EĞİTİM HAKKINDA BİR-İKİ SÖZ
Merhabalar değerli okurlar. Çalışma hayatımın büyük bir bölümü eğitim sistemine dahil kurumlarda geçti. Yabancı dil kursu, eski tip dershaneler ve son olarak da ilçemizde faaliyet gösteren özel eğitim ve rehabilitasyon merkezi... Bizim rahmetliler (annem ve babam) başta olmak üzere, sevgili eşim, eşimin kardeşleri, bacanağım, arkadaş grubumuzdan birçok birey, uzun sözün kısası eş-dost-akraba da hep eğitimci olunca ister istemez ben de bir eğitim neferine dönüştüm. İş arkadaşlarım, pedagojik manada bir eğitimci olmamama rağmen hep "hocam" hitabıyla seslendiler bana ve beni fahri eğitimci ilan ettiler gayriresmî olarak. İş bu sebeplerden ötürü ben de acizane (hatta belki de ukalaca) bir iki söz söyleme hakkı görüyorum kendimde.
Dikkat ettiniz mi bilmem, yazımın başlangıcında "eğitim" sistemi dedim. Zira sistem içerisindeki tüm kurumlar öğretimden ziyade bir eğitim faaliyeti içerisindeler. Bu doğal bir süreç. Yaşama dair ilk eğitimi ailesinden alan çocuklar, okullarda öğretmenlerini rol model olarak benimsiyor, hatta yeri geliyor onları ebeveynlerinin günümüz deyimi ile "bir tık" üzerinde konumlandırabiliyorlar. Temel eğitimdeki okulların düzeyi arttıkça sıralama bakımından eğitim, öğretimle yer değiştiriyor elbette. Fakat maalesef öğretimin yani bilgi aktarımının sıkıntılı olduğunu söylemek zorundayım. Bu sıkıntının temelinde eğitimcilerin eğitim eksikliği de yatıyor, öğretim sürecinin zamanlamasının yanlış olması da... "Ağaç yaşken eğilir" atasözüne riayet edilmediğinde bu zamanlama hatası iyice belirginleşiyor. Daha erken yaşlarda yeteneklerine uygun yönlendirme yapılmadığından istisnalara rağmen öğrencilerin çok büyük bir ekseriyeti robot gibi çoktan seçmeli sınavlarla doktor, mühendis vs gibi mesleklere yöneltiliyor. Sonuç; "Sen ağa ben ağa, bu koyunları kim sağa?!" Çok bilindik bir beyaz eşya markasının Bolu'daki bir fabrikasında çalıştığım dönemde şahit olduğum gibi durumlarla yüz yüze geliyoruz: Hiç alakası olmadığı halde tornavida tutmayı bilmeden mühendis olmuş "sayısalcılar", hasbelkader "sanat okuluna" girmiş ancak sistemin hatası nedeni ile asla mühendis olamayacak meslek liseliler... Aslında o da sanat değil zanaat okulu ya neyse... Birkaç yıl önce neredeyse Cumhuriyetimiz ile yaşıt bir holdingin başlattığı ancak maalesef hedefe ulaşamadığını üzüntü ile gördüğümüz "Meslek lisesi, memleket meselesi" sloganının hakkının verileceği günlerin özlemindeyim bir meslek liseli olarak.
Ama maalesef "bağzı" ülkelerde "bağzı" şeylerden tasarruf olmaz ama eğitim sisteminden öyle de bir olur ki!!!
29 Ekim'de gazetemizin ilk basılı nüshası çıkacak. Bundan dolayı bir sonraki yazım gelecek hafta değil, bizler için çok özel bir tarih olan 29 Ekim tarihinde olacak. Göynük'ün tarihine de bir not düşeceğimiz bu ilk sayımızı arşivlik olarak temin etmenizi öneririm.
Bu vesileyle hepinize sevgi ve selamlarımı sunuyorum değerli okurlar.
31 Aralık 2024 Salı
089.10.10.2024 - Çürüğe Ne İyi Gelir? (Göynük Gazetesi)
ÇÜRÜĞE NE İYİ GELİR?
Merhabalar değerli okurlar. Ya da bu devirde hala okumaya gayret edenler mi demeliydim? Öyle ya, okuma oranları adına sosyal medya denilen gayya kuyusu başta olmak üzere, yüksek kitap fiyatları vb. sebeplerden ötürü oransal olarak gitgide düşerken, halâ okumaya gayret göstermek ne de üstün bir meziyet haline dönüştü. Oysa İslam dininin ilk emri okumak.
Bugünden itibaren her hafta sevimli ilçemiz Göynük’ün en yeni sesi olan Göynük Gazetesi’nde beraber olacağız. Amatör bir ruh ile dilim döndüğünce bir şeyler kaleme almaya çalışacağım. Umarım yazdıklarımı seversiniz.
