31 Aralık 2024 Salı

098.24.11.2024 - ÖĞRETMENİM, CANIM BENİM (Göynük Gazetesi)

ÖĞRETMENİM, CANIM BENİM

Merhabalar değerli okurlar. 24 Kasım, 1928’de Mustafa Kemal Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliğinin verildiği ve o tarihten bu yana da Öğretmenler Günü olarak kutlanagelen önemli bir tarih.

Başımızın tacı öğretmenlerimiz ile ilgili olarak o kadar çok söylenecek / söylenilmesi gereken söz var ki, hangilerini söylesek, söylemediklerimizde kalır aklımız. Daha önceki yazılarımdan birinde de değindiğim üzere, Köy Enstitüleri geleneğinin uzantısı olan Öğretmen Okulları’ndan mezun bir ana babanın evladı olduğumdan, öğretmen denilince, eğitim-öğretim denilince adeta bam telime dokunulmuş hissederim. Zira bizim gibi tabandan gelen bir rönesansı olmayan ülkelerde öğretmenler, adeta birer Michelangelo’dur, Da Vinci’dir. Bizler de adına “öğretmen” dediğimiz bu sanatçıların elinde birer Davut heykeline, birer Mona Lisa tablosuna dönüşmeyi bekleyen cevherleriz. Kimimiz dönüşebilen şanslılardan oluruz kimimiz sıradanlıkla sürdürürüz adına yaşam dediğimiz şeyi.

Benim eğitim hayatımda ilkokul öğretmenim rahmetli Mustafa Şahin’den sonra en önemli öğretmen figürü 50. Yıl Ortaokulu’ndaki Türkçe öğretmenim Şadiye Çaylı’dır mesela. Yazılı ifade yeteneğim olduğunu fark ederek ödüllendirircesine beni yazmaya sevk eden, yazma konusunda beni sürekli cesaretlendiren Şadiye hocamdır. Şu anda da benzer yöntemler mi uygulanıyor bilemem ama öğrenci olduğumuz dönemlerde Türkçe yazılı sınavlarındaki genel usul şuydu: İlk 5 veya 6 soru klasik açık uçlu sorular olurken, son soru (ve tabi puanı itibarı ile en değerli soru) kompozisyon sorusu olurdu. İlk sorular onar puan değerinde ise kompozisyon sorusu 40 puandı ve oradan tam puan almak olanaksıza yakın zorluktaydı. Ortaokulda bunu başardım Şadiye hocamın bir Türkçe sınavında. Sınav sonuçlarını ilan ettiği derste, normal uygulamasının aksine sınav kağıdımı bana vermiş tüm sınıfa okutmuştu yazdığım kompozisyonu. Nasıl gururlandığımı dün gibi anımsıyorum. Zira saygıdeğer hocam bu davranışı ile başarıyı ödüllendirmenin nasıl bir motivasyon olduğunu göstermişti. Bugün cesaret gösterip bu satırları yazıyor ve sizlerin ilgisine ve beğenisine sunuyorsam temelinde yaşadığım bu anekdot yatar.

Eğitim hayatında önemli bir figürü olma konusunda rahmetli annemin bir öğretmenini ve ondan aktardığı bir sözü sizinle paylaşmak isterim. Ama yine öğretmen okulu sıralarına dönmemiz gerek bunun için. Annemin kuşkusuz adını en çok andığı öğretmen olan Emil Doğan Taşlı hocanın veciz söylemleri konunun özünde olan. Benim de annemden pek sık duyduğum, ancak tam anlamıyla özümsemek için üzerinden bir hayli zaman geçmesi gereken şu söz kanaatimce çok çok önemlidir:

“Kız çocuklarını okutmayan milletler, hüsranına ağlasın!”

Kendi içinde ciltlerce bilgiye eşdeğer ölçüde anlam ihtiva eden bir veciz gerçekten. Hayatın her alanında kadınların daha çok var olmaları gerektiğine inanan biri olarak ben de altına imzamı atarım bu sözün.

