya soru işareti (?) çıkıyor.

& işaretine gelirsek; Latince Et, “ve” bağlacı anlamına geliyor. Hızla yazarken bu harfleri birleştiriveriyor yazmanımız, oluyor sana &.

Sosyal medyada çokça kullanılan hashtag (#) de böyle aslında. Latince Libra Pondo’nun kısaltması. İster tembellik deyin ister iş yetiştirme telaşı, L ve P’yi de hızla yazarken bitiştiriveriyorlar birbirine ve şu işaret, # ortaya çıkıyor. Bu arada Libra terazi demek Latince, pondo da ağırlık. Terazi ağırlığı gibi bir anlamı var anlayacağınız. Elbette hashtag işaretini en çok da sosyal medya paylaşımlarında görüyoruz günümüzde. Ama sporda, özellikle halter müsabakalarında, takılan ağırlıkların yanındaki yazılarda Libre’ye (lb şeklinde) rastlıyoruz. Halter barına takılan ağırlıkların yanında metrik olarak hem kilogram yazar hem de libre!

Dahası da var. İngiliz para birimi olan Pound’da bu libra pondo’dan geliyor desem ne dersiniz? Pondoyu alıp Pound yapmışlar. Pekii, başka kimin para birimi Libra Pondo’ylailişkili, hadi tahmin edin? Evet bizim! Padişah Abdülmecit zamanında yapılan düzenleme ile para sistemimiz oluşturuluyor. İtalyanların Libra’sını alıp Lira yapıyorlar.

Şimdi dönüp bugüne baktığımızda, “slm, nbr, ii” diye yazan nesle kızıyoruz ya… Aslında durup düşününce biraz haksızlık ediyor olabileceğimizin farkına varıyorum. Ortaçağ yazmanları tembellikten ünlem, soru işareti, hatta para birimleri pound ve lireti türetirken kimse çıkıp “dili katlediyorsunuz” dememiş. Belki de mesele tembellik değil; sadece insanın her çağda daha az yorularak anlaşılma çabası. Yani kısacası, bizim bugün “kib bye” diye burun kıvırdığımız şeyin, yarının noktalama işareti olmayacağının da hiçbir garantisi yok. Şimdilik tek fark, onların Latince yazmasıydı; bizim ise biraz… kısa yazmamız.

18 Mart 2026 Çarşamba

193 - 18.03.2026 - YASI PAYLAŞMAK MI İKRAM TELAŞI MI? (Göynük Gazetesi)

 YASI PAYLAŞMAK MI İKRAM TELAŞI MI?


Çocukluğumda mahallemizden biri vefat ettiğinde, yas yalnızca o evin kapısından içeri girmez, bütün sokağa yayılırdı. Biz çocuklar bile top oynarken sesimizi kısardık o günlerde. Radyo, televizyon açılmazdı. Çünkü herkes bilirdi ki bir evde acı varsa, o acının yankısı komşular olarak bize de ulaşırdı. Sanki kayıp yalnızca bir ailenin değil, bütün mahallenin kaybıymış gibi davranılırdı. Belki de bu yüzden cenaze evine giden insanların ellerinde içi yemek dolu tencereler görürdünüz. Büyüklerimiz bilirdi ki yas tutan bir insanın aklına ne yemek yapmak gelir ne de sofraya oturmak...

Bu, bizim kültürümüzün en sessiz ama en güçlü dayanışmalarından biriydi. Komşular cenaze evine sadece baş sağlığı dilemeye değil, yük almaya giderdi. Birisi mutfağa girer, biri bulaşığı toplar, bir başkası gelen gidenle ilgilenirdi. Yas tutan aileye düşen tek şey acısını yaşamak olurdu.

Aradan yıllar geçti. Mahalleler değişti, ilişkiler değişti, hayatın ritmi değişti. Ama sanki bu değişimin en tuhaf yüzlerinden biri de cenaze evlerinde kendini göstermeye başladı. Eskiden tencerelerle taşınan dayanışmanın yerini, kimi zaman ikram beklentisinin aldığına şahit oluyoruz. Hatta artık bazı yerlerde cenaze sahiplerinin “ikram sınavı” daha mezarlıkta başlıyor. Pideler geliyor, ayranlar dağıtılıyor; sofralar kuruluyor.

Oysa yasın olduğu yerde ilk düşünülmesi gereken şey sofranın zenginliği değil, insanın kalbinin ağırlığı olmalı.