Sosyal medya diyerek başladık söze ama saymaya kalksak sayfalarca tutacak onlarca nedenden ötürü toplumsal açıdan önü alınamayan bir çürümeye denk geldi yaşamlarımız. Edebiyattan sinemaya, müzikten konvansiyonel medyaya (televizyon yayıncılığına) kadar her yerde, ancak müthiş sıfatı ile nitelendirilebileceğimiz bir değişim ile karşı karşıyayız. Bu “müthiş” değişim maalesef ki her zaman olumlu yönde gerçekleşmiyor. Kabalık, rezillik, lümpenlik, etik yoksunluğu toplumun tüm katmanlarına sirayet etti. Güldürüler küfürlü, müzikler saldırgan, yazılı ve görsel materyal mafyatik ve kriminal tiplerle dolu… Örnekleri artırmak mümkün. Sosyolojik açıdan genişçe bir araştırma konusu olması gereken bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz bu aşamada: Toplum kirlendiği için mi ortaya çıkan bu ürünler kirli yoksa bu ürünler mi toplumu etkileyip bozulmasına yol açıyor? Ahkam kesip “o bunu etkilemiştir” demeyeceğim, tekrarlamak gerekirse de bu sosyoloji biliminin konusu. Yalnızca şunu söylemeliyim; her zaman verilegelmiş bir örnektir, şehrin temiz olmasını isteyen herkes önce kendi evinin önünü temizlesin derler. Bütün bu çürümenin çözümünü polisiye tedbirlerde arayıp bireysel bir gayret göstermemek olsa olsa “dövlet bize bahmiyir” tarzı bir fikriyatın tezahürü olabilir.
Şimdii, geldik yazımın başlığındaki soruya! Çürüğe ne iyi gelir? Eskiden sağımızı solumuzu bir yerlere çarptığımızda annelerimiz ekmek ve şeker çiğneyip üzerine koyarlardı. Yediğimiz darbe biraz daha sert olduğunda da çiğ et koyarlardı çürüğe iyi gelir diyerek. Biz de çürüme ileri boyutta diyerek et koyacağız da… Tarım Bakanlığı’nın taklit ve tağşiş ürün listesine bakarak seçelim bari çürüğün üzerine koyacağımız eti. Maazallah, seçimimiz tek tırnaklı ya da domuz eti filan olur da…
Bu haftalık bu kadar. Hepinize sevgi ve selamlar sunuyorum değerli okurlar. Haftaya görüşmek üzere…
Merhabalar değerli okurlar. Ya da bu devirde hala okumaya gayret edenler mi demeliydim? Öyle ya, okuma oranları adına sosyal medya denilen gayya kuyusu başta olmak üzere, yüksek kitap fiyatları vb. sebeplerden ötürü oransal olarak gitgide düşerken, halâ okumaya gayret göstermek ne de üstün bir meziyet haline dönüştü. Oysa İslam dininin ilk emri okumak.
Bugünden itibaren her hafta sevimli ilçemiz Göynük’ün en yeni sesi olan Göynük Gazetesi’nde beraber olacağız. Amatör bir ruh ile dilim döndüğünce bir şeyler kaleme almaya çalışacağım. Umarım yazdıklarımı seversiniz.
Sosyal medya diyerek başladık söze ama saymaya kalksak sayfalarca tutacak onlarca nedenden ötürü toplumsal açıdan önü alınamayan bir çürümeye denk geldi yaşamlarımız. Edebiyattan sinemaya, müzikten konvansiyonel medyaya (televizyon yayıncılığına) kadar her yerde, ancak müthiş sıfatı ile nitelendirilebileceğimiz bir değişim ile karşı karşıyayız. Bu “müthiş” değişim maalesef ki her zaman olumlu yönde gerçekleşmiyor. Kabalık, rezillik, lümpenlik, etik yoksunluğu toplumun tüm katmanlarına sirayet etti. Güldürüler küfürlü, müzikler saldırgan, yazılı ve görsel materyal mafyatik ve kriminal tiplerle dolu… Örnekleri artırmak mümkün. Sosyolojik açıdan genişçe bir araştırma konusu olması gereken bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz bu aşamada: Toplum kirlendiği için mi ortaya çıkan bu ürünler kirli yoksa bu ürünler mi toplumu etkileyip bozulmasına yol açıyor? Ahkam kesip “o bunu etkilemiştir” demeyeceğim, tekrarlamak gerekirse de bu sosyoloji biliminin konusu. Yalnızca şunu söylemeliyim; her zaman verilegelmiş bir örnektir, şehrin temiz olmasını isteyen herkes önce kendi evinin önünü temizlesin derler. Bütün bu çürümenin çözümünü polisiye tedbirlerde arayıp bireysel bir gayret göstermemek olsa olsa “dövlet bize bahmiyir” tarzı bir fikriyatın tezahürü olabilir.
Şimdii, geldik yazımın başlığındaki soruya! Çürüğe ne iyi gelir? Eskiden sağımızı solumuzu bir yerlere çarptığımızda annelerimiz ekmek ve şeker çiğneyip üzerine koyarlardı. Yediğimiz darbe biraz daha sert olduğunda da çiğ et koyarlardı çürüğe iyi gelir diyerek. Biz de çürüme ileri boyutta diyerek et koyacağız da… Tarım Bakanlığı’nın taklit ve tağşiş ürün listesine bakarak seçelim bari çürüğün üzerine koyacağımız eti. Maazallah, seçimimiz tek tırnaklı ya da domuz eti filan olur da…
Bu haftalık bu kadar. Hepinize sevgi ve selamlar sunuyorum değerli okurlar. Haftaya görüşmek üzere…
088.01.11.2021 - KAFAMDAKİ SORU(N)LAR (Bolu'nun Sesi)
KAFAMDAKİ SORU(N)LAR
Gecenin bilmem kaçıncı yarısı. Yatakta bir o tarafa, bir bu tarafa dönüp durmaktan ve uykumu getireceğine zerre kadar inanmamakla beraber saymaktan da bir türlü vaz geçemediğim küçük baş hayvancıklara eziyet etmekten bıkarak kalkıyorum ve geçiyorum klavyenin başına. Freud’un dediği gibi; çok uyumak kaçmaktır, uyuyamamak ise yakalanmak… Ben de bu gece yakalananlardanım. Zamanın birinde bir dershaneci eskisinin bana biçmeye kalktığı role bürünelim; klavye delikanlısı olalım biraz… Ama olamam ki! Bazı durumlar bazı insanların üzerine tam oturmaz, o insanda sakil durur ya, klavye delikanlısı tabiri de bana bol gelir. Zira hiçbir zaman klavye delikanlılığı yapmadım. Ha, konuşma esnasında lafı gediğine koyamadığım durumlar olmadı değil; ama sonrasında içimde kanser olacağına kalemimde konser olsun dedim ve yazdım söyleyemediklerimi. Kalemim de kuvvetlidir ha! Hiçbir hakaret ya da küfür kullanmadan 10 kilo bal ile dahi yutmakta zorlanacağı şeyler yazabilirim insanlara. “Hak eden insanlara” diyerek kapsamı daraltayım da durum budur maalesef.