Günümüzde, özellikle de son birkaç yıl içerisinde öğretmenlik mesleği ve kavramının içinin de, diğer birçok şey gibi sistemli bir biçimde boşaltılmaya çalışıldığına üzüntü ve endişe ile şahitlik ediyoruz. Düşünsenize; “ücretli doktor” ya da “ücretli mühendis” vb. kavramların olmadığı ve olmasının garip karşılanacağı bir yerde, öğretmen açığı varken kadro verilmeyip üç-otuz paraya diğer öğretmenlerle aynı işi yapmak zorunda kalan ücretli öğretmenler diye bir acı gerçeklik var. Adına öğretmenlik meslek kanunu denilen “şey” ile dejenerasyon zirve noktasına ulaşmakta maalesef. Öğretmenleri ve öğretmenliği sınıflara ayırmak yapılabilecek en büyük hatadır ve üzücüdür ki bu garip durum yasal ancak hakkaniyetli olmayan bir duruma evriliyor. İyi niyetli düşünerek bir “hata” olduğunu söyleyebileceğimiz bu durumun düzeltilmesi, çevresi eğitim neferleri ile dolu biri olarak en büyük dileğim.

Yukarıda gördüğünüz fotoğraflara gelince; sınıfa girdiğinde kendisine yer vermek isteyen öğretmene,

“Öğretmenlik üst makamdır!”

diyerek dersi ayakta dinleyen, yegane Başöğretmenimiz Atatürk! Savrulduğumuz nokta ise 2019 yılında, hem de bir öğretmenler gününde öğretmen sandığı gazeteciye “ayar vermeye” çalışan devlet memuru vali…

Bu haftalık bu kadar. Tüm eğitimcilerimizin Öğretmenler Günü’nü kutluyor, hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum değerli okurlar.

097.21.11.2024 - ORDAN BURDAN (Göynük Gazetesi)

ORDAN BURDAN

​Merhabalar değerli okurlar. Bolu – Bilecik yolu olarak adlandırılan ve Bolu’dan Göynük’e gelirken kullanabileceğiniz iki alternatif yoldan biri olan, çökmesi nedeni ile de uzuuuuncabir süredir tek şeritten geçiş sağlanabilen Bozcaarmutkesiminde nihayet çalışmalar başladı. Tabii koca bir yaz mevsiminin gözünü kör edercesine yağışların başladığı, kışınkapıda olduğu bir zaman diliminde bu çalışmaların başlatılabilmesi, sevindirici olduğu kadar düşündürücü de… Düşündürücü olan kısmıyla ilgili birkaç sözümüz olacak Göynük’te yaşayan bir Bolulu olarak.

​2019 yılında öğretmen olan eşimin ilk ataması gerçekleştiğinde geldik buraya. Karayolunu sıkça kullananlar konuya hâkim olduğundan uzun uzadıya anlatıp kimseyi sıkmayacağım. Zaten kafamda deli soruların oluşmasına sebebiyet veren konu da yolun yapım süreci değil. O zamandan bu yana bende oluşan intiba…

​Göynük, Bolu’nun ilçesi, Sakarya (Taraklı), Ankara (Nallıhan) ve Bilecik (Gölpazarı) illerine sınır komşusu. Aynı zamanda İstanbul’un II. Mehmet’le birlikte manevi fatihi olan Akşemseddin hazretlerinin yaşayıp vefat ettiği, türbesinin olduğu şehir. Onun haricinde de manevi yönü kuvvetli birçok tarihsel şahsiyetin yaşayıp göçtüğü bir yer. Geçtiğimiz yaz çıkan orman yangınlarına rağmen çevresi ormanlar ve mesire yerleri ile bezeli müthiş bir coğrafyaya sahip. Tüm dünyada benzerleri olan Citta Slow yani yavaş şehir özelliklerini sonuna kadar bünyesinde bulunduran, tarihsel dokusunu yitirmemiş ender yerlerden biri. Bir çırpıda aklıma geliveren kendine has tüm bu özelliklerine, coğrafi işaret almış Uğut marmelatına rağmen maalesef 21. Yüzyılda mahrumiyet bölgesi gibi muameleye maruz bırakılan da bir mekân.

​Kocaman bir hastane binası yapılmış mesela, aile hekimliği birimi (eski adıyla sağlık ocağı) gibi çalışıyor. Kadrolu uzman doktor eksikliği var. Çocuğu gecenin bir yarısı ateşlenen aileler, imkanları çerçevesinde koştur koştur Bolu’ya veya Sakarya’ya gidiyorlar. İhtiyaç olmasına rağmen, tıbbi görüntüleme cihazlarının eksikliğinden ötürü de yine şehir dışına gitmek zorunda kalıyor halk. Derken hastane, kapasitesi ve altyapısı olmasına rağmen sanki bir mahalle sağlık birimiymiş gibiMudurnu Devlet Hastanesi’ne bağlanıveriyor bir çırpıda.