Bir gün böyle bir ortamda şahit olduğum küçük bir sahne, bu değişimi bütün çıplaklığıyla anlatıyordu. Cenaze evinde dağıtılan ikramlardan alan birinin tabağına şöyle bir bakıp “Karabiber var mı?” diye sorduğunu duydu bu kulaklar! O an içimde tuhaf bir sessizlik oluştu. Çünkü o soru bana yalnızca bir baharatın eksikliğini değil, sanki başka bir şeylerin de eksildiğini düşündürdü.

Belki de mesele sadece yemek meselesi değildir. Belki de mesele, yasın anlamının zamanla biraz değişmesidir. Eskiden insanlar cenaze evine giderken yanlarında yemek götürürdü; çünkü amaç acıyı paylaşmaktı. Bugün ise bazen aynı yere, sanki “Yemekteyiz” programına gidermiş gibi gidildiğine şahit oluyoruz.

Bir toplumun kültürü en çok acılı günlerinde ortaya çıkar. Cenaze evleri, bir toplumun merhametinin ve vicdanının aynasıdır. Eğer o aynada dayanışma yerine beklentilerin silueti görünmeye başlamışsa, durup iyice bir düşünmek gerekli kanımca. Çünkü cenaze evine giderken elimizde boş tabak değil, kalbimizde paylaşma niyeti olmalı. Gerçi ben neyin mücadelesindeyim ki?! 33 vatan evladının şehit olmasının üzerinden birkaç gün geçtikten sonra beş yıldızlı çok bilindik bir otelde oğlunu evlendiren milletvekili gördü bu ülkenin insanları!

17 Mart 2026 Salı

192 - 13.03.2026 - ÇAYDAN SPAM'A KELİMELERİN HİKAYESİ (Göynük Gazetesi)

 

ÇAYDAN SPAM'A KELİMELERİN HİKAYESİ

ÇAYDAN SPAM'A KELİMELERİN HİKAYESİ

Yazılarımı okuyan küçücük okuyucu kitlem bilir, aralıklarla tek bir konuyu değil de birkaç küçük konuyu işleyen, kısa kısa denilebilecek tarzda yazılar kaleme alırım. Bu yazım da bu tarife uygun bir yazı olacak.

Ortaokuldan sonra meslek lisesi yerine o dönemin popüler terimi ile düz liseye gitseydim hem eğitim hayatım hem de kariyerim çok farklı olabilirdi. Elbette yön değiştiren yaşantım paralel bir evren oluşturup beni bambaşka yerlere de savurabilirdi. Sözü uzatmayayım, işte böyle bir kırılma yaşansa ve ben farklı bir üniversite eğitimi alacak olsaydım muhtemelen dillerin ve kelimelerin kökenini araştıran bir bölümde okurdum.

Bugünkü yazımda da yine kelimelerle uğraşacağım. Çoğunuzun nereden piyasaya çıktığına vâkıf olmadığı ama günlük hayatın bir noktasında kullandığı bu kelimelere çay ile başlayalım.

Malum, biz bir çay ülkesiyiz. İngilizlerin meşhur beş çayları filan bizdeki çay sevgisi yanında solda sıfır kalır! Dünya üzerinde çay bitkisini betimleyen iki kelime var: Biri cha (ça)kökünden diğeri de te (ti) kökünden geliyor. Aslında ikisinin kökeni de tek; o da Çin! Çin’de iki ayrı lehçe var, biri kuzey ve batıda konuşulan Mandarin Çincesi diğeri ise güneydoğudaki Ming Çincesi. Mandarin Çincesinde çayın adı chai (çay), güneydoğu lehçesindeki çayın adı ise te. Dolayısıyla ülkelerin çaya isim verirken odak noktası çayın geliş yönü. İpek Yolu üzerinden yani karadan çayı ithal eden ülkeler tüccarlardan Cha olarak öğrenirken Güneydoğu Asya deniz yoluyla çayı tanıyanlar Te diye öğreniyor. Bu durumda gösteriş meraklılarının almak için ölüp bittiği Chai Te Latte de çay çay süt oluyor haliyle!