Bugüne değin birkaç yerel gazetede yazılar yazmaya, hasbelkader yılların bende biriktirdiklerini, anlayabileceğini düşündüğüm insanların zihinlerine aktarmaya çalıştım. Tamamen amatör bir ruh ile yapmaya çalıştığım bu aktarım işini, içimde uhde kalmış bir çocukluk ya da ilk gençlik hedefine ulaşabilme arzusu ile yaptığım konusunda zerre şüphem yok. Yazdığım hiçbir yazıdan yana da pişmanlığım yok. Aklım asıl yazamadıklarımda… Kimi zaman kendi sansür filtremden geçemedi yazamadıklarım kimi zaman ise eşim veya rahmetli annemin süzgecinden. Zaman içinde birkaç yazım bu süzgeçleri aşıp yazdığım gazetelerin sütunlarında kendine yer buldu. Ve şükrederek söylemeliyim ki hiçbiri bu gazetelerin yöneticilerince sansür edilmedi. Bolu gibi küçük bir şehrin basını için pozitif bir durum bu elbette.
“Ne anlatıyon deminden beri hemşerim?” diye serzenişte bulunduğunuzu hissediyorum. El-cevap; kafamdaki soru(n)ların bir kısmını… Herkesin her şey hakkında bir fikri var ya, ben de herkes gibi biri olduğuma göre daldan doruktan konuşabilirim. Çok sevdiğim bir kardeşimin, Emre Başkaya’nın, deyimi ile herbokoloji profesörlüğü yolunda emin adımlarla yürüyen bana da bu yakışır doğrusu! Kullandığım tabir için bağışlayın lütfen. Ama yerel basının duayen kalemlerinin daha önce yerel bazı anti-kahramanlar için kullandığı bir ifade olduğundan bu denli rahat kullandım. Dedim ya, herkesin bir fikri var ve herkes fikrinin dünyadaki en muteber fikir olduğundan o denli emin ki… Oysa savunulan fikirler kulaktan dolma, içi boşaltılmış, ve 25 kuruşluk boş bir alışveriş poşetinden daha değersiz birçoğu. Vaktiyle bir amcaya fizik tedavi hizmetlerindeki bazı uygulamaların kapsam dışına alınması ile ilgili fikri sorulmuş, amcamız “yok öyle bir şey” demişti. Muhabir ısrarcı olarak “Ama Resmî Gazete’de yayımlanan bir tebliğ bu” deyince de “inanma o gazetelere” demişti bu minnoş amca! Ne kadar da naif. Şimdi bu amca bey ile aynı oksijeni yakıyorum ben. Düpedüz oksijen müsrifliği!!! Okumak, araştırmak, çeşitli kaynaklardan teyit etmeye çalışmak, hatta karşıt görüşlerdeki literatürü de taramak… Ne kadar anlamsız şeyler bunlar. Oysa kör cehalet ne güzel şey, her haltı biliyorsun! İngiliz edebiyatçı Thomas Gray’in dediği gibi “cahillik bir lütufsa akıllı olmak aptallıktır”. Öyle ya “beyin bedava” diye de bu denli yüklenmek, beyne biraz haksızlık değil de nedir Allah aşkına?!
Bir de tam yerine rast geldi, manzara koyalım: 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bu yıl Cuma gününe denk geldi ya, millet hutbede Atatürk’ten bahsedilmemesine fena halde içerlemiş. Boşuna sinirlerinizi yıpratıyorsunuz. Adına “Dinayet” İşleri (yok yok aslına Diyanet olduğunu bilmiyor değilim; din-ayet, bakara-makara diyenler var diye öyle yazdım) denilen, kuyruklu yıldıza uzay aracı indiren NASA’dan daha fazla bütçesi olup da baldızına hallenen tiplerin çok da ayıp bir şey yapmadığı yönünde fetva verebilen bir kurum zaten bahsetmesin bir zahmet Atatürk’ten. Ne diyordu Barış Manço bir şarkısında: Altın çöpe düşse değerin kaybeder mi, tenekeyi parlatsan hiç çeyrek altın eder mi? Ha bu arada çeyrek altın da 900 Lirayı aşmış!!!
