24 Ağustos 2026 Pazartesi

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

 

GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?

GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?

 

Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adlandırdığım paylaşımlar hakkında bazı eleştiriler duyuyorum. Muhtemelen diğer köşe yazarı arkadaşlarım da bu yönde tepkiler almış olabilir.

Instagram’ın hikayeler bölümünde neredeyse virgülüne dokunmadan paylaşılan bu platformda ya da doğrudan yüz yüzeyken insanlardan duyduklarım genelde şu başlıklar:

Sürekli şikayet var.

İlçenin güzel tarafları görünmüyor.

Dışarıdan bakanlar Göynük’ü bir sorunlar yumağı olarak görüyor.

Paylaşım yapanlar arasında gereksiz tartışmalar çıkıyor.

Gazete bundan ne kazanıyor?

Aslında ilk bakışta haksız da sayılmazlar bu eleştirileri dile getirenler. Ama bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bu sorunlar konuşulmazsa ortadan kalkmış mı oluyor? Ben de isterim Göynük’ü sadece tarihi konaklarıyla, doğal güzellikleri ile, inanç turizmiyle, panayırıyla, güzel insanlarıyla anlatalım. Anlattık da nitekim. Fakat bu güzelliklerin yanında Göynük'te yaşayan insanların bozuk yollardan altyapı sorunlarına, yüksek kiralardan konut yetersizliğine kadar pek çok konuda söyleyecek sözü varsa, bunları dile getirmemek Göynük’ü daha güzel bir yer yapmaz ki! Sadece fotoğrafın sorunlu kısmını kadrajın dışında bırakmış oluruz. Diğer bir deyişle tozu, kiri halının altına süpürmüş oluruz.

Ben Dijital Duvar adını taktığım bu platformu Hyde Park’a benzetiyorum. Daha doğrusu, Hyde Park'taki Speakers’ Corner'a, yani Konuşmacılar Köşesi'ne... Bu yerde insanlar duygu ve düşüncelerini serbestçe ifade edebilmekteler. Bence bizim Dijital duvar da Göynük’ün minik Hyde Park’ı. Elbette tam anlamıyla değil ama ana fikir aynı: İnsanların söz söyleyebileceği bir alan.

İnsanların konuşabildiği yerlerde bazen gereksiz şeyler de söylenir. Ama insanların hiçbir şey söyleyemediği yerlerde yalnızca gereksiz sözler değil, gerekli sözler de kaybolur.

“İsmini açıklamak istemiyorsa neden yazıyor?” sorusuna gelirsek benim cevabım şu olur: Herkes aynı cesarete sahip değil de ondan. Bir esnaf, bir kamu çalışanı, bir öğrenci velisi ya da herhangi bir vatandaş; ismini açıkça yazdığında çeşitli sosyal veya kişisel sonuçlarla karşılaşmaktan çekinebilir. Anonim olmak her zaman korkaklık da değildir aslında. İnsanın söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri özgürce dile getirme yoludur da aynı zamanda.

Fakat burada şu dengeyi de kurmak çok büyük önem taşır: Anonim olmak sorumsuzluk kapısını açmamalı! İftira, hakaret ve kişisel saldırı amacı taşıyan şeyler bu özgür alanın dışında tutulmalı. Bizim Dijital Duvar örneğinde gazetemizin prensipleri doğrultusunda zaten bu tür kötü niyetli paylaşımlar editoryal düzeyde ayıklanmakta.

Hatta itiraf etmek gerekirse zaman zaman o duvara anonim olarak yorum yapanlardan biri de benim. Gazetede kendi adımla ve kendi köşemde yazdığımda daha büyük bir sorumluluk taşıdığımın bilincinde olduğumdan, bazen ben de sıradan bir vatandaş gibi gündeme taşınmış herhangi bir konu hakkında yorumda bulunma ihtiyacı hissedebiliyorum. Köşe yazarıyız diye vatandaş olmayı da bırakmadık ya!

