31 Aralık 2024 Salı

093.31.10.2024 - Buluşmalar (Göynük Gazetesi)

BULUŞMALAR

Merhabalar değerli okurlar. Son günlerdeki gergin ve hızlı gündem, Cumhuriyet Bayramı, Göynük Gazetesi’nin ilk sayısı, Ayna grubu konseri derken neredeyse güme giden bir konudan bahsetmek istiyorum: Göynük Belediye Başkanı Sayın Ali ORAL’ın 24 Ekim’de düzenlediği Halk Buluşması. Ama önce Ayna grubunun konseri hakkında bir iki söz söylemeliyim. Hani meşhur bir dizide psikiyatrist hanımefendinin her danışanıyla ilgili bir iç sesi vardı. Ve şöyle derdi: “Meğer sen neler biriktirmişsin öyle içinde…” Konserin bana hissettirdiği de buna benzer bir iç sesti aslında. Meğer genç yaşlı herkes neler biriktirmiş Ayna grubu ile ilgili. Aşklar, ayrılıklar, coşku, neşe… Ayna gerçekten de hayatımızda çok muhteşem bir detaymış, bunu gördük.

Gelelim Halk Buluşmasına. Periyodik olarak tekrarlanacağını umduğumuz ve gelenekselleşerek Halk BuluşmaLARI’na dönüşmesini beklediğimiz bu uygulamayailk kez düzenleniyor olması nedeni ile katılım biraz düşük olsa da toplantı Göynük halkı için umut vericiydi orası kesin. Zira “ben bu işi yaparım” iddiası ile cesaret gösterip elini taşın altına koymaktan çekinmeyen insanların, hesap vermekten de çekinmediklerinin göstergesi bence bu tür buluşmalar. Demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olması gereken hesap verebilirliğin en kolay gerçekleşme noktası yerel yönetimlerdir kanımca.

​Bunun yanı sıra halkın da küçük ya da büyük, yaşadığı kenti yönetmesi için sandıkta oy vererek seçtiği yöneticileri denetleyebilme fırsatıdır bu tür aktiviteler. Elbette yüzyıllardan beri süregelen ve sanki ulusal genetiğimize işlemiş olan tebaa kültüründen birey ve yurttaş olma bilincine henüz tam anlamıyla geçemeyişimizden ötürü insanımız sıkıntısını, beklentisini ve yapıcı eleştirisini yöneticilere iletebilme konusunda çekingen davranabiliyor. Hesap verme gibi bir kültür de bizde yerleşik olmadığından yöneticiler “mühür bende, Süleyman benim” tavrına sahip olabilmektezaman zaman. Hele ki yönetimde birden fazla dönem bulunduğunda insan, fıtratından ötürü bir güç zehirlenmesi yaşayıp sertliğe ve yapıcılıktan yıkıcılığa savrulabiliyor maalesef. Saygıdeğer Başkan Ali Oral’ı bu bağlamda kutlamak lazım, hesap verebilme olgunluğuna ve demokrasi kültürüne sahip olmasından ötürü.

​Tabii bu satırlar kimilerine başkana methiye gibi gelebilir. Ama beni tanıyanlar bilirler, doğrularını söylediğim, yazdığım gibi eğrilerini de söylemekten ve yazmaktan çekinmem. Daha önce yapmışlığım da vardır! Ali Başkan’a yeri geldiğinde yapıcı eleştirilerimi dile getirmekten çekinmem. Yeri gelmişken Sayın Başkan’ın şahsında yönetime gelen herkese acizane önerim şudur: Hiç kimse her konuda bilgi sahibi olamaz. Eşyanın tabiatına aykırı olan bu handikapı gidermek için yöneticilerin, aşina olmadıkları konularda bilgi sahibi olan ve güvenilir birilerine danışmaları bir acziyet değil tam tersine olgunluktur, işlerini kolaylaştırmadır. Yeri geldiğinde çok zorlamadan bu olgunluğu göstermek, halkın nazarında da olumlu kabul edilecektir.

​Bu haftalık bu kadar. Hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum değerli okurlar.