​Sokaklar tarihsel dokudan dolayı dar ve alternatifsiz. Dolayısıyla özellikle pazarın kurulduğu Pazartesi günleri dağ, taş, dere, tepe açık otoparka dönüşerek zaten sıkıntılı olan araç ve yaya trafiğini iyiden iyiye çileye dönüştürüyor. Katlı ve kapalı otopark yapmak bugüne değin hiç kimsenin aklına gelmemiş olacak ki, yıkım kararı verilerek yerle yeksan edilen Egemenlik Ortaokulu binasının olduğu yere bir anaokulu yapıldı. Güzel; yapanın da yaptıranın da ellerine sağlık. Göynük merkez nüfusunun neredeyse yüzde altmışı SofualiMahallesi’nde yaşıyor. Anaokulu hastaneye yakın bir bölgeye yapılıp, Egemenlik Ortaokulu’ndan boşalan araziye de katlı otopark yapılsaydı, genişletme olanak ve olasılığı bulunmayan yollar sanki genişletilmiş gibi rahatlatmaz mıydı insanları? Eğitime son derece büyük önem veren ve imkân sahibi bir (ya da birden fazla) hayırsever illa ki bulunur, anaokulu inşa edilecek araziyi bağışlamaları sağlanabilirdi. Daha önce benzer örnekler olmuş çünkü, ondan bu kadar rahat konuşuyorum.

​Benzer soru ve sorunları listelemek mümkün. Bu satırları okuyan Göynük sakinleri “Eee, falanca konuyu da yazmamış!” diyerek bana kızabilirler. Başım gözüm üstüne… Ama bunlarla ilgili olarak çeşitli platformlarda yerelden ulusala lobi faaliyeti yürütecek bir ekip, kurul, dernek ya da adına ne derseniz deyin oluşturmak, karanlığa küfretmeyip bir mum yakmak bu cahil aklımla daha iyi olur gibi geliyor siz ne dersiniz?

​Bu haftalık da benden bu kadar. Mutlu, sağlıklı bir hafta diliyorum tüm okurlarımıza.

096.17.11.2024 - Nobel (Göynük Gazetesi)

NOBEL

Soğuk bir Eylül sabahıydı. Saat 3 buçuk sularında genç TRT spikeri Mesut Mertcan’ın evinin kapısı çaldı. Gelen iki silahlı asker eşliğinde bir üsteğmendi.

“Hazırlanın” dedi gelen üsteğmen Mertcan’a. “Gidiyoruz…” Sol görüşlü olduğu bilinen Mesut Mertcan, “Vakit geldi sanırım” diye düşündü. 11 Eylül’ü 12sine bağlayan gece onun için biraz uzun sürmüştü. Alkol aldığını ve biraz müsaade ederlerse kendine gelip yola öylece çıkabileceklerini iletti üsteğmen’e. İfadesiz suratıyla asker, tamam dercesine kafasını salladı.

“Ancak biraz çabuk olursanız iyi olur” dedi. “Vaktimiz sınırlı”. Kahve piyasada zor bulunur olsa da bir miktar vardı genç spikerin evinde. Yarım saat kadar sonra kahvesini içmiş, biraz olsun kendine gelmişti ve askeri araçla TRT Ankara Radyosu’nun Sıhhiye’deki binasına doğru yola çıkmışlardı. O sabah Mesut Mertcan Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 no.lu bildirisini duyurdu radyodan davudî sesi ile. Bildiride ordunun, emir komuta zinciri içerisinde yönetime el koyduğu duyruluyordu çilekeş Türk Halkına.