Gelelim bu paylaşımlar gazeteye ne kazandırıyor konusuna. Her şey gazeteye para, reklam, takipçi, tıklanma sayısı gibi şeyler kazandırmak zorunda değil. Baştan beri bizi motive eden düşünce şuydu: Bir yerel gazetenin topluma kazandırabileceği en önemli şeylerden biri, insanlar arasında bir iletişim kanalı olabilmektir. Paylaştığımız haberler, yazdığımız köşe yazıları hep bu düşüncenin ürünüydü.

Dijital Duvar, gazeteye doğrudan bir maddi kazanç sağlamıyor olsa da vatandaş ile kamuoyu arasında bir kanal oluşturuyorsa, insanların “benim de bir çift lafım var” demelerine olanak sağlıyorsa bunun karşılığını sadece ekonomik ya da maddi verilerde aramak ne derece doğru olur acaba?

Göynük’ü sevmek, Göynük hakkında sadece güzel şeyler söylemek değildir. Bir insan evinin çatısı akıyorsa bunu söyler, yaşadığı ve sevdiği yerin yolu bozuksa bunu da dile getirir, sevdiği bir yerde yanlış gördüğü bir şey varsa susmaz, hatta susmamalıdır!

Çünkü eleştiri her zaman sevgisizliğin değil bazen de tam tersine aidiyetin göstergesidir. Ve bir ilçeyi kötü gösteren, onun sorunlarının konuşulması değil; o sorunların çözülmeden varlığını sürdürmesidir.

216 - 21.08.2026 - MAVİ DİŞ (Göynük Gazetesi)

 

MAVİ DİŞ

MAVİ DİŞ

Dünyanın en büyük bilgisayar işlemcisi üreticisi olan Intel’den Jim Kardach ve GSM sektörünün Nokia ile birlikte öncüsü olarak sayabileceğimiz, hatta aranızdan birçoğunun ilk kullandığı cep telefonlarının üreticisi Ericsson’dan Sven Mattison oturmuş bir şeyler içiyor ve sohbet ediyordu. Bir ara İskandinav firması olan Ericsson’un çalışanı Mattison’un milliyetçilik damarı kabardı ve Amerikalı Jim’in kafasını ütülemeye başladı.

Mattison, Röde Orm (Uzun Gemiler) diye bir kitap okuduğunu, kitapta 10’uncu yüzyılda yaşamış Viking kralı Harald Gormsson’dan bahsedildiğini ve bu kralın lakabının Mavi Diş olduğunu filan anlatarak kafa açmaya başladı. Lakabı Mavi Diş olan kral Harald’ın bu lakabı almasındaki sebep dişlerinin mavi olması değil elbette. Rivayete göre adamın dişi çürükmüş! Deniz ve suyla kafayı bozmuş Vikingler de bu çürük dişi mavi olarak gördüklerinden mi yoksa çürük diş Harald demek saygısızlık olacağından mı bilinmez adama bu lakabı uygun görmüşlerdi.

Harald günümüzde yaşasa diş hekimleri dolgu ya da kanal tedavisi uygulayıp çürük dişi kurtarmaya çalışır ya da öyle bir olanağa sahip değilseler implant filan yapar, adamcağızı diş probleminden kurtarırlardı.

Konuyu dağıtmadan krala geri dönersek, Harald’ın dişleri çürükse de liderlik kabiliyeti o kadar da çürük değilmiş! Bu özelliğini kullanarak yüzyıllardır birbiriyle kanlı bıçaklı olan tüm Viking kabilelerini bir araya getirmiş. Siyasi bütünlüğü sağlayınca elbette doğuştan savaşçı olan Vikingler dış mihraklara karşı daha güçlü olabilmişler.

İşte Ericsson çalışanı Mattison da Intel çalışanı Jim’in kafasını bunlarla şişiriyordu. Harald’ın hikayesi bu ikiliye bir fikir verdi: Bilgisayar çevre birimlerini adeta Kral Mavi Diş Harald gibi bir araya getirmek!

Eğlenceli başlayan bu muhabbet, ikiliyi o denli gaza getirdi ki şirkete bunu fikir olarak sundular. Hatta çalışmanın kod adının mavi diş olmasını kabul bile ettirdiler.