Yazıya nasıl başladık, bitirişimiz nasıl oldu?!? Neyse, hepinize tatlı rüyalar…
Gecenin bilmem kaçıncı yarısı. Yatakta bir o tarafa, bir bu tarafa dönüp durmaktan ve uykumu getireceğine zerre kadar inanmamakla beraber saymaktan da bir türlü vaz geçemediğim küçük baş hayvancıklara eziyet etmekten bıkarak kalkıyorum ve geçiyorum klavyenin başına. Freud’un dediği gibi; çok uyumak kaçmaktır, uyuyamamak ise yakalanmak… Ben de bu gece yakalananlardanım. Zamanın birinde bir dershaneci eskisinin bana biçmeye kalktığı role bürünelim; klavye delikanlısı olalım biraz… Ama olamam ki! Bazı durumlar bazı insanların üzerine tam oturmaz, o insanda sakil durur ya, klavye delikanlısı tabiri de bana bol gelir. Zira hiçbir zaman klavye delikanlılığı yapmadım. Ha, konuşma esnasında lafı gediğine koyamadığım durumlar olmadı değil; ama sonrasında içimde kanser olacağına kalemimde konser olsun dedim ve yazdım söyleyemediklerimi. Kalemim de kuvvetlidir ha! Hiçbir hakaret ya da küfür kullanmadan 10 kilo bal ile dahi yutmakta zorlanacağı şeyler yazabilirim insanlara. “Hak eden insanlara” diyerek kapsamı daraltayım da durum budur maalesef.
Bugüne değin birkaç yerel gazetede yazılar yazmaya, hasbelkader yılların bende biriktirdiklerini, anlayabileceğini düşündüğüm insanların zihinlerine aktarmaya çalıştım. Tamamen amatör bir ruh ile yapmaya çalıştığım bu aktarım işini, içimde uhde kalmış bir çocukluk ya da ilk gençlik hedefine ulaşabilme arzusu ile yaptığım konusunda zerre şüphem yok. Yazdığım hiçbir yazıdan yana da pişmanlığım yok. Aklım asıl yazamadıklarımda… Kimi zaman kendi sansür filtremden geçemedi yazamadıklarım kimi zaman ise eşim veya rahmetli annemin süzgecinden. Zaman içinde birkaç yazım bu süzgeçleri aşıp yazdığım gazetelerin sütunlarında kendine yer buldu. Ve şükrederek söylemeliyim ki hiçbiri bu gazetelerin yöneticilerince sansür edilmedi. Bolu gibi küçük bir şehrin basını için pozitif bir durum bu elbette.
“Ne anlatıyon deminden beri hemşerim?” diye serzenişte bulunduğunuzu hissediyorum. El-cevap; kafamdaki soru(n)ların bir kısmını… Herkesin her şey hakkında bir fikri var ya, ben de herkes gibi biri olduğuma göre daldan doruktan konuşabilirim. Çok sevdiğim bir kardeşimin, Emre Başkaya’nın, deyimi ile herbokoloji profesörlüğü yolunda emin adımlarla yürüyen bana da bu yakışır doğrusu! Kullandığım tabir için bağışlayın lütfen. Ama yerel basının duayen kalemlerinin daha önce yerel bazı anti-kahramanlar için kullandığı bir ifade olduğundan bu denli rahat kullandım. Dedim ya, herkesin bir fikri var ve herkes fikrinin dünyadaki en muteber fikir olduğundan o denli emin ki… Oysa savunulan fikirler kulaktan dolma, içi boşaltılmış, ve 25 kuruşluk boş bir alışveriş poşetinden daha değersiz birçoğu. Vaktiyle bir amcaya fizik tedavi hizmetlerindeki bazı uygulamaların kapsam dışına alınması ile ilgili fikri sorulmuş, amcamız “yok öyle bir şey” demişti. Muhabir ısrarcı olarak “Ama Resmî Gazete’de yayımlanan bir tebliğ bu” deyince de “inanma o gazetelere” demişti bu minnoş amca! Ne kadar da naif. Şimdi bu amca bey ile aynı oksijeni yakıyorum ben. Düpedüz oksijen müsrifliği!!! Okumak, araştırmak, çeşitli kaynaklardan teyit etmeye çalışmak, hatta karşıt görüşlerdeki literatürü de taramak… Ne kadar anlamsız şeyler bunlar. Oysa kör cehalet ne güzel şey, her haltı biliyorsun! İngiliz edebiyatçı Thomas Gray’in dediği gibi “cahillik bir lütufsa akıllı olmak aptallıktır”. Öyle ya “beyin bedava” diye de bu denli yüklenmek, beyne biraz haksızlık değil de nedir Allah aşkına?!
Bir de tam yerine rast geldi, manzara koyalım: 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bu yıl Cuma gününe denk geldi ya, millet hutbede Atatürk’ten bahsedilmemesine fena halde içerlemiş. Boşuna sinirlerinizi yıpratıyorsunuz. Adına “Dinayet” İşleri (yok yok aslına Diyanet olduğunu bilmiyor değilim; din-ayet, bakara-makara diyenler var diye öyle yazdım) denilen, kuyruklu yıldıza uzay aracı indiren NASA’dan daha fazla bütçesi olup da baldızına hallenen tiplerin çok da ayıp bir şey yapmadığı yönünde fetva verebilen bir kurum zaten bahsetmesin bir zahmet Atatürk’ten. Ne diyordu Barış Manço bir şarkısında: Altın çöpe düşse değerin kaybeder mi, tenekeyi parlatsan hiç çeyrek altın eder mi? Ha bu arada çeyrek altın da 900 Lirayı aşmış!!!
Yazıya nasıl başladık, bitirişimiz nasıl oldu?!? Neyse, hepinize tatlı rüyalar…
087.06.09.2021 - Tanju Bey Nereye Koşuyor? (Bolu'nun Sesi)
TANJU BEY NEREYE KOŞUYOR?
İki buçuk aydır yazı yazmadığımı fark edip klavyenin başına oturduğumda, aslında haftalar öncesinden yazmayı tasarladığım bir yazıya başlayacağımı bilmiyordum. Başlıktan da anlaşılacağı üzere yazımın öznesi Belediye Başkanı Sayın Tanju Özcan…
Öncelikle belirtmeliyim ki hiçbir parti ile organik bir bağım yok. Yetmişli yıllarda doğmuş bir birey olarak hasbelkader siyaset çevremde dolaşan bir olgu halindeydi. Rahmetli annemin adeta vasiyet edercesine “sen sen ol sakın siyasete bulaşma” diye tembihlediği biri olarak içerisine girmeden, hep takipçisi olageldim yerel ve ulusal siyasetin. Seksenli yıllarda teyzemin eşi rahmetli eniştem Süleyman Özdemir’in Anavatan Partisi Merkez İlçe Başkanlığı yapması ile siyaset denilen gayya kuyusunun biraz daha yakınlarında bulundum. Yıllar içerisinde sosyal demokrat dünya görüşüne sahip bir seçmen olmak dışında aktif siyasetle hiç işim olmadı.
2019 yılındaki yerel seçimlerde oyunu Tanju Özcan’a vermiş biri olarak seçim gecesi sonuçlarını takip ederken “nihayet verdiğim bir oy bu kez olsun boşa gitmedi” dediğimi anımsıyorum. Değişimin her zaman güzel sonuçlar veremediğini geldiğimiz noktada acı ile idrak ediyorum. Seçim öncesindeki Tanju Bey ile seçimi kazanan Başkan Tanju Bey arasında çok fazla fark görmekteyim. En belirgin olan fark Başkan Tanju Bey’in rahatsız edici gergin tavrı. Tamam, milletvekiliyken de Meclis kürsüsünde ateşli konuşmalarına şahit olurduk kendisinin, ama hiç bu kadar gergin ve sansasyonel olmamıştı.
Ulusal medyaya bir kez daha konu olduğu son söyleşiye kadar epeyce sansasyonel söylemlerle gündeme gelmişti kendisi. Özellikle Bolu’daki yabancı uyruklu kişilere yönelik uygulamayı düşündüğü 10 kat zamlı su ve belediye meclisindeki Adalet ve Kalkınma Partili üyelere çay fırlatması ile her zaman güzelliklerle anılmayı hak eden Bolu şehrinin “sağlıklı olmayan davranışlar sergileyen belediye başkanı” imajı ile ulusal mecralarda gündem olması, doğma büyüme Bolulu olan beni sıradan bir vatandaş olarak son derece üzdü açıkçası. Televizyondaki star yarışmalarının jürisi olarak tanınan Armağan Çağlayan’ın Gör Beni adlı Youtube kanalına verdiği söyleşide yaptığı gaf ile de 2019’daki seçimden bu yana sergilediği “ilginç” davranışlara adeta tüy dikti! Bahse konu söyleşiyi baştan sona takip etmiş biri olarak şunu söyleyebilirim; çizdiği olumsuz imajı düzeltmek yerine daha beter çizdirdi desem yeridir. Başlangıçta iyi başlayan söyleşide Tanju Bey yabancılara uygulanmasını önerdiği 10 kat zamlı hizmet olayını, iktidar ve muhalefetin elle tutulur bir göçmen politikası belirlemesine yönelik gündem oluşturma çabası olarak lanse etti ki aslında partili partisiz vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun buna yakın bir bakış açısına sahip olduğu söylenebilir. Açıkçası ben de bireysel anlamda devletin göçmen politikasını gözden geçirmesini değil, sil baştan yeniden yapılandırması gerektiğini düşünenlerdenim. Ama gündem yaratmanın yolu buna benzer çıkışlar olmamalı. Belediye Meclis üyelerine çay fırlatılması ise bana göre (hatta görüş alışverişinde bulunduğum birçok kişiye göre) fazlasıyla anlamsız ve maksadını aşan bir eylemdi. Bunu kahvehanedeki Mehmet Ağa yapabilir. Çünkü onun siyasal bir kimliği yoktur. Yaptıkları, onu tanıyanlarca mazur görülebilir. Hatta espri olarak bile kabul görmesi olasıdır. Ama bunu bir Belediye Başkanı, hem de yıllardır iktidar yüzü görmemiş bir partinin temsilcisi olan ve neredeyse çeyrek yüzyıl sonra Bolu’yu yönetme şansını elde etmiş bir siyasal görüşün mensubu olan biri yaptığında ayıp ve hatta abes karşılanır. Gelelim Youtube’de “kırdığı pot”a.
Söyleşinin bir noktasında uzun senelerdir siyaset yaptığından ve tecrübeli bir siyasetçi olduğundan bahseden Tanju Beye Armağan Çağlayan “başınızdan geçen eğlenceli bir anı var mı?” diye sordu. İlk başta aklına şu anda bir anı gelmediğini söyleyen Tanju Bey, aradan birkaç soru geçtikten sonra sanki çok önemli bir konuyu hatırlamış gibi kamuoyunda çokça tartışılan o anıyı paylaştı. Ben tekrardan zikrederek bu anlamsızlığa ortak olmak istemiyorum. Ancak Başkan Tanju Bey’in özellikle belirttiği “tesettürlü hanımefendi”nin talebine imalı yaklaşımını hiç hoş bulmadığımı belirtmeliyim. Hem bu cinsiyetçi tavra sahip olan hem de çocuk sahibi olamamış binlerce insanın içindeki uhdeye “eğlenceli bir anı” olarak bakan biri, tecrübeli bir siyasetçi olamaz benim gözümde. Ama dedim ya Başkan Tanju Bey maalesef artık böyle birine evrilmiş görünüyor. Yakın zamanda katıldığım bir nikah merasiminde de yine imalı sözler etmiş, hem gelin kızımızı hem damat kardeşimizi hem de merasime katılan onlarca insanı utandırmıştı. Şimdi geldiğimiz noktada ise fikrim, Başkan Tanju Bey’in bilinçaltında böyle bir tabiat var demek ki düşüncesi… Yukarıda da belirttiğim gibi sıradan insanlar için bu tür muhabbetlerin, bu tür söylemlerin dile getirilmesinde zerre kadar beis yoktur. Çünkü onların belli bir noktaya kadar sorumluluğu yoktur. Ancak siyasetçi, bilim insanı, sanatçı vb. kimseler daha sorumlu davranmak, “on ölçüp bir biçmek” zorundadır. Sonra ahmet hakan gibi fırıldak tiplere laf etme fırsatı yaratırsınız. Başkan Tanju Bey bana kızmasın; kendisine defalarca oy vermiş bir seçmen olarak yazdım bu satırları.
Üzülüyorum, kızıyorum, hayıflanıyorum, başkası adına utanma fiilini en dip noktasına kadar hissediyorum. Onca yıllar boyu beslenen büyük umutlar ve bu umutların neticesinde gelen büyük teveccühün sonunda gelinen nokta bu olmamalıydı. Yazık!
İki buçuk aydır yazı yazmadığımı fark edip klavyenin başına oturduğumda, aslında haftalar öncesinden yazmayı tasarladığım bir yazıya başlayacağımı bilmiyordum. Başlıktan da anlaşılacağı üzere yazımın öznesi Belediye Başkanı Sayın Tanju Özcan…
Öncelikle belirtmeliyim ki hiçbir parti ile organik bir bağım yok. Yetmişli yıllarda doğmuş bir birey olarak hasbelkader siyaset çevremde dolaşan bir olgu halindeydi. Rahmetli annemin adeta vasiyet edercesine “sen sen ol sakın siyasete bulaşma” diye tembihlediği biri olarak içerisine girmeden, hep takipçisi olageldim yerel ve ulusal siyasetin. Seksenli yıllarda teyzemin eşi rahmetli eniştem Süleyman Özdemir’in Anavatan Partisi Merkez İlçe Başkanlığı yapması ile siyaset denilen gayya kuyusunun biraz daha yakınlarında bulundum. Yıllar içerisinde sosyal demokrat dünya görüşüne sahip bir seçmen olmak dışında aktif siyasetle hiç işim olmadı.
2019 yılındaki yerel seçimlerde oyunu Tanju Özcan’a vermiş biri olarak seçim gecesi sonuçlarını takip ederken “nihayet verdiğim bir oy bu kez olsun boşa gitmedi” dediğimi anımsıyorum. Değişimin her zaman güzel sonuçlar veremediğini geldiğimiz noktada acı ile idrak ediyorum. Seçim öncesindeki Tanju Bey ile seçimi kazanan Başkan Tanju Bey arasında çok fazla fark görmekteyim. En belirgin olan fark Başkan Tanju Bey’in rahatsız edici gergin tavrı. Tamam, milletvekiliyken de Meclis kürsüsünde ateşli konuşmalarına şahit olurduk kendisinin, ama hiç bu kadar gergin ve sansasyonel olmamıştı.
Ulusal medyaya bir kez daha konu olduğu son söyleşiye kadar epeyce sansasyonel söylemlerle gündeme gelmişti kendisi. Özellikle Bolu’daki yabancı uyruklu kişilere yönelik uygulamayı düşündüğü 10 kat zamlı su ve belediye meclisindeki Adalet ve Kalkınma Partili üyelere çay fırlatması ile her zaman güzelliklerle anılmayı hak eden Bolu şehrinin “sağlıklı olmayan davranışlar sergileyen belediye başkanı” imajı ile ulusal mecralarda gündem olması, doğma büyüme Bolulu olan beni sıradan bir vatandaş olarak son derece üzdü açıkçası. Televizyondaki star yarışmalarının jürisi olarak tanınan Armağan Çağlayan’ın Gör Beni adlı Youtube kanalına verdiği söyleşide yaptığı gaf ile de 2019’daki seçimden bu yana sergilediği “ilginç” davranışlara adeta tüy dikti! Bahse konu söyleşiyi baştan sona takip etmiş biri olarak şunu söyleyebilirim; çizdiği olumsuz imajı düzeltmek yerine daha beter çizdirdi desem yeridir. Başlangıçta iyi başlayan söyleşide Tanju Bey yabancılara uygulanmasını önerdiği 10 kat zamlı hizmet olayını, iktidar ve muhalefetin elle tutulur bir göçmen politikası belirlemesine yönelik gündem oluşturma çabası olarak lanse etti ki aslında partili partisiz vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun buna yakın bir bakış açısına sahip olduğu söylenebilir. Açıkçası ben de bireysel anlamda devletin göçmen politikasını gözden geçirmesini değil, sil baştan yeniden yapılandırması gerektiğini düşünenlerdenim. Ama gündem yaratmanın yolu buna benzer çıkışlar olmamalı. Belediye Meclis üyelerine çay fırlatılması ise bana göre (hatta görüş alışverişinde bulunduğum birçok kişiye göre) fazlasıyla anlamsız ve maksadını aşan bir eylemdi. Bunu kahvehanedeki Mehmet Ağa yapabilir. Çünkü onun siyasal bir kimliği yoktur. Yaptıkları, onu tanıyanlarca mazur görülebilir. Hatta espri olarak bile kabul görmesi olasıdır. Ama bunu bir Belediye Başkanı, hem de yıllardır iktidar yüzü görmemiş bir partinin temsilcisi olan ve neredeyse çeyrek yüzyıl sonra Bolu’yu yönetme şansını elde etmiş bir siyasal görüşün mensubu olan biri yaptığında ayıp ve hatta abes karşılanır. Gelelim Youtube’de “kırdığı pot”a.
Söyleşinin bir noktasında uzun senelerdir siyaset yaptığından ve tecrübeli bir siyasetçi olduğundan bahseden Tanju Beye Armağan Çağlayan “başınızdan geçen eğlenceli bir anı var mı?” diye sordu. İlk başta aklına şu anda bir anı gelmediğini söyleyen Tanju Bey, aradan birkaç soru geçtikten sonra sanki çok önemli bir konuyu hatırlamış gibi kamuoyunda çokça tartışılan o anıyı paylaştı. Ben tekrardan zikrederek bu anlamsızlığa ortak olmak istemiyorum. Ancak Başkan Tanju Bey’in özellikle belirttiği “tesettürlü hanımefendi”nin talebine imalı yaklaşımını hiç hoş bulmadığımı belirtmeliyim. Hem bu cinsiyetçi tavra sahip olan hem de çocuk sahibi olamamış binlerce insanın içindeki uhdeye “eğlenceli bir anı” olarak bakan biri, tecrübeli bir siyasetçi olamaz benim gözümde. Ama dedim ya Başkan Tanju Bey maalesef artık böyle birine evrilmiş görünüyor. Yakın zamanda katıldığım bir nikah merasiminde de yine imalı sözler etmiş, hem gelin kızımızı hem damat kardeşimizi hem de merasime katılan onlarca insanı utandırmıştı. Şimdi geldiğimiz noktada ise fikrim, Başkan Tanju Bey’in bilinçaltında böyle bir tabiat var demek ki düşüncesi… Yukarıda da belirttiğim gibi sıradan insanlar için bu tür muhabbetlerin, bu tür söylemlerin dile getirilmesinde zerre kadar beis yoktur. Çünkü onların belli bir noktaya kadar sorumluluğu yoktur. Ancak siyasetçi, bilim insanı, sanatçı vb. kimseler daha sorumlu davranmak, “on ölçüp bir biçmek” zorundadır. Sonra ahmet hakan gibi fırıldak tiplere laf etme fırsatı yaratırsınız. Başkan Tanju Bey bana kızmasın; kendisine defalarca oy vermiş bir seçmen olarak yazdım bu satırları.
Üzülüyorum, kızıyorum, hayıflanıyorum, başkası adına utanma fiilini en dip noktasına kadar hissediyorum. Onca yıllar boyu beslenen büyük umutlar ve bu umutların neticesinde gelen büyük teveccühün sonunda gelinen nokta bu olmamalıydı. Yazık!
086.20.06.2021 - Ulvi Ağabey (Bolu'nun Sesi)
ULVİ AĞABEY
Bolu Merkez dışında yaşadığımız için Bolu haberlerini ancak yerel basınımızdan, en çok da BolununSesi’nden öğreniyorum. Geçtiğimiz günlerde de maalesef üzücü bir haber okudum: Tanışıklığım olan Ulvi EKER ağabeyimizin vefat haberi… Öncelikle yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Allah gani gani rahmet etsin.
Vefat haberinin ertesi günü Ulvi ağabeyle ilgili başka bir haberle karşılaştık. O da tüm mal varlığını Türk Eğitim Vakfı’na (TEV) bağışladığı haberiydi. Gerçekten de adı gibi ulvî bir hareket yapmış. Bu devirde eşine gerçekten az rastlanır bir davranış… Günümüzde adına her ne kadar bağış dense de yaptırılan ve eğitim için bağışlanan yapıların, aslında vergiden düşebilmek için de yaptırılmış olduğu herkesin bildiği bir gerçek. Amaç ne olursa olsun, özellikle eğitim için bağışlanan her kuruş dünyalara bedeldir bence.
Bağışçılık konusunda Türkiye’de lider ve artık bir marka olan İzzet Baysal’ı tek geçmek lazım elbette... Türkiye’de tek dünyada da ilk üçe içerisindedir İzzet Baba. Dolayısıyla O’nu ayrı bir yerde tutmak lazım. Sağlığında yaptığı bağışlar ile TEV’i ihya eden Ulvi ağabeyimiz gibi birkaç örnek var: Zeki Müren, Ferdi Özbeğen, Aktris Asuman Arsan, tiyatro ve seslendirme sanatçısı Macide Tanır ve Safiye Ayla gibi… Yaptığı bağışın büyüklüğü ile Türkiye’de sıralamaya girdiği kesin Ulvi ağabeyin. Bağışın muhatabı olan TEV de umarım bunun hakkını verecektir.
Elbette yerel ve ulusal basında dolaşan binlerce hatta milyonlarca Lira / Euro / Dolar gibi kerameti kendinden menkul paraların el değiştirmesi haberlerinin gölgesinde, bu bağış haberi çölde vaha gibi geldi bana allahın bildiği. Bir de “insan öteki tarafa götüremeyeceği menkul ya da gayrımenkul varlıkları neden biriktirir” sorusu…
Geçmişte tasarruf yapabilmek nispeten daha kolaydı. Şimdilerde insanlar temel ihtiyaçlarını ancak karşılayabildiğinden tasarruf biraz daha geriye kalıyor olsa da kâh kara günler için kâh çoluk çocuk kendisinden sonra zorluk çekmesin diye biriktirilenlerin akıbeti zaman zaman tartışma konusu da olabiliyor. Nadiren de olsa yazımıza konu olan Ulvi ağabeyin yaptığı gibi kimsesizlerin kimsesi olabilme amacı da taşıyabiliyor. Kim bilir hangi ihtiyaç sahibi çocuğumuz ya da gencimiz yapılan bu bağışlar ile okuyacak, bir zanaat ya da mesleğin sahibi olacak. İnsanlık tarihi buna benzer onlarca anekdot ile dolu. İnanışa göre ölse de kıyamete kadar sevap kazanmaya devam eder böyle hayırseverler. Herkese nasip olabilecek bir durum da değil açıkçası. Daha fazlasını daha çoğunu istemek ama bunu tamah duygusu ile değil faydalı olabilme amacı taşırsa değerli bir istek olacaktır diye düşünüyorum. Yoksa günlüğü 90 küsur bin lira maaşa denk gelen ama filozofluktan başka bir işe yaramayan şenol güneş pozisyonuna düşebilir insan!
Bir kez daha Ulvi Eker ağabeyimize rahmet diliyor, siz okuyucularımıza da hayırlı haftalar diliyorum.
Bolu Merkez dışında yaşadığımız için Bolu haberlerini ancak yerel basınımızdan, en çok da BolununSesi’nden öğreniyorum. Geçtiğimiz günlerde de maalesef üzücü bir haber okudum: Tanışıklığım olan Ulvi EKER ağabeyimizin vefat haberi… Öncelikle yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Allah gani gani rahmet etsin.
Vefat haberinin ertesi günü Ulvi ağabeyle ilgili başka bir haberle karşılaştık. O da tüm mal varlığını Türk Eğitim Vakfı’na (TEV) bağışladığı haberiydi. Gerçekten de adı gibi ulvî bir hareket yapmış. Bu devirde eşine gerçekten az rastlanır bir davranış… Günümüzde adına her ne kadar bağış dense de yaptırılan ve eğitim için bağışlanan yapıların, aslında vergiden düşebilmek için de yaptırılmış olduğu herkesin bildiği bir gerçek. Amaç ne olursa olsun, özellikle eğitim için bağışlanan her kuruş dünyalara bedeldir bence.
Bağışçılık konusunda Türkiye’de lider ve artık bir marka olan İzzet Baysal’ı tek geçmek lazım elbette... Türkiye’de tek dünyada da ilk üçe içerisindedir İzzet Baba. Dolayısıyla O’nu ayrı bir yerde tutmak lazım. Sağlığında yaptığı bağışlar ile TEV’i ihya eden Ulvi ağabeyimiz gibi birkaç örnek var: Zeki Müren, Ferdi Özbeğen, Aktris Asuman Arsan, tiyatro ve seslendirme sanatçısı Macide Tanır ve Safiye Ayla gibi… Yaptığı bağışın büyüklüğü ile Türkiye’de sıralamaya girdiği kesin Ulvi ağabeyin. Bağışın muhatabı olan TEV de umarım bunun hakkını verecektir.
Elbette yerel ve ulusal basında dolaşan binlerce hatta milyonlarca Lira / Euro / Dolar gibi kerameti kendinden menkul paraların el değiştirmesi haberlerinin gölgesinde, bu bağış haberi çölde vaha gibi geldi bana allahın bildiği. Bir de “insan öteki tarafa götüremeyeceği menkul ya da gayrımenkul varlıkları neden biriktirir” sorusu…
Geçmişte tasarruf yapabilmek nispeten daha kolaydı. Şimdilerde insanlar temel ihtiyaçlarını ancak karşılayabildiğinden tasarruf biraz daha geriye kalıyor olsa da kâh kara günler için kâh çoluk çocuk kendisinden sonra zorluk çekmesin diye biriktirilenlerin akıbeti zaman zaman tartışma konusu da olabiliyor. Nadiren de olsa yazımıza konu olan Ulvi ağabeyin yaptığı gibi kimsesizlerin kimsesi olabilme amacı da taşıyabiliyor. Kim bilir hangi ihtiyaç sahibi çocuğumuz ya da gencimiz yapılan bu bağışlar ile okuyacak, bir zanaat ya da mesleğin sahibi olacak. İnsanlık tarihi buna benzer onlarca anekdot ile dolu. İnanışa göre ölse de kıyamete kadar sevap kazanmaya devam eder böyle hayırseverler. Herkese nasip olabilecek bir durum da değil açıkçası. Daha fazlasını daha çoğunu istemek ama bunu tamah duygusu ile değil faydalı olabilme amacı taşırsa değerli bir istek olacaktır diye düşünüyorum. Yoksa günlüğü 90 küsur bin lira maaşa denk gelen ama filozofluktan başka bir işe yaramayan şenol güneş pozisyonuna düşebilir insan!
Bir kez daha Ulvi Eker ağabeyimize rahmet diliyor, siz okuyucularımıza da hayırlı haftalar diliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)
GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...
-
Hepinize sevgi dolu bir merhaba! Bu hafta üzerinde konuşacağımız ilk film Woody Allen imzalı Match Point (Maç Sayısı) (imdb puanı: 7,8). Yö...
-
Teknik aksaklıkların bir türlü yakamızdan düşmediği bir haftanın ardından yeniden, ama bu kez yeniden yapılandırılmış versiyonumuzla karşını...
-
Sevgiyle merhaba. Geçen hafta planladığımız ve söz verdiğimiz üzere 2008 yılı yapımı Jumper (Atlayıcılar) adlı filmin değerlendirmesi ile ba...