Üç yıl sonra, Kasım ayının 6’sında yapılan seçimlerde Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) %45 oy alarak tek başına iktidar olma hakkı elde etti. Seçim sonuçlarının netleşmesinden neredeyse iki hafta sonra, Kasım ayının ancak 20’sinde hükümet kurma görevini darbeci general Kenan Evren’den alabilen Özal, 3 yıllık kesintinin akabinde ilk sivil hükümeti kurarak göreve başladı. 45. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak anılacak olan kabinede Devlet Bakanı olarak görevlendirilen 33 yaşında genç bir isim dikkat çekiyordu: İsmail Özdağlar adlı bu genç, Ankara Fen Lisesi ile ODTÜ Makine Mühendisliğinden mezun olmuş, adıından ABD’de Indiana ve Michigan Ünversitelerinde master yapmıştı. Siyasi yaşamında da önce Manisa’dan milletvekili daha sonra da hükümette bakan olmuştu. İlk başlarda sakin ve ağırbaşlı gözükmesine rağmen, belki de bu denli genç yaşta politika merdivenlerini üçer beşer tırmanmasından dolayı, kimse ile geçinemeyen, asabi ve dikbaşlı bir mizaç sergilemeye başladı. Hızlı yükselişi belli ki başınını döndürmüş, onu şımartmıştı.

Bakanlıktaki ilk yılının sonlarında bazı söylentiler ayyuka çıktı. Bakanlığının sorumluluk sahasındaki akçeli işlerden akla ziyan miktarda haksız kazançlar elde ettiği dile getiriliyordu. İçişleri Bakanı Ali Tanrıyar ve Kırşehir Milletvekili Mehmet Budak arasında geçtiği rivayet edilen şu konuşma ilginçtir:

Ali Tanrıyar : Bu İsmail çok ileri gidiyor. Sonu nereye varacak Allahını seversen?

Mehmet Budak : Valla elimdeki dosyaları ortaya serersem İsmail kaçacak yer arar!

Bütün bu söylentilere bir de iş insanı Uğur Mengenecioğlu’nun, Özdağlar’ın kendisinden rüşvet istediği yönündeki ihbarı eklenince bu durum genç bakan için sonun başlangıcı oldu. İhbar konusu olan söylentiler Başbakan Özal’ın kulağına gitti. Özal, o dönemde başdanışmanı olan, ileriki dönemlerde milletvekili ve bakan yapacağı Adnan Kahveci’yi görevlendirdi. Kahveci’nin yürüttüğü soruşturma sonucu söylentilerin fazlası var eksiği yok gerçek olduğu anlaşıldı. Bu sırada da Özdağlar’ın istifa ettiği yönünde haber yayınlandı TRT’nin 2 Ocak 1984 öğlen haber bülteninde. İlerleyen saatlerde, saat 23.00’te de konu ile ilgili olarak Başbakanlık tarafından sürpriz bir açıklama yapıldı ve akabinde TBMM’ye verilen soruşturma önergesi jet hızı ve de oy birliği ile kabul edildi. Özdağlar’ın hızlı bir yükseliş gösteren politik kariyeri Yüce Divan’a sevk edilmesi sonucu aynı hızla tepetaklak oldu. Özal’ın da tarihte ilk kez bir Başbakanın Yüce Divan’da tanık sıfatı ile ifade vermesi sonucu Özdağlar hem para hem de hapis cezasına çarptırıldı.

Kızı Asuman Acemoğlu, ABD’de, Massachussetts Instıtute of Technology (MIT)’de Bilgisayar Bilimleri Bölüm Başkanıdır ve 2024 Nobel Ekonomi Ödülü alan ekonomist Daron Acemoğlu’nun da eşidir. Tabi bu durumda İsmail Özdağlar da Nobel ödülü alan 3 Türk’ten biri olan Daron Acemoğlu’nun kayınpederi oluyor! Şimdi yakın tarihimizdeki bu hikayeyi anlatma sebebin nedir derseniz; Daron Acemoğlu Nobel ödülünü Ulusların Düşüşü : Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri adlı ortak çalışma ile aldı. Bu çalışmada özetle, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü gibi kavramları temel değer olarak benimsemeyen, siyasetçilerin yozlaştığı memleketlerin batacağı bilimsel olarak anlatılmakta. Evrensel hukukta suç bireyseldir. Hiç kimse ebeveynlerinin işlediği suçlardan sorumlu değildir. Ancak Özdağlar gibi bir siyasetçinin damadının böyle bir çalışma ile Nobel jürisince taltif edilmesi fazlasıyla ironik değil mi sizce?

Bu haftalık da bu kadar. Mutlu, sağlıklı bir hafta diliyorum tüm okurlarımıza.

095.13.11.2024 - TİPOGRAFİ GİBİ AMA LİPOGRAFİ (Göynük Gazetesi)

TİPOGRAFİ GİBİ AMA LİPOGRAFİ

Saygılar harika okurlar. Bu hafta farklı bir yazı yazdım. Basılı yazı anlamındaki tipografi olmayacak anlatmaya çalışacaklarım. Lipografik bir yazıyla sınayacağım birinci olarak özümü, sonra da tamamımızı. Umarım yapmaya çalıştığımı tarafınıza aktarabilirim.

Lipogram, dilimizin yalnızca bir harfini kasıtlı olarak kullanmamaya dayalı bir yazım stili, bir sözcük oyunu aslında. Varlığı Antik Yunan'da Anadolu ozanlarına kadar uzanıyor. M.Ö. şair Lasus'un, adında 2 “S” olsa da "S" harfini hiç kullanmadan yazdığı yapıtlarıyla tanışıyor yazın kültürü bu lipogramla ilk olarak. Hiç kolay olmaması lazım, çünkü konuştuğu dilin ustası olmalı insan, bir harfi kasıtlı olarak kullanmadan yapıtlar ortaya koyması için.

Dilin sınırlarını zorlama arzusuna sahip amatör yazarınız Tansel Karakaya olarak bu stili kullanmaya çalışıp anlatımını farklılaştırmak, dilin var olan kurallarını azıcık kıpırdatmak istiyorum. Çünkü bu stili kullanmaya çalışmak, günlük yaşamda sık kullanılan bir sözcük dışında, bahis konusu sözcüğün muadilini bulmaya itiyor yazarı. Bu da anlatımını farklılaştırıyor, zorluyor kişiyi.

Dilbilgisi açısından manalı bir lipogram yazısı ortaya koymak , hatta yazının lipogram kullanarak yazılıp yazılmadığını anlamak çok çok zordur. Çünkü bazı yazılarda kasıt olmaksızın da bir harfin hiç kullanılmamış olma olasılığı vardır. 1845 yılında ilk olarak yayımlanmış Edgar Allan Poe şiiri Kuzgun'un hiçbir mısrasında "Z" harfi, yazarın da bunu kasıtlı yaptığına dair bir kanıt yoktur. Konuşmayla yazında çok sık kullanılmayan birkaç harfi çıkararak yazmaya çalışmak basit gibi algılanabilir olsa da asıl ustalık yaygın kullanılan bir harfi çıkararak yazmaya çalışmaktır.

Anadolu'da bunun yansımasını , lipograma çok yakın bir tür olan âşık atışmasında görüyoruz. Hatta âşık atışmasının alt ulamı olan LEBDEĞMEZ, harika bir misal. Bu söz sanatında âşıklar, B, F, V, M, P kullanmadan bir yandan bağlama çalar, bir yandan doğaçlama olarak sırayla atışırlar. Ayrıca âşıkların bunu dudaklarının arasına dik bir kürdan koyarak yaptığına şahit oluruz.

Yazar George Perec, Fransızca'da çok sık kullanılan "E" harfini hiç kullanmadan Kayboluş adlı bir roman yazmış 1969'da. Cemal Yardımcı da aynı harfi kullanmadan bu yapıtı lisanımıza ustalıkla kazandırmıştır. Hatta bu yapıt dünyada farklı noktalarda, ilgili dilin sık kullanılan harfi çıkarılarak o lisanlara kazandırılmıştır. Misal, bu roman İspanyolca'da "A", Rusça'da da "O" olmaksızın yayımlanmıştır.

Yazarınız olarak bu ilginç söz sanatını "E" harfi kullanmadan sizin nazarlarınıza sunmaya çalıştım. Tabii ki uygulamada yazar, yapıt adları vb. durumları ayrı tutarak akıcı, anlaşılır olmaya çabaladım. Bunu uygulamaya çalışmanın zorluğu, bu sanatla yapıtlar oluşturmuş yazarlara, ozanlara sonsuz saygı duymamı da ayrıca sağladı. Sürç-ü lisan olduysa affola.

Bu haftalık da bu kadar. Mutlu, sağlıklı bir hafta diliyorum tüm okurlarımıza.

094.10.11.2024 - SONBAHARLAR BİZİM İÇİN HÜZÜNLÜ AMA UMUTLUDUR (Göynük Gazetesi)

SONBAHARLAR BİZİM İÇİN HÜZÜNLÜ AMA UMUTLUDUR

11 Kasım 1938. Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü yöneticisi Ord. Prof. Dr. M. Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı. Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Prof. Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapılacaktı. Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan tahnit işleminde kullanılacak olan solüsyon, 200 gram formaldehit, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram asit penol, 1000 gram su’dan oluşuyordu. Prof. Lütfi Aksu, işlemi tamamladıktan sonra, bu solüsyondan iki küçük şişeye doldurup ağızlarını mühürledi, üstüne de içerik etiketi yazıp yapıştırarak Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı. Genelde yapılan bir uygulama ile yüzü ve sağ elinin maskı alındı. Galvanizli kurşundan bir tabuta konuldu ve kapağı örtüldü. Gül ağacından yapılmış bir başka tabuta yerleştirildi ve onun da kapağı kapatılıp üzerine Türk Bayrağı örtüldü.

Aradan 15 yıl geçti. Anıtkabir’in inşası tamamlandı. 1938’de Başbakan olan Celal Bayar artık Reisicumhur’du.

8 Kasım 1953 gecesi saat 23 sularında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji bölümü başkanı Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu, Ankara valisi tarafından arandı.

“Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından görevlendirildiniz” dedi Profesöre.

9 Kasım 1953, sabah saat 7.30. Prof. Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’ndeki, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi. İçin için titriyordu. Neredeyse bayılacaktı ancak dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ardından “Başlayalım lütfen” dedi usulca. Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti yardımcı olmaları için. Bu öğretmenler gül ağacı tabutun vidalarını söküp kapağı kaldırdı. Kurşun tabutun lehimleri sökülüp onun da kapağı kaldırıldı ve ortamı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı. Cenaze, kahve renkli muşambayla sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklara talaş konulmuştu. Talaş nemliydi ki bu iyiye işaretti; koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Prof. Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı. Atatürk’ün vücudu parafinli sargılarla örtülü, yüzü ise ıslak pamuk ile kaplıydı. Zaman adeta durmuştu. İğne düşse zemine sesi duyulacaktı. Herkes nefesini tutmuştu. Kamile Hoca, Atatürk’ün yüzündeki pamuğu yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıkmıştı. Hiç bozulmamış olduğunu tespit ettiler. Bronz teni ve altın sarısı saçları rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bir tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Prof. Mutlu usulca uzanıp kaş telini olduğu yerden aldı. Sakalları hafif uzamıştı ki bu olağan bir durumdu. 15 yıl önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. 1951’de rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun yaptığı tahnit işlemi son derece başarılıydı. Prof. Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Elini uzatıp yanağına dokundu ve sevgiyle okşadı. O anda ne hissettiğini hatıratında anlattı Kamile Hoca:

“Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim”

Salondaki derin sessizlik sürüyordu. Naaşı kurşun tabuttan çıkarılıp dualarla kefenlendi ve ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu. Üzerine Türk Bayrağı örtüldü. Kadınlara eşit statü sağlayan adam, bir kadın tarafından son yolculuğa uğurlandı.

Ölümünden 15 yıl sonra bir kadın tarafından yanağı sevgiyle okşanan ilk ve tek insandır Atatürk. Dünya tarihinde sadece Ona nasip oldu bu. Çünkü; bu çilekeş milletin yetiştirdiği bu büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman ise, bir kadına emanet edilmişti. 1938’de Atatürk’ün naaşının emanet edilebileceği en yetkin kişi bir erkekken, 15 yıl sonra, 1953’te bir kadındı. Hayatın her alanına daha fazla kadın eli değmesi gerektiğinin en önemli örneğidir belki de bu durum.

Açıkçası (kaynağı devlet arşivleri olan) yukarıda aktarmaya çalıştıklarımı ne zaman okusam, dinlesem gözlerim yaşarır. 10 Kasımlara bambaşka bir pencereden bakmamız gerektiğini düşünürüm. Yas penceresinden değil, kısacık ömrünü çağdaş bir ülke ve millet oluşturmaya adamış kocaman bir insanın başardıklarını içselleştirme penceresinden…

Bu haftalık bu kadar. Hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum değerli okurlar.

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...