24 Ağustos 2026 Pazartesi

216 - 21.08.2026 - MAVİ DİŞ (Göynük Gazetesi)

 

MAVİ DİŞ

MAVİ DİŞ

Dünyanın en büyük bilgisayar işlemcisi üreticisi olan Intel’den Jim Kardach ve GSM sektörünün Nokia ile birlikte öncüsü olarak sayabileceğimiz, hatta aranızdan birçoğunun ilk kullandığı cep telefonlarının üreticisi Ericsson’dan Sven Mattison oturmuş bir şeyler içiyor ve sohbet ediyordu. Bir ara İskandinav firması olan Ericsson’un çalışanı Mattison’un milliyetçilik damarı kabardı ve Amerikalı Jim’in kafasını ütülemeye başladı.

Mattison, Röde Orm (Uzun Gemiler) diye bir kitap okuduğunu, kitapta 10’uncu yüzyılda yaşamış Viking kralı Harald Gormsson’dan bahsedildiğini ve bu kralın lakabının Mavi Diş olduğunu filan anlatarak kafa açmaya başladı. Lakabı Mavi Diş olan kral Harald’ın bu lakabı almasındaki sebep dişlerinin mavi olması değil elbette. Rivayete göre adamın dişi çürükmüş! Deniz ve suyla kafayı bozmuş Vikingler de bu çürük dişi mavi olarak gördüklerinden mi yoksa çürük diş Harald demek saygısızlık olacağından mı bilinmez adama bu lakabı uygun görmüşlerdi.

Harald günümüzde yaşasa diş hekimleri dolgu ya da kanal tedavisi uygulayıp çürük dişi kurtarmaya çalışır ya da öyle bir olanağa sahip değilseler implant filan yapar, adamcağızı diş probleminden kurtarırlardı.

Konuyu dağıtmadan krala geri dönersek, Harald’ın dişleri çürükse de liderlik kabiliyeti o kadar da çürük değilmiş! Bu özelliğini kullanarak yüzyıllardır birbiriyle kanlı bıçaklı olan tüm Viking kabilelerini bir araya getirmiş. Siyasi bütünlüğü sağlayınca elbette doğuştan savaşçı olan Vikingler dış mihraklara karşı daha güçlü olabilmişler.

İşte Ericsson çalışanı Mattison da Intel çalışanı Jim’in kafasını bunlarla şişiriyordu. Harald’ın hikayesi bu ikiliye bir fikir verdi: Bilgisayar çevre birimlerini adeta Kral Mavi Diş Harald gibi bir araya getirmek!

Eğlenceli başlayan bu muhabbet, ikiliyi o denli gaza getirdi ki şirkete bunu fikir olarak sundular. Hatta çalışmanın kod adının mavi diş olmasını kabul bile ettirdiler.

Derken önce fikir, sonra fiili çalışma olarak başlayan mevzunun netleşip piyasaya çıkma vakti geldi. Pazarlama departmanı, çalışmanın kod adı olan mavi diş adıyla piyasaya sürülmesinin yanlış olacağını, bu yeni teknolojinin Radio Wire olmasını öneriyor. Şükür ki kablosuz bir teknoloji üretip adını da telsiz kablosu koymanın  saçma bir fikir olduğu noktasına varılıyor. Radio Wire’dan vaz geçip bu teknolojiye PAN adını vermeyi planlıyorlar. PAN, Personal Area Network (Kişisel Alan Ağı) sözcüklerinin baş harflerinden oluşuyor. Burada da PAN adının daha önceden tescil edildiğini öğrenip ondan da vazgeçmek zorunda kalıyorlar.

Kala kala o beğenmedikleri Mavi Diş’te karar kılmak zorunda kalıyorlar ve bu teknoloji büyük bir çoğunluğunuzun bildiği ve kullandığı Bluetooth adıyla lanse ediliyor, mecburen.

Logosu da Harald'ın H'si ile Bluetooth'un B'sinin runik karakterlerdeki karşılıklarının birleştirilmesiyle oluşan, hepinizin malumu o meşhur mavi renkli logo oluyor.