Derken önce fikir, sonra fiili çalışma olarak başlayan mevzunun netleşip piyasaya çıkma vakti geldi. Pazarlama departmanı, çalışmanın kod adı olan mavi diş adıyla piyasaya sürülmesinin yanlış olacağını, bu yeni teknolojinin Radio Wire olmasını öneriyor. Şükür ki kablosuz bir teknoloji üretip adını da telsiz kablosu koymanın  saçma bir fikir olduğu noktasına varılıyor. Radio Wire’dan vaz geçip bu teknolojiye PAN adını vermeyi planlıyorlar. PAN, Personal Area Network (Kişisel Alan Ağı) sözcüklerinin baş harflerinden oluşuyor. Burada da PAN adının daha önceden tescil edildiğini öğrenip ondan da vazgeçmek zorunda kalıyorlar.

Kala kala o beğenmedikleri Mavi Diş’te karar kılmak zorunda kalıyorlar ve bu teknoloji büyük bir çoğunluğunuzun bildiği ve kullandığı Bluetooth adıyla lanse ediliyor, mecburen.

Logosu da Harald'ın H'si ile Bluetooth'un B'sinin runik karakterlerdeki karşılıklarının birleştirilmesiyle oluşan, hepinizin malumu o meşhur mavi renkli logo oluyor.

Bugün dünyanın dört bir yanında milyarlarca insan, birbirinden habersizce bir Viking kralının lakabını kullanıyor. Telefonumuzu arabaya bağlıyor, kulaklığımızı bilgisayara bağlıyor, “Bluetooth'u aç” deyip geçiyoruz. Oysa kullandığımız kelimenin içinde bin yıldan daha eski bir İskandinav hikayesi saklı. Teknolojiyi üretenler bize yalnızca cihazlarını, yazılımlarını ve sistemlerini satmıyorlar; bazen farkına bile varmadan kendi tarihlerini, kendi dillerini ve kendi kültürel kodlarını da hayatımızın içine yerleştiriyorlar. Biz ise her gün o teknolojinin düğmesine basıyor, çoğu zaman cebimize yalnızca bir cihaz değil, onunla birlikte başka bir kültürün hikayesini de koyduğumuzu fark etmiyoruz.

215 - 28.08.2026 - ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ! (Göynük Gazetesi)

 

ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ!

ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ!

Bir otomobil düşünün... Bu ülkede üretildiği için yıllarca küçümsendi. Hatta kaportasını ineklerin kemirdiğine dair şehir efsaneleri bile uyduruldu. Peki size, o otomobilin hikâyesinin aslında bir otomobilden çok bu ülkenin hikâyesi olduğunu söylesem?

1966 yılıydı. Koç Holding kurucusu Vehbi Koç, bir yerli otomobil üretme düşünü hayalden gerçeğe tam da bu yıl dönüştürmüştü. 4 kapılı ve fiberglas kaportaya sahip olup seri üretime giren ilk otomobil modeli Anadol'dur.

Ford Motor şirketi, Anadol projesinin hayata geçebilmesi için kendi üretim anlayışında o güne kadar görülmemiş bir esneklik gösterdi.

Çelik gövde üretiminin yüksek kalıp maliyetlerini aşabilmek için Koç Holding, cam elyafı ve reçineden üretilen fiberglası tercih etti. Fiberglas şirkete, hafif ve dayanıklı yapısı ile üretimde önemli bir avantaj sağladı.

Bu durum daha sonraki yıllarda "Anadol'un kaportası samandan olduğu için  inekler yiyor" şeklindeki olumsuz şehir efsanesi ile maalesef halk arasında Anadol'un sempatisini azalttı. Bu dezenformatif bilgi, şirket yönetimiyle kişisel sorunu olan bir gazetecinin aracın yanına kasten bir inek koyup yapay bir mizansene dönüştürdüğü fotoğraf ile maalesef yayıldı.  

Aracın adını ise halk koydu. Düzenlenen ödüllü yarışmada Anadolu, Koç ve Vatan gibi öneriler arasından "Anadol" ismi seçildi.