092.29.10.2024 - Tarihe Düşülen Not (Göynük Gazetesi)

TARİHE DÜŞÜLEN NOT

Merhabalar değerli okurlar. 29 Ekim bizim için çok özel bir tarih. 1920’de açılan Büyük Millet Meclisimizde ilk başlarda net bir hükümet sistemi yoktu ve İcra Vekilleri Heyeti adı verilen bir meclis hükümeti yönetimdeydi. Dönemsel konjonktür bunu gerektirmekteydi. 1922’nin Kasım ayından itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bu sistem tıkanmaya başladı ve süregelen hükümet bunalımı, Atatürk’ün 28 Ekim’deki meşhur “Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” söyleminin akabinde, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanı ile sona ermiş oldu. Başka bir deyişle 101 yıllık iniş ve çıkışlarla dolu serüven başlamış oldu. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının ilk senesini de böylece tamamlamış oluyoruz. Darısı diğer yüzyılların başına. Yine aziz Atatürk’ün söylediği "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." sözü, her türlü iç ve dış mihrak karşısında hepimize umut verecektir.

Yazımın açılışı haddim olmayarak biraz tarih dersi formatında oldu. Ama konu Atatürk olunca, konu cumhuriyet olunca kendimi farkında olmadan böyle bir vaziyette buluyorum. Öğretmen okulu mezunu bir ana-babanın evladı olarak farklı bir durum mümkün değil zaten. Köy Enstitüleri geleneğinin ışığında eğitim verilen öğretmen okulları maalesef zaman içerisinde Anadolu liseleri gibi içi boşaltılan bir kavram haline dönüştürülse de benim jenerasyonumdaki birçok genci yetiştiren eğitimciler o geleneğin temsilcileridir. (Yazarın Notu: Beni tanıyanlar “genç mi?!” diye soracaktır elbet. Her ne kadar yarım asırlık bir adam olsam da her daim genç hissettiğimi bileceklerdir. Yazarın notunun sonu)

Makro boyutuyla 29 Ekim’in anlam ve öneminin odağında Cumhuriyetimizin olması şaşırtıcı değil. Ancak mikro boyutta da yerlisi olsun, sonradan yerleşeni olsun Sakin Şehir Göynük’ün sakinleri için bu tarihin başka bir önemi daha var şu andan itibaren: Göynük’ün ilk basılı gazetesi olan Göynük Gazetesi’nin yayım tarihi olması… Deneyimli gazeteci saygıdeğer Elif Sarıhan’ın teşebbüsü ile kurulan Göynük Gazetesi, hem konvansiyonel gazete formatında basılı olarak hem de çağın gereklerine uygun şekilde dijital olarak siz okurlarımızın beğenisine sunuluyor. Bunların yanı sıra her yaştan okuyucuyu hedefleyen sosyal medya bağlantılarıyla da dikkat çekici bir unsur olarak dijital ortamlarda da var olmakta. Göynük Gazetesi’nin de Cumhuriyetimiz gibi uzun soluklu olması en büyük temennimiz. Bir de tabii ilginize (ve dolaylı olarak övgünüze) mazhar olmak…

Bu vesile ile siz okurlarımızın Cumhuriyet Bayramı’nı ilk günkü heyecan ile kutluyorum. Gazetemizin basılı ve dijital tüm sürümleri ile sosyal medya sayfalarımızın ısrarlı takipçisi olmanızı dileyerek hepinize sevgilerimi sunuyorum değerli okurlar.

091.25.10.2024 - TUSAŞ (Göynük Gazetesi)

TUSAŞ

Merhabalar değerli okurlar. Aslında planımda bu yazının tarihi 31 Ekim olacaktı. Ama insanoğlu plan yaparken yaratıcı yukarıdan gülermiş sözüne uygun şekilde bu yazıyı 29 Ekim yazısının önüne çekmek gereği hasıl oldu. Ülkemizin son zamanlardaki yoğun, yorucu ve hatta yıpratıcı gündemi kuşkusuz hepinizin malumu. Ben de dilim döndüğünce bu yoğun gündem hakkında kısa kısa da olsa fikir beyan etmek, tarihe ufak da olsa notlar düşmek istedim. Ama bunu yaparken "kırmızı kalemli insanlar"dan biri olma riskinin de var olduğunu unutmamak gerek. Tee 2008 yılında, yerel bir gazetede yayımlanan aynı adlı yazımı anımsadım bu vesile ile. https://karakayatansel.blogspot.com/2009/02/00225092008krmz-kalemli-insanlar.html?m=1 adresinde bulabileceğiniz bu yazıda özetle insanların, iş eleştirmek olunca nasıl da acımasız olabileceği anlatılmaktaydı. Bu riske rağmen yazmayı sürdürmek, söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil gibi bir durum…

​Üzücü bir olay; TUSAŞ, yani Türkiye Havacılık ve Uzay Sanayi A. Ş.’deki terör eylemi. Sabah evinden çıkıp akşam dönemeyenler arasına beş yurttaşımız daha katıldı maalesef. Her ne kadar inanç gereği her ölüm mutlak ecel gereğidir düşüncesinde olsak bile, son günlerde iyice yoğunlaşan karamsar ülke gündemindeki ölümler bir çoğunuz tarafından da zamansız ölüm kabul edilmekte. Şimdi evlilik yıldönümü için kocasının gönderdiği bir buket çiçeği almak üzere pek de nizami diyemeyeceğimiz nizamiyeye gelen 37 yaşındaki mühendis Zahide’nin kaybı böyle değil mi Allah aşkına? Ya da eve ekmek götürmek için gün boyu direksiyon sallayan, onca saçma sapan insanın ağız kokusunu çeken taksi şoförü Murat abimizin ölümü adil geliyor mu size? Terörist eylem kısmına birazdan geliriz de, acaba Türkiye’nin NASA’sı diyebileceğimiz TUSAŞ gibi dev bir savunma sanayi işletmesinin kapısına, AVM kapısıymış gibi özel güvenlik koymak aymazlık değil de nedir? Kimse alınmasın, özel güvenlik mensuplarına değil benim sözüm, ama aklı almıyor insanın. Hadi NASA dedik o örnekten devam edelim: NASA’nın ana nizamiyesinden, bagajında ölü bir taksici ile neredeyse elini kolunu sallaya sallaya girebilir mi devlet düşmanı terörist gruplar? Bırakın sivil taksiyi, akredite değilse resmi araç bile giremez bu denli kolayca ana kapıdan içeri. Girmeye direnirse de adamın aklını hatta canını bile alırlar! Sıradan Amerikan polislerinin silah kullanma ve orantısız güç uygulamadaki örnekleri günaşırı televizyonlarda yayımlanmakta. Bugüne değin görmemiş olan varsa açsın video paylaşım sitelerini, izlesin. Tamam, bazen ne yaparsan yap olacak olan olur, önüne geçemezsin. Ama tedbir de alınmalı öyle değil mi? Daha önceki yıllarda örneğin Hava Kuvvetleri Komutanı bile TUSAŞ’ı ziyaret edecek olsa işletilen protokole göre, önce Hava Kuvvetleri Komutanlığı ile TUSAŞ arasında bir randevu oluşturma süreci gerçekleşir, onay alınırdı. “Komutan, 105 nolu hangardaki proje üzerinde inceleme yapacak” denilir ve buna göre ziyaret süreci belirlenirdi. Ziyaret zamanı geldiğinde de kaç araç ile gelmiş olursa olsun sadece kendi aracı ve bir eskort araçtan oluşan iki araca giriş izni verilirdi. Ve dediğim gibi, kuvvet komutanı bile olsa bu devasa kuruluşta her yere giremez, kleransı çerçevesinde sadece izni alınmış bölüme girebilirdi. Bunu kuvvet komutanına bir saygısızlık gibi algılamamak lazım. Aksine bu bir güvenlik önlemidir. Tehlikeli, yer yer patlayıcı maddeler bulunan ortamlara komutan bile olsa giriş güvenlik prosedürlerine bağlı olmalıdır zira. Fakat 15 Temmuz sürecinin akabinde bu prosedür değiştirildi ve sonuç bu…

​Eylemin zamanlaması ve şekli ise ayrı bir tartışma konusu. Bölücü örgütün 25 yıldır cezaevinde olan liderine yönelik çağrıların Gazi Meclis kürsülerinden dile getirilişinin hemen ertesi günü gerçekleştirilmesi çok ilginç. Tıpkı ABD Pennsylvania’daki fetö liderinin ölmesinin akabinde bu çağrıların yapılmasındaki zamanlama gibi… Ama 1-2 günde kotarılan bir eylem olmadığı da bir gerçek. En azından birkaç aydır bir izleme faaliyetinin de yapılmış olduğu anlaşılıyor. Eyleme gelen teröristlerin de kullandıkları silahlar, vücut dillerindeki rahatlık ve profesyonelliğe bakılırsa alelade dağ kadrosundan olmadıkları açık. Müttefiğimiz(!) ABD’nin eğit-donat usulleriyle gönderildikleri belli. Sadece teröre lanet okuyarak, en sert şekilde kınayarak bununla mücadele edilemeyeceği açık. Uyanık olunmalı.

​Biraz uzun oldu, sıkmadığımı umarım. Hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum değerli okurlar.

090.16.10.2024 - Eğitim Hakkında Bir-İki Söz (Göynük Gazetesi)

EĞİTİM HAKKINDA BİR-İKİ SÖZ

Merhabalar değerli okurlar. Çalışma hayatımın büyük bir bölümü eğitim sistemine dahil kurumlarda geçti. Yabancı dil kursu, eski tip dershaneler ve son olarak da ilçemizde faaliyet gösteren özel eğitim ve rehabilitasyon merkezi... Bizim rahmetliler (annem ve babam) başta olmak üzere, sevgili eşim, eşimin kardeşleri, bacanağım, arkadaş grubumuzdan birçok birey, uzun sözün kısası eş-dost-akraba da hep eğitimci olunca ister istemez ben de bir eğitim neferine dönüştüm. İş arkadaşlarım, pedagojik manada bir eğitimci olmamama rağmen hep "hocam" hitabıyla seslendiler bana ve beni fahri eğitimci ilan ettiler gayriresmî olarak. İş bu sebeplerden ötürü ben de acizane (hatta belki de ukalaca) bir iki söz söyleme hakkı görüyorum kendimde.

Dikkat ettiniz mi bilmem, yazımın başlangıcında "eğitim" sistemi dedim. Zira sistem içerisindeki tüm kurumlar öğretimden ziyade bir eğitim faaliyeti içerisindeler. Bu doğal bir süreç. Yaşama dair ilk eğitimi ailesinden alan çocuklar, okullarda öğretmenlerini rol model olarak benimsiyor, hatta yeri geliyor onları ebeveynlerinin günümüz deyimi ile "bir tık" üzerinde konumlandırabiliyorlar. Temel eğitimdeki okulların düzeyi arttıkça sıralama bakımından eğitim, öğretimle yer değiştiriyor elbette. Fakat maalesef öğretimin yani bilgi aktarımının sıkıntılı olduğunu söylemek zorundayım. Bu sıkıntının temelinde eğitimcilerin eğitim eksikliği de yatıyor, öğretim sürecinin zamanlamasının yanlış olması da... "Ağaç yaşken eğilir" atasözüne riayet edilmediğinde bu zamanlama hatası iyice belirginleşiyor. Daha erken yaşlarda yeteneklerine uygun yönlendirme yapılmadığından istisnalara rağmen öğrencilerin çok büyük bir ekseriyeti robot gibi çoktan seçmeli sınavlarla doktor, mühendis vs gibi mesleklere yöneltiliyor. Sonuç; "Sen ağa ben ağa, bu koyunları kim sağa?!" Çok bilindik bir beyaz eşya markasının Bolu'daki bir fabrikasında çalıştığım dönemde şahit olduğum gibi durumlarla yüz yüze geliyoruz: Hiç alakası olmadığı halde tornavida tutmayı bilmeden mühendis olmuş "sayısalcılar", hasbelkader "sanat okuluna" girmiş ancak sistemin hatası nedeni ile asla mühendis olamayacak meslek liseliler... Aslında o da sanat değil zanaat okulu ya neyse... Birkaç yıl önce neredeyse Cumhuriyetimiz ile yaşıt bir holdingin başlattığı ancak maalesef hedefe ulaşamadığını üzüntü ile gördüğümüz "Meslek lisesi, memleket meselesi" sloganının hakkının verileceği günlerin özlemindeyim bir meslek liseli olarak.

Ama maalesef "bağzı" ülkelerde "bağzı" şeylerden tasarruf olmaz ama eğitim sisteminden öyle de bir olur ki!!!

29 Ekim'de gazetemizin ilk basılı nüshası çıkacak. Bundan dolayı bir sonraki yazım gelecek hafta değil, bizler için çok özel bir tarih olan 29 Ekim tarihinde olacak. Göynük'ün tarihine de bir not düşeceğimiz bu ilk sayımızı arşivlik olarak temin etmenizi öneririm.

Bu vesileyle hepinize sevgi ve selamlarımı sunuyorum değerli okurlar.

089.10.10.2024 - Çürüğe Ne İyi Gelir? (Göynük Gazetesi)

ÇÜRÜĞE NE İYİ GELİR?

Merhabalar değerli okurlar. Ya da bu devirde hala okumaya gayret edenler mi demeliydim? Öyle ya, okuma oranları adına sosyal medya denilen gayya kuyusu başta olmak üzere, yüksek kitap fiyatları vb. sebeplerden ötürü oransal olarak gitgide düşerken, halâ okumaya gayret göstermek ne de üstün bir meziyet haline dönüştü. Oysa İslam dininin ilk emri okumak.

Bugünden itibaren her hafta sevimli ilçemiz Göynük’ün en yeni sesi olan Göynük Gazetesi’nde beraber olacağız. Amatör bir ruh ile dilim döndüğünce bir şeyler kaleme almaya çalışacağım. Umarım yazdıklarımı seversiniz.

Sosyal medya diyerek başladık söze ama saymaya kalksak sayfalarca tutacak onlarca nedenden ötürü toplumsal açıdan önü alınamayan bir çürümeye denk geldi yaşamlarımız. Edebiyattan sinemaya, müzikten konvansiyonel medyaya (televizyon yayıncılığına) kadar her yerde, ancak müthiş sıfatı ile nitelendirilebileceğimiz bir değişim ile karşı karşıyayız. Bu “müthiş” değişim maalesef ki her zaman olumlu yönde gerçekleşmiyor. Kabalık, rezillik, lümpenlik, etik yoksunluğu toplumun tüm katmanlarına sirayet etti. Güldürüler küfürlü, müzikler saldırgan, yazılı ve görsel materyal mafyatik ve kriminal tiplerle dolu… Örnekleri artırmak mümkün. Sosyolojik açıdan genişçe bir araştırma konusu olması gereken bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz bu aşamada: Toplum kirlendiği için mi ortaya çıkan bu ürünler kirli yoksa bu ürünler mi toplumu etkileyip bozulmasına yol açıyor? Ahkam kesip “o bunu etkilemiştir” demeyeceğim, tekrarlamak gerekirse de bu sosyoloji biliminin konusu. Yalnızca şunu söylemeliyim; her zaman verilegelmiş bir örnektir, şehrin temiz olmasını isteyen herkes önce kendi evinin önünü temizlesin derler. Bütün bu çürümenin çözümünü polisiye tedbirlerde arayıp bireysel bir gayret göstermemek olsa olsa “dövlet bize bahmiyir” tarzı bir fikriyatın tezahürü olabilir.

Şimdii, geldik yazımın başlığındaki soruya! Çürüğe ne iyi gelir? Eskiden sağımızı solumuzu bir yerlere çarptığımızda annelerimiz ekmek ve şeker çiğneyip üzerine koyarlardı. Yediğimiz darbe biraz daha sert olduğunda da çiğ et koyarlardı çürüğe iyi gelir diyerek. Biz de çürüme ileri boyutta diyerek et koyacağız da… Tarım Bakanlığı’nın taklit ve tağşiş ürün listesine bakarak seçelim bari çürüğün üzerine koyacağımız eti. Maazallah, seçimimiz tek tırnaklı ya da domuz eti filan olur da…

Bu haftalık bu kadar. Hepinize sevgi ve selamlar sunuyorum değerli okurlar. Haftaya görüşmek üzere…

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...