Bugün dünyanın dört bir yanında milyarlarca insan, birbirinden habersizce bir Viking kralının lakabını kullanıyor. Telefonumuzu arabaya bağlıyor, kulaklığımızı bilgisayara bağlıyor, “Bluetooth'u aç” deyip geçiyoruz. Oysa kullandığımız kelimenin içinde bin yıldan daha eski bir İskandinav hikayesi saklı. Teknolojiyi üretenler bize yalnızca cihazlarını, yazılımlarını ve sistemlerini satmıyorlar; bazen farkına bile varmadan kendi tarihlerini, kendi dillerini ve kendi kültürel kodlarını da hayatımızın içine yerleştiriyorlar. Biz ise her gün o teknolojinin düğmesine basıyor, çoğu zaman cebimize yalnızca bir cihaz değil, onunla birlikte başka bir kültürün hikayesini de koyduğumuzu fark etmiyoruz.

215 - 28.08.2026 - ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ! (Göynük Gazetesi)

 

ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ!

ANADOL'U İNEKLER YEMEDİ!

Bir otomobil düşünün... Bu ülkede üretildiği için yıllarca küçümsendi. Hatta kaportasını ineklerin kemirdiğine dair şehir efsaneleri bile uyduruldu. Peki size, o otomobilin hikâyesinin aslında bir otomobilden çok bu ülkenin hikâyesi olduğunu söylesem?

1966 yılıydı. Koç Holding kurucusu Vehbi Koç, bir yerli otomobil üretme düşünü hayalden gerçeğe tam da bu yıl dönüştürmüştü. 4 kapılı ve fiberglas kaportaya sahip olup seri üretime giren ilk otomobil modeli Anadol'dur.

Ford Motor şirketi, Anadol projesinin hayata geçebilmesi için kendi üretim anlayışında o güne kadar görülmemiş bir esneklik gösterdi.

Çelik gövde üretiminin yüksek kalıp maliyetlerini aşabilmek için Koç Holding, cam elyafı ve reçineden üretilen fiberglası tercih etti. Fiberglas şirkete, hafif ve dayanıklı yapısı ile üretimde önemli bir avantaj sağladı.

Bu durum daha sonraki yıllarda "Anadol'un kaportası samandan olduğu için  inekler yiyor" şeklindeki olumsuz şehir efsanesi ile maalesef halk arasında Anadol'un sempatisini azalttı. Bu dezenformatif bilgi, şirket yönetimiyle kişisel sorunu olan bir gazetecinin aracın yanına kasten bir inek koyup yapay bir mizansene dönüştürdüğü fotoğraf ile maalesef yayıldı.  

Aracın adını ise halk koydu. Düzenlenen ödüllü yarışmada Anadolu, Koç ve Vatan gibi öneriler arasından "Anadol" ismi seçildi.

Araç 28 bin beş yüz liralık bir fiyatla satışa sunuldu. Yerli otomobile sahip olma fikri halk arasında çok tutuldu. Bir buçuk yılı bulan sipariş kuyrukları oluştu. Hatta yine o dönemki rakamlarla karaborsada arabanın fiyatının 50 bin liraya kadar yükseldiği söylenir.

Anadol, halktan düzenli yoğun bir talep ve teveccüh görünce  arabanın spor versiyonunu üretmeye karar verdi. STC-16 böylece ortaya çıktı. Modern çizgisi ve zorlu parkurlardaki üst düzey performansı ile model Türkiye Rallisi'nde de yarıştı. Açılımı Spor Turkish Car olmasına rağmen meraklıları ona Süper Türk Canavarı adını taktı.

Ancak model, Türkiye şartlarına göre bir hayli lükse kaçtığından geniş kitlelere ulaşamadı. Bu sebepten ötürü modelden sadece 276 adet üretildi.

Anadol yalnızca bir otomobil üretmedi; Türkiye'de otomotiv yan sanayisinin de temelini attı.  Camından vidasına, koltuğundan lastiğine kadar onlarca küçük atölye, Anadol sayesinde sanayileşmeyi öğrendi dersek abartmış olmayız.

1973 yılındaki dünya petrol krizinin de etkisiyle, fiberglasın ham maddesi olan petrolün varil fiyatının astronomik seviyelere ulaşması sonucu üretim maliyetleri fazlasıyla arttı. Bu anlamda şirketin rakiplerine karşı en büyük avantajı olan düşük maliyet kozu kaybedilmiş oldu.

1991 yılında üretimi sonlandırılıncaya değin Anadol 18 yıllık süreçte 62 binden fazla binek, 50 bine yakın da pikap üretti.

Fakat bu hikâye yalnızca Anadol'un hikâyesi değildi. Aynı yıllarda, Türkiye'den binlerce kilometre uzakta başka bir ülke de kendi otomobilinin hayalini kurmaktaydı.