Araç 28 bin beş yüz liralık bir fiyatla satışa sunuldu. Yerli otomobile sahip olma fikri halk arasında çok tutuldu. Bir buçuk yılı bulan sipariş kuyrukları oluştu. Hatta yine o dönemki rakamlarla karaborsada arabanın fiyatının 50 bin liraya kadar yükseldiği söylenir.

Anadol, halktan düzenli yoğun bir talep ve teveccüh görünce  arabanın spor versiyonunu üretmeye karar verdi. STC-16 böylece ortaya çıktı. Modern çizgisi ve zorlu parkurlardaki üst düzey performansı ile model Türkiye Rallisi'nde de yarıştı. Açılımı Spor Turkish Car olmasına rağmen meraklıları ona Süper Türk Canavarı adını taktı.

Ancak model, Türkiye şartlarına göre bir hayli lükse kaçtığından geniş kitlelere ulaşamadı. Bu sebepten ötürü modelden sadece 276 adet üretildi.

Anadol yalnızca bir otomobil üretmedi; Türkiye'de otomotiv yan sanayisinin de temelini attı.  Camından vidasına, koltuğundan lastiğine kadar onlarca küçük atölye, Anadol sayesinde sanayileşmeyi öğrendi dersek abartmış olmayız.

1973 yılındaki dünya petrol krizinin de etkisiyle, fiberglasın ham maddesi olan petrolün varil fiyatının astronomik seviyelere ulaşması sonucu üretim maliyetleri fazlasıyla arttı. Bu anlamda şirketin rakiplerine karşı en büyük avantajı olan düşük maliyet kozu kaybedilmiş oldu.

1991 yılında üretimi sonlandırılıncaya değin Anadol 18 yıllık süreçte 62 binden fazla binek, 50 bine yakın da pikap üretti.

Fakat bu hikâye yalnızca Anadol'un hikâyesi değildi. Aynı yıllarda, Türkiye'den binlerce kilometre uzakta başka bir ülke de kendi otomobilinin hayalini kurmaktaydı.

50'li yıllarda kuzey ve güney'in çatıştığı savaşta destek için gittiğimiz Kore'de de benzer bir süreç yaşanmaktaydı. Hyundai firması yine Ford'un teknik desteği ve bilgi birikiminden yararlanarak 1968 yılında Anadol ile benzer şekilde bir otomobilin seri üretimine başladı. Türkiye'dekinin aksine Kore devletinin yoğun desteğini arkasına alan şirket, uluslararası pazarda da söz sahibi olabilmek adına agresif bir üretim ve pazarlama anlayışı benimsedi.

Yeri gelmişken Türkiye ve Kore'yi o dönemin iktisadi şartlarıyla karşılaştırmanın, günümüze de bir ışık tutacağını düşünüyorum.

Örneğin savaşın olduğu yıllarda (1950ler) Türkiye'nin ve Kore'nin nüfusları neredeyse eşitti, 20-21 milyon civarı... Kişi başına düşen milli gelir ise Kore'de 65-70 dolar civarındayken Türkiye'de 250-300 dolar seviyelerindeydi.

Aradan geçen 76 yılın ardından nüfus alanında Kore'ye 30 milyondan fazla bir fark atmamıza rağmen kişi başına düşen milli gelirde Kore bizi ikiye katladı. Bugün geldiğimiz noktada savunma sanayi alanında büyük bir atılım olarak kabul edebileceğimiz Kaan savaş uçağı için motor tedarik etmeye çalıştığımız şirketin, Anadol arabasıyla neredeyse aynı dönemde üretime başlamış  Hyundai firması olması üzerinde çokça düşünülmesi gereken sosyoekonomik bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor.

Belki de bugün sorulması gereken soru, neden Hyundai bir dünya markasına dönüştü sorusu değildir. Asıl soru; “Aynı çizgiden yola çıkan iki ülkeden biri bir dünya markasına dönüşürken diğeri neden kendi markasını tarihin tozlu raflarına kaldırmak zorunda kaldı?” sorusudur. Milletleri geleceğe taşıyan şey yalnızca hayal kurmak değildir. Asıl mesele, o hayalin arkasında onlarca yıl kararlılıkla durabilmektir.

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...