1937 senesinde Amerikalı Hormel Foods diye bir firma Spiced Ham yani baharatlı jambon adında bir konserve ürün piyasaya sürüyor. II. Dünya Savaşı sırasında da Avrupa’ya bu konservelerden akla hayale gelmeyecek ölçüde büyük miktarlarda gönderiyor. Miktarlar o kadar devasa ki savaş bittiğinde bile bu konservelerden fazlasıyla kalıyor ve firma da hala reklam yapmaya devam ediyor. Ancak insanlar her yerde bu ürüne rastlamaktan adeta boğuluyorlar ve bunu bir şaka kültürü haline dönüştürüyorlar. Çünkü ürünün adı koca koca harflerle ambalajların üzerinde yazıyor: SPAM (SPiced hAM)… Günümüzde de adresiniz e-posta listelerine düşüp saçma sapan elektronik postalara muhatap olmak zorunda kaldığınızda e-postanızın gelen kutusuna düşmeyen bu saçma iletiler Spam klasörüne düşüyor.

-Abi mailiniz gelmedi!

- Spam’a bak abi, oradadır…

Milattan Sonra 600 ve 800 yılları arasındaki iki asır boyunca Roma İmparatorluğu doğu Avrupa’daki insanları kaçırıp köle olarak satmaya başlamış. İş o derece büyük boyutlara ulaşmış ki köle kelimesine Latince karşılık olarak bu ırkın adı verilmiş: Sclavus. Hatta İngilizce’deki karşılığı da buradan geliyor; Slave. Sclavus da bildiğiniz Slav ırkının adı. Derken piyasaya Vikingler çıkıyor ve bu Slavları koruma altına alıyor. Karşılığında da onları vergiye bağlıyor. Slavlar da kendilerini kölelikten kurtaran ve her yere kürek çekerek gidip gelen bu denizci Vikingleri üstün nitelikli kabul edip yüksek mevkilere getiriyorlar. İsimlerine de bu kürek çekme işinden esinlenerekRuotsi diyorlar. Zamanla bu kurtarıcılar da asimilasyonauğruyor ve isimleri de Ruotsi’den Rus’a dönüşüyor!

Bir kelime ağzımızdan çıktığında aslında küçük bir tarih parçasını da dillendirmiş oluyoruz. Kimi zaman Çin limanlarından kalkmış bir ticaret gemisinin izini, kimi zaman Avrupa’nın karanlık çağlarından gelen bir hatırayı taşıyor o kelimeler. Belki de bu yüzden dil dediğimiz şey yalnızca konuşma aracı değil; insanlığın hafızasını taşıyan görünmez bir bavul.

8 Mart 2026 Pazar

191 - 07.03.2026 - MASUMİYET MÜZESİ ve NECO'NUN ŞARKISI (Göynük Gazetesi)

 

MASUMİYET MÜZESİ ve NECO'NUN ŞARKISI

MASUMİYET MÜZESİ ve NECO'NUN ŞARKISI

 

Geçen gece tanıdık bir şarkı çalındı kulağıma. Sanki bir romanın içinden yürüyerek gelmiş gibiydi. Bir dijital platformda yayınlanan ve Nobel Edebiyat ödüllü yazar Orhan Pamuk’un aynı adlı eserinden uyarlanan Masumiyet Müzesi adlı mini dizide de Neco’nun sesinden tekrar duymuştum bu şarkıyı; Seni Bana Katsam’ı…

Aslına bakarsanız Orhan Pamuk’un ne kişiliği ne de ortaya koyduğu eserler bana çok da hitap etmiyor. Diziye ilham kaynağı olan romanı da okumadım. Hasbelkader denk gelip izledik eşim Aysun’la diziyi. Neco’nun söylediği şarkı da dizinin bir sahnesine fon müziği olmuştu. Birçok kişinin de şarkıyı ilk kez orada dinlediğine yemin edebilirim ama bunu ispatlayamam!

Zengin – fakir edebiyatı yapmayacağım ama şunu söylemek zorundayım ki dizide konu edilen saplantılı aşkın kahramanı olan kişi fakir biri olsaydı onu dünyanın en sapkın insanı olarak etiketlemekten ve günümüzün moda deyimi ile “linçlemekten” asla geri durmazdık. Ama kahramanımız zengin biri olunca “Vay arkadaş! Aşkın büyüklüğüne bak sen!” nidaları eşliğinde onu göklere çıkarma riyakarlığını sergiliyoruz. Tıpkı fakirin gayrimeşru çocuğu olduğunda “babası belirsiz”, zenginin olduğunda yasak aşkın meyvesi denilmesi gibi…

Romandan ya da diziden bahsedecek değilim; dediğim gibi bana çok da hitap eden bir yazar değil Orhan Pamuk. Ama hoşuma giden, değerli ses sanatçılarımızdan Neco’nun sesinden dinlediğimiz Seni Bana Katsam adlı şarkının diziye kattığı duyguydu.

Şarkının çaldığı o sahnede dikkatimi çeken şey ne oyunculuktu ne de dekor ve kostümlerin şatafatı. Asıl mesele, yılların içinden süzülüp gelen o tanıdık melodinin sahneye bıraktığı duyguydu. Çünkü bazı şarkılar vardır; hikâyeyi anlatmaz, hikâyenin kendisi olur. Neco’nun sesinden yükselen Seni Bana Katsam da tam böyle bir şarkı. Daha ilk notalarında insanı bir zaman tüneline sokuyor. Bir anda kendinizi eski bir radyonun başında, sararmaya yüz tutmuş sepya fotoğrafların arasında ya da çoktan kapanmış yazlık sinemanın önünden geçerken buluyorsunuz.

70’li yılların o kendine has melankolisi vardır ya… Sanki her şarkının içinde biraz hüzün, biraz da yarım kalmış bir hikâye saklıdır. “Seni Bana Katsam” da işte o hikâyelerden birinin müziğe dökülmüş hali gibi duruyor. Belki de bu yüzden yıllar sonra bir dizinin sahnesinde duyduğumuzda bile kulağımıza yabancı gelmiyor; aksine eski bir dostla karşılaşmış gibi hissediyoruz.

Bugünün dijital platformlarında yayınlanan dizilerde ya da filmlerde sık sık geçmişten gelen şarkılarla karşılaşmamız tesadüf değil. Çünkü bazı duyguların yeniden bestesi yapılamıyor; sadece eski bir kaydı tekrar çalınıyor. Belki de bu yüzden Masumiyet Müzesi dizisinde o şarkıyı duyduğumuz anda sahne bir anda derinleşiyor. Hikâyeyi anlatan yalnızca karakterler olmuyor; yılların içinden gelen bir ses de anlatıya ortak oluyor.

Diziyi beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, Orhan Pamuk’u seversiniz ya da sevmezsiniz… Ama kabul etmek gerekir ki bazı şarkılar vardır; hangi hikâyenin içine koyarsanız koyun o hikâyeye ruh verir. “Seni Bana Katsam” işte tam da böyle bir şarkı. Yıllar geçse de, bir sahnenin içinden yürüyüp geliyor vekulağımıza konmayı hâlâ başarıyor.

Velhasıl kelam… Dizi bir yana, roman bir yana. Ama o gece anladım ki bazı şarkılar eskimiyor. Aradan yarım asır geçse bile bir sahnenin içinden yürüyüp geliyor, kulağımıza usulca ilişiyor.
Biz de çevremizi saran savaşlara ve çatışmalara inat mırıldanmaya başlıyoruz: 
“Ve sen hayatını boyarsın pembeye…”

3 Mart 2026 Salı

190 - 02.03.2026 - TRUMP MI TIRAŞ MI?! (Göynük Gazetesi)

 

TRUMP MI TIRAŞ MI?!


TRUMP MI TIRAŞ MI?!

Donald J. Trump. Bir dönem Aradan sonra yeniden Beyaz Saray’ın “kiracısı” olan W.A.S.P. yani beyaz, Anglo-Sakson, Protestan kerameti kendinden menkul şahıs. Size bu değişik insanın pek de bilinmeyen yönlerini anlatmaya çalışacağım.

Trump’ın ikinci dönemi bu. Bir dönem başkanlık yaptıktan sonra seçimi demokratların adayı Joe Biden denen arkadaşa kaybetti. Seçimde hile yapıldığı iddiası ile seçmenlerini kışkırttı ve neredeyse ABD’yi ikinci bir iç savaşın eşiğine getirdi. Kongre binası yani Capitol Hill, bu Trump’ın seçmeni olan, kafasına boynuzlu şapkalar, sırtlarına hayvan postları giymiş cahil, bir o kadar da vandal tiplerce işgal edildi. Biden’ın süresi dolduğunda yeniden başkanlığa aday oldu ve seçimi her nasılsa kazanarak bir dönem aradan sonra ikinci kez başkan oldu.

Göreve gelir gelmez de garip icraatler sergiledi. Grönland’ı ya satın alarak ya da işgal ederek Amerikan toprağı yapacağını söylemek gibi. Tartışılan biri de olsa bağımsız bir ülkenin devlet başkanını ve eşini yatak odalarında tutuklayıp ülke dışına çıkarmak gibi. Çin ve diğer tüm ülkelerle bir ticaret savaşı içine girmek gibi. Savaş demişken, Savunma Bakanlığının (Secretaryof Defense) adını Savaş Bakanlığına (Secretary of War) dönüştürdü. Son günlerde zirveye ulaşan bir saldırganlıkla İsrail ile birlikte adına orta doğu denilen bataklığı daha da yaşanmaz bir yer haline dönüştürmekte. Tüm bunları yaparken de Nobel Barış Ödülüne talip olmak aymazlığında… Peki kimdir bu Trump denen kişi? Anlatmaya başlayalım:

Şu anda görevde bulunan bu şahıs Alman asıllı normalde. Dedesi genelev patronuydu; bildiğin kerhaneci… 16 yaşındayken ailesi ile ABD’ye göç etmişlerdi. Başlangıçta New York’ta bir akrabasının yanında berber çırağıydı. Altına hücum denilen dönemde altın arayanların peşine takılıp vahşi batıya doğru yola çıkıyor. Orada önce lokanta sonra ise genelev açıyor. Kendisi gibi Alman göçmeni bir kadınla evleniyor. Kadın ticaretinden yeteri kadar para kazandığını düşünüyor olmalı ki Almanya’ya geri dönerek aynı işi orada devam ettirmek istiyor. Almanya’dan asker kaçağı olması ve öncesinde genelev işletmeciliği yaptığı için sınır dışı ediliyor. Mecburen tornistan ediyor ABD’ye.

1905 yılında Covid’e benzer bir salgın oluyor; İspanyol Gribi. Dede Trump İspanyol gribinden ölüyor. Oğlu, yani Donald’ın babası, ondan kalan paralarla müteahhitliğe başlıyor. Ancak bu herif de ırkçı. Yaptığı evlerden siyahlara filan satmıyor. KuKlux Klan üyesi, o derece… Irkçı mevzulara karıştığı için tutuklanıp hapis yatıyor. Müteahhitlik işlerini de devam ettirip daha da büyütüyor. Derken evlenip çoluk çocuğa karışıyor. Donald dünyaya geliyor.

Bunun bir kardeşi var o da babası gibi sabıkalı. Alkol bağımlısı hatta alkol komasından ölüyor. Donald, dedesinin antin kuntinişlerinden dolayı psikolojisi bozulup alkolik ya da hapçı olmasın diye askerî okula gönderiliyor. Mezun oluyor olmasına ama subaylık yapmıyor. Tanıdık hikâye; çürük raporu (!) ile Vietnam Savaşına katılmaktan kaçıyor. O da babası gibi müteahhitliğe başlıyor ve eski binaları alıp tadilatla otele çeviriyor ve korkunç paralar kazanıyor bu işlerden. İşi büyütüp gökdelenler yapıyor. Şöhret olmayı deli gibi istiyor bir yandan da. Aslında şu anda da belli bir senaryo çerçevesinde rol yapıyor gibi bir beden dili sergilemesinin temelinde buşöhret merakı yatıyor belki de. Evde Tek başına 2 filminde küçük bir rolü bile var! NBC Televizyonunda The Apprentice (Çırak) adlı programı yapıyor. Orada haftanın elenen yarışmacılarına ağzını eğe eğe “Youfired!” “Kovuldun!” filan diyor.

Şu ana değin 3 kez evlilik yapıyor.  5 çocuğu, 10 torunu var. İlk karısı Çek manken Ivana Zelniçkova. Soğuk savaş döneminde doğu bloğuna üye bir ülkeden evlenince KGB ile temasa girdiği iddia ediliyor. Yine iddiaya göre KGB’nin yönlendirmesi ile siyasete giriyor.  

İlginçtir ABD’nin en büyük iki partisini; hem Cumhuriyetçi Parti’yi hem de Demokratik Parti’yi destekliyor. ABD Siyasetinde siyasetçiler zenginlerin bağışları ile kariyer sürdürdüğünden Trump da hem Cumhuriyetçi adaylara hem Demokrat adaylara para akıtıyor. Siyasete atılma konusunda zengin iş insanlarının kurduğu Reform Partisi’nden aday oluyor ama sonrasında adaylıktan çekiliyor. Derken bizim siyaset dünyasında önemli (!) bir figür olan fırıldak Kubilay’ın yolundan gidip Cumhuriyetçilere yamanıyor ve işte oradan da başkanlığa yürüyor. Emin olun Cumhuriyetçiler kendisini kabul etmeseydi gider Demokratlara yamanırdı. İdeoloji sahibi filan değil yani.

Müteahhitliği döneminde ödeyemediği yüklüce bir miktar, kamuoyuna yansıdığı kadarı ile 400 milyon dolarlık, kredi başına dert oluyor. Konkordato, iflas derken “yırtıyor”. Başkanlık öncesinde havayolu şirketi açıp batırıyor. Sonra kumarhane işine de el atıyor. Çoğunlukla bize Las Vegas anlatılır. Oysa Vegas kadar büyük bir diğer günah şehri de Atlantic City’dir. Orada casinolar açıyor.

Dedesi kerhaneci kendisi kumarhaneci… Sınırsız harcamalarla kumarhane işini batırıyor. Kısa adı NFL olan Amerikan Futbol Ligi’nden takım satın alıyor. Yetmiyor golf sahaları açıyor.  Güzellik yarışmaları organize ediyor. Bu işleri kotarmak için paravan şirketler kurduğu ortaya çıkıyor. Bundan dolayı devletle defalarca mahkemelik oluyor.

Trump Üniversitesi adıyla bir okul kuruyor. Adı üniversite ama aslında emlakçılık sertifikası veren bir kurstan öteye gitmeyen bir kurum bu. ABD’de tüketici hakları başka ülkelerden daha gelişmiş olduğundan New York eyaleti bu şahsın “üniversite” kelimesini kullanmasını yasaklıyor. Bu okul görünümlü “şey” için topladığı paralar başına dert oluyor. 25 milyon dolar tazminat ödemek zorunda kalıyor.

Hayır işleri için vakıf kuruyor ama vakfın yaptığı tek hayır işi Trump’a para akıtmak! New York eyaleti başsavcılığı tarafından aleyhinde dava açılıyor. Hapis korkusundan vakfın para toplama faaliyetlerini durdurup mal varlığını hayır kurumlarına bağışlıyor.

ABD’nin en çok tiraja sahip ulusal gazetelerinden biri olan USA Today’e göre Trump’ın 4 binin üzerinde davada adı geçiyor. Bu davaların bazıları eyalet düzeyinde bazıları da federal düzeyde davalar.

Yayımlanmış 19 tane kitabı var. Ama hepsi hayalet yazarlarca kaleme alındı. Yani yazan başkası ama alkışı alan yazmış gibi yapan Trump… Ülkemizde de iki kelimeyi bir araya getiremeyecek kadar beceriksiz ve kültürsüz bazı insanların çok satan kitaplar piyasaya sürmesi gibi…

Kendisi şu meşhur sapık epstein’in de yakın dostu. Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim değil mi? Hala tartışılmakta bu konu. Bakalım nereye kadar gidecek. Yetişkin filmleri yıldızı Stormy Daniels ile ilişkisi ortaya çıkmıştı ikinci başkanlık kampanyasında. Hatta bu durum ortaya çıkmasın diye Daniels’a 130 bin dolar sus parası ödediği de kamuoyuna yansımıştı.

İşte böyle. Demokrasinin beşiği diye lanse edilen ABD adlı devlet bu tarz bir herifin başkanlık yaptığı bir yer. Dededen toruna sapır sapır dökülen bir ailenin ferdi; hileli iflaslardan asker kaçaklığına, ırkçılıktan vergi kaçakçılığına, çocuk istismarı ve pornografiye kadar uzanan geniş bir yelpazede rezil ve iğrenç birinden bahsediyoruz.  Kişisel bekası için rakip partilere para akıtabilecek kadar omurgasız bir siyasetçi portresi. Dünyanın jandarması olan ABD işte böyle bir insan(!) tarafından yönetiliyor. Siz o ülkeden, orta doğudan hatta dünyadan hayır beklemeye devam edin. Hadi hayırlısı…

189 - 17.02.2026 - 102 (Göynük Gazetesi)

 

102

102

 

Geçtiğimiz hafta dizi şeklinde ve 4 bölüm olarak yayımlanan yazılarımın 3üncü bölümü ile sessiz sedasız “dalya” dedim dostlar. Aslında bu dalyayı yani yüzler kulübüne erişmeyi daha yüksek sesle kutlamak gibi bir seçenek de vardı ama bunu yapmadım.

Dile kolay 100 adet köşe yazısı kaleme aldım Göynük Gazetemizde. Hatta bu okuduğunuz satırlar 102nci yazıya ait. Genele baktığımda ise iki yüze yaklaştığımı söyleyebilirim. 2009 yılında başladığım yerel gazete köşe yazarlığında bu yazım ile toplamda 189 rakamına ulaştım.

Ara ara geçmişte neler yazmışım ona baktığım oluyor. Bu aslında bireysel bir sağlama yapma arzusunun dışa vurumu. O dönemde ne söylemiş, ne yazmışım, bugün aynı yönde mi düşünüyorum, yoksa yıllar içinde omurgamı yitirip yazdıklarımın tam tersi bir noktaya mı savrulmuşum bunu görmek temelde niyetim. Fikirlerin zamanla değişmemesi sabit fikirliliktir, elbette ki bunu istemeyiz. Ama sabit fikirli olmakla omurgasız olmak arasındaki mesafe, üzerinde yürüdüğümüz ve adına hayat dediğimiz incecik çizginin bir tarafına savrulmak kadar kısa. Zor olan geçmişten bugüne korumaya çalışılan kişilik olmalı.

Yüz iki yazı…

Kâğıt üzerinde bakıldığında bir istatistik. Dijital arşivde Word kelime işlemcisinde yazılmış bir klasör dolusu metin. Ama işin gerçeği şu ki, yayımlandığı gün hem yazı hem de yazarı tarihe düşmüş oluyor. Okur o gün ne okuduysa, ben o yazıyı yazarkenne düşünmüşsem kayda geçen o…

Rakam büyüdükçe insanın içindeki ses de büyüyor. Çünkü yüz iki yazı demek, yüz iki kez kamuya açık bir kanaat beyanı demek. Yüz iki kez “Ben meseleye buradan bakıyorum” deme cesareti anlamına geliyor. Cesaret olarak nitelendiriyorum; zira fikir beyan etmek kadar, o fikrin arkasında durabilmek de bir mesai istiyor.

İşte tam burada asıl mesele başlıyor: Sabit fikirli olmakla omurgasız olmak arasındaki o ince çizgi.

Fikirlerin hiç değişmemesi bir meziyet değil. Dünya değişirken, insan değişmezse donuklaşır. Yanıldığını fark edip geri adım atamayan, aslında ilerlemiyordur. Ama her rüzgârda yön değiştirmek de gelişmek değildir; o yalnızca savrulmaktır.

Geçmiş yazılarıma dönüp baktığımda aradığım şey şu oluyor:

Bugün farklı düşünüyor olabilirim. Ama o günkü yazıyı yazan insanla aramda bir karakter sürekliliği var mı? Aynı adalet duygusu, aynı vicdan hassasiyeti, aynı hak arayışı satırların arasında hâlâ duruyor mu?

Çünkü mesele fikrin değişip değişmemesi değil; fikri taşıyan omurganın yerinde olup olmaması.

Yerel gazetecilik bu açıdan daha çetin bir imtihan. Büyük şehirlerde yazı yazdığınızda eleştirdiğiniz yapı çoğu zaman soyuttur. Ama burada, bu topraklarda, yazdığınız her cümle bir şeylere temas ediyor. Bazen komşuya, bazen esnafa, bazen bir yöneticiye, bazen de tanıdık bir yüze… Böyle bir yerde kalem oynatmak, yalnızca düşünsel değil ahlaki de bir sorumluluk gerektiriyor.

Belki de bu yüzden yüz iki yazı geride kalırken kendime sorduğum soru şudur: Ben fikir değiştirmiş olabilir miyim?Elbette. Peki omurgam yerinde mi? İşte bunun cevabını vermek için dönüp arşive bakıyorum.

Dalya demek kolay. Asıl zor olan, her “dalya”da aynaya tereddütsüz bakabilmek.

206 - 23.05.2026 - BUTLAK MUTLAN ! (Göynük Gazetesi)

  BUTLAK MUTLAN !   Eskiden tartışmanın da bir adabı vardı; insanlar birbirine “ ayıp oluyor ” derdi. Şimdilerde doğrudan “ yok hükmündesin ...