50'li yıllarda kuzey ve güney'in çatıştığı savaşta destek için gittiğimiz Kore'de de benzer bir süreç yaşanmaktaydı. Hyundai firması yine Ford'un teknik desteği ve bilgi birikiminden yararlanarak 1968 yılında Anadol ile benzer şekilde bir otomobilin seri üretimine başladı. Türkiye'dekinin aksine Kore devletinin yoğun desteğini arkasına alan şirket, uluslararası pazarda da söz sahibi olabilmek adına agresif bir üretim ve pazarlama anlayışı benimsedi.

Yeri gelmişken Türkiye ve Kore'yi o dönemin iktisadi şartlarıyla karşılaştırmanın, günümüze de bir ışık tutacağını düşünüyorum.

Örneğin savaşın olduğu yıllarda (1950ler) Türkiye'nin ve Kore'nin nüfusları neredeyse eşitti, 20-21 milyon civarı... Kişi başına düşen milli gelir ise Kore'de 65-70 dolar civarındayken Türkiye'de 250-300 dolar seviyelerindeydi.

Aradan geçen 76 yılın ardından nüfus alanında Kore'ye 30 milyondan fazla bir fark atmamıza rağmen kişi başına düşen milli gelirde Kore bizi ikiye katladı. Bugün geldiğimiz noktada savunma sanayi alanında büyük bir atılım olarak kabul edebileceğimiz Kaan savaş uçağı için motor tedarik etmeye çalıştığımız şirketin, Anadol arabasıyla neredeyse aynı dönemde üretime başlamış  Hyundai firması olması üzerinde çokça düşünülmesi gereken sosyoekonomik bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor.

Belki de bugün sorulması gereken soru, neden Hyundai bir dünya markasına dönüştü sorusu değildir. Asıl soru; “Aynı çizgiden yola çıkan iki ülkeden biri bir dünya markasına dönüşürken diğeri neden kendi markasını tarihin tozlu raflarına kaldırmak zorunda kaldı?” sorusudur. Milletleri geleceğe taşıyan şey yalnızca hayal kurmak değildir. Asıl mesele, o hayalin arkasında onlarca yıl kararlılıkla durabilmektir.

23 Temmuz 2026 Perşembe

214 - 19.07.2026 - AHLAKIN İDEOLOJİSİ YOKTUR (Göynük Gazetesi)

 

AHLAKIN İDEOLOJİSİ 

AHLAKIN İDEOLOJİSİ YOKTUR

Sevgili okurlar, son günlerde kamuoyuna yansıyan malum yardım derneği skandalı yarım asrı biraz aşan hayatım boyunca buna benzeyen kaç skandala tanıklık ettiğimizi düşündüm.

En baştan söyleyeyim ki ben de maalesef söz konusu yardım derneğine 2023 yılındaki büyük deprem felaketlerinin ertesinde nakdi yardım gönderdim. Zira asli görevini yapıp felaketten etkilenenlere bedelsiz çadır sağlamak yerine çadırları bu derneğe satan kuruma çok kızgındım. Ve ne yalan söyleyeyim sıkıntılı geçmişine rağmen derneğin başındaki şarkıcının güvenilir biri olduğuna inandırılmıştım.

Geldiğimiz noktada acı bir biçimde bu kişi ve derneğe normalde olmaması gerektiği halde ideolojik saiklerle yaklaştığımı görüyorum. Daha önce Avrupa'da terör örgütünün kotardığı bir sözüm ona festivalde konser vermiş olmasını da göz ardı ederek, salt İzmir Marşı'nı heyecanla seslendirmesinden ötürü kendime yakın hissettiğimi bugün daha iyi anlıyorum.

Hasbelkader okumuş, araştırmış ve öğrenmek için çaba sarf etmiş bir birey olduğumu düşünürken, maalesef hiç de bir aydın gibi davranmamışım.

Elbette bunda "karşı taraf" olarak kabul ettiğim görüş çerçevesinde faaliyet gösteren kişi ve kuruluşların önceki yıllarda sergilediği benzer usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların da etkisi olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Oysa bu "düzenbazlıkların" ideolojilerle doğrudan bir bağlantısı olmadığının bilincindeyim bugün. Tüm bu kötülüklerin ortak paydasının ahlaki yozlaşma ve cezasızlık (ya da cezada yetersizlik) olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.

Evet, birilerinin çıkıp "kral çıplak" diye haykırabilmesi adına şunu açıklıkla ifade etmek lazım: Ülke insanının eksikliği ne Allah korkusu ne de inanç eksikliği. Tüm bu yaşananlar bir kez daha gösterdi ki insanımızın tek ve belki de en büyük eksikliği ahlak eksikliğidir!

Bunu ortamlarda dile getirdiğimde bazen garip ve hatta uygunsuz kabul ediliyorum ama yine ve altını çizerek bir kez daha belirtmek zorundayım: Din ya da dini inanç insanın, adına ister Allah, ister tanrı, ister baba-oğul-kutsal ruh, ister yehova desin kendinden çok daha üstün olduğuna inandığı yaratıcı güç ile arasındaki bireysel ilişkidir bence. Oysa ahlak evrenseldir ve ucunda ölüm dahi olsa karşısındaki haklı ise bunu söyleyebilme cesareti olsa gerektir.

Yıllar önce kamuoyuna "Toblerone Davası" olarak yansıyan bir olay vardı.

İsveçli siyasetçi Mona Sahlin, devletin kendisine tahsis edilen kredi kartını kişisel harcamalarında kullandığı gerekçesiyle büyük bir siyasi krizin merkezine oturdu. Harcamaların içinde bir Toblerone çikolatası da vardı. Aslında mesele o çikolata değildi; kamu imkânlarının kişisel amaçla kullanılmasıydı. Soruşturma açıldı ve Sahlin, başbakanlığa uzanması beklenen siyasi kariyerini kaybetti. O günden sonra da olay, İsveç'te kamu ahlakının sembollerinden biri hâline geldi.

İşin dikkat çekici yanı, dünyanın en seküler toplumlarından biri olarak gösterilen İsveç'te böylesine görece küçük görünen bir etik ihlalin bile bir siyasetçinin kariyerini bitirebilmesidir. Demek ki toplumları ayakta tutan yalnızca dinî referanslar değil; ortak ahlak anlayışı ve kamu vicdanıdır.

Kanunlar suçluyu cezalandırabilir; ama vicdanı olmayan bir toplumu tek başına düzeltemez. Asıl mesele, çocuklarımıza hangi partiye oy vereceklerini, hangi takımı tutacaklarını ya da hangi dünya görüşünü benimseyeceklerini öğretmeden önce doğruyu söylemenin, kul hakkı yememenin ve haksızlık karşısında dimdik durmanın değerini öğretebiliyor muyuz? Çünkü güçlü toplumlar ortak bir inançtan değil, ortak bir ahlaktan doğar.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

213 - 13.07.2026 - ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN (Göynük Gazetesi)

 

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

ÜNİFORMANIN İÇİNDEKİ İNSAN

İnsan bazen bir ülkeyi, üzerinde yıllarca yaşasa da  tanıyamıyor. Sonra gün oluyor ki, o dönem tam 18 ay süren askerlik örevinde, ömrü boyunca fark etmediği kadar çok şeyi öğreniyor. Çünkü askerlik, aynı üniformanın içine farklı şehirleri, farklı aileleri, farklı alışkanlıkları ve bambaşka hayatları sığdırıyor. Benim ülke insanını gerçekten tanımaya başladığım yer de bir tabur koğuşuydu. Üstelik bu farkındalık, hiç beklemediğim kadar sıra dışı bir olay sayesinde geldi.

Gece vakit ilerlemiş, tabur günün yorgunluğunun altında dingin bir hale bürünmüştü. Yazıhaneden çıktık, koğuşa geldik. İlk hedefimiz yatak değildi; tuvaletti. Ama kapıda koca bir kilit...

"Ne oldu?" diye sorduk.

Nöbetçi çavuş, askeri terminolojide pek yeri olmayan sinkaflı birkaç kelimeyle sorumuzu cevapladı.

Mecburen rotayı başka bölüğün tuvaletine çevirdik.

Ertesi sabah istihkâmcı bir devremden işin aslını öğrendiğimde ise gülmekle şaşırmak arasında kaldım.

Meğer bizim askerlerden biri suyla taharetlenmeyi bilmiyormuş. Çareyi taş kullanmakta bulmuş. İşini bitirince de taşları tuvaletindeliğine atmış.

Sonrası malum...

Bizim bölüğün tuvaletleri de kanalizasyon da teslim bayrağı çekmiş!..

Ama askerlik sadece disiplin değil, aynı zamanda insan meselesiydi.

Hayatım boyunca ne bir karakolun nezarethanesini gördüm ne bir mahkeme salonunun sanık kürsüsünü. Karıncayı incitmekten çekinen biriyim desem, itiraz eden pek çıkmayacaktır. Ama askerlik hayatımın resmi kayıtlarında yedi günlük hapis cezası alan bir hükümlü olarak yer aldım. Suçum ise giyimine özen göstermemekti!  İşin tuhafı, ben usta birliğinde taburun personel yazıcısıydım. Günümün büyük kısmı tabur karargahında, komutanların arasında geçiyordu. Dağ taş dolaşan bir manga eri değildim ki üniformam perişan olsun. Bu yüzden cezanın haksız olduğunu en iyi bilenlerden biri de ilk amirimiz pozisyonundaki personel astsubayımızdı. Ceza kesinleştikten sonra bölük komutanı olacak adam tarafından devamlı surette mobbinge maruz kaldım.

“Lan personel yazıcısı. Oğlum ne zaman gelip yatacaksın cezanı?”

Affınıza sığınarak söylemeliyim ki tam bir ayı b*kuyla oynuyor durumuydu!

Ben personel astsubayımıza her fırsatta, “Komutanım, şu cezayı çekeyim de kurtulayım.” diyordum. O ise işlerimizin yoğunluğunu bahane edip beni her seferinde pışpışlayarak geri çeviriyordu.

Terhisime birkaç gün kala, “Komutanım, uygun görürseniz artık cezamı çekeyim.” dedim.
“Tamam.”dedi bu kez.

Şaşırmıştım, ama omzumdaki bir yükten kurtulacaktım. Derhal disiplin koğuşuna koştum. Askerdeki terminolojiye göre söylemek gerkirse, diskoya :) Hapis kararı yazım diskoda yoktu. Bölüğe gidip idari işlerdeki yazıcı arkadaşlara sordum. Yazı orada da yoktu. En son yazının dosya suretini bulayım bari diyerek bizim yazıhaneye koştum. Heyhat! Yazı orada da yok! Meğer astsubayımız, ceza yazısının üç nüshasını da çoktan imha ettirmiş.

Bugün dönüp baktığımda bu olaydan aklımda kalan şey, aldığım hapis cezası değil; o cezayı haksız bulan bir astsubayın sessiz vicdanıdır.

Bir gece de 2-4 nöbetim vardı ancak acemi askerlerin usta birliklerine dağıtımı için gereken bilgilerin girildiği bir bilgisayar sisteminde çalışma yapmamız da gerekliydi. Aynı astsubayımızı hem bu sıkışık süreçten hem de nöbetim olduğundan bilgilendirdim. O da;

"Gitme nöbete. Acil durum mangasından birini görevlendiririm ben" dedi. Ben de bu rahatlıkla gece 01.00 civarına kadar bölük yazıcısı arkadaşımla sisteme bilgi girişi yaptım. Nereden bileyim astsubayımızın durumumu unutacağını! İş bitince de ofisimizle aynı binanın üst katındaki bölük koğuşuna uyumaya gittim. Zira vakit zaten geç olmuştu ve bizim bölüğün koğuşu yüzlerce metre uzaktaydı. Sabaha karşı bizim nöbetçi çavuş tarafından dürtülerek uyandırıldım.

"Kalk lan kalk! Seni arıyoruz ne zamandır. Firarını verecekler, az kaldı!" diye fırçaladı beni.

Uykulu halimle gülümsedim.

“Veremezler devrem!”

“O niye o?!”

“Çünkü bu taburda firar etmeyecek tek asker benim. Firar mesajını yazacak üç kişiden biri de...”

Gerçekten de öyleydi. 12 Kasım depreminden sonra Bolu’da tek başına sıkıntı yaşayan rahmetli annem, kısıtlı miktar eşya ile görev yaptığım kasabaya taşınmıştı ve ben de bazen resmi bazen de gayrı resmi evci çıkabiliyordum.

Bugünün askerliği elbette bizimkinden farklı. Süresi değişti, eğitim anlayışı değişti, teknoloji değişti. Belki koğuşlar daha konforlu, iletişim daha kolay, mesafeler daha kısa artık.

Ama dönüp baktığımda hafızamda kalanlar ne nöbetler ne içtimalar ne de eğitimler...

Haksız olduğunu düşündüğü cezayı sessizce yok eden vicdan sahibi bir astsubay...

Aynı koğuşta bana ülkenin ne kadar farklı ama aynı zamanda ne kadar ortak bir hikayesi olduğunu öğreten insanlar...

Ve firar edecek son kişi olduğumu bilirken beni firari sanan askeri düzenin o garip ironisi...

Sanırım insanın aklında kalan askerlik değil, askerlikte karşılaştığı insanlar oluyor.


9 Temmuz 2026 Perşembe

212 - 09.07.2026 - BİR FİNCAN CESARET (Göynük Gazetesi)

 

BİR FİNCAN CESARET

BİR FİNCAN CESARET

Benden kurtulacağınızı sandınızsa yanıldınız. 29 Haziran’da yazdığım yazı Göynük’ten ayrılış yazısıydı kabul. Ama bu demek değildir ki Göynük Gazetesi’nden de ayrılıyorum! “Gördüğüm lüzum üzerine” bırakıncaya kadar bana tahammül göstermeye devam :)

Şaka bir tarafa Göynük’ten fiilen ayrılıyor olsak da bir ayağımız buralarda olmaya devam edecek inşallah. Yani sıcak asfalt “sözü” tutulmazsa yolun halini yazmaya devam edeceğiz.

Biz valizleri toplarken Göynüklü müteşebbisler de boş durmamış. Birbiri ardına yeni yatırımlar yaparak ilçeye yeme içme konusunda birbirinden güzel mekânlar kazandırmaya başlamışlar. Açıkçası bu hareketlilik beni fazlasıyla sevindirdi.

Mesela bu yeni işletmelerden biri, büyük şehirlerde görmeye alışık olduğumuz self servis kahve anlayışını Göynük'e taşıdı. İlk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama aslında bu, "Göynük'te de olur." diyebilen insanların çoğalmaya başladığının bir göstergesi. Bir fincan kahveden çok daha fazlası; farklı bir fikrin cesaret edip hayata geçirilmesi... Zaten bu kafeyi cesaretle hayata geçiren müteşebbisin, Göynük'teki ilk ve tek bireysel müzenin de kurucusu olduğunu söylersem, işletmenin özündeki "yenilik" fikrinin tesadüf olmadığını anlarsınız. Küçük görünen bu değişimler, aslında ilçelerin değişmeye başladığını gösteren en sessiz ama en güçlü işaretlerden biridir.

Temelde "yenilik" etiketi taşısa da  Göynük gibi gastronomi kültürü güçlü bir ilçe için bu tür girişimlerin ortaya çıkması çok da şaşırtıcı değil.

Göynük’teki bu değişim sadece kahveyle sınırlı değil. Geleneksel Göynük konaklarından birinin, bahçesi ile değerlendirilmesi fikri de en az self servis kafe kadar zekice. Aracıyla gelen konuklara park imkanı açısından biraz dezavantajlı gibi görünse de açık havada vakit geçirme, çocukları gönül rahatlığı ile serbest bırakabilme ve uygun fiyat politikası bu garden-cafe’nin öne çıkan yönleri...  

Eskiden insanlar yalnızca karın doyuracak yer arardı. Şimdi ise vakit geçirecek, nefes alacak, çocuğunu rahatça oynatabilecek mekânlar da arıyor. Bu da Göynük'teki talebin değişmeye başladığını gösteriyor.

Bir rivayete göre pizzanın ilham kaynaklarından biri Osmanlı pidesidir. Doğru mudur bilinmez ama şu bir gerçek ki bugün pizza da, hamburger de dünyanın ortak lezzetlerinden biri hâline gelmiş durumda.

Göynük de artık sadece kendi mutfağını sunmuyor; dünya mutfağından örnekleri de kendi kimliğini kaybetmeden sunabiliyor. Bu değişimin bir başka yansıması ise yönünü dünya mutfağına çeviren bir girişim olmuş. Pizza, hamburger ve benzeri lezzetleri özenli bir sunumla Göynüklülerle buluşturuyor. Güler yüzlü çalışanları, emek verildiği her hâlinden belli olan işletmesi ve ilçenin yeme içme kültüründe zaten iz bırakmış kurucularıyla, "Göynük'te de farklı mutfaklara yer var." düşüncesini başarıyla ortaya koyuyor. Çünkü bir ilçenin gastronomisi, sadece geçmişini yaşatarak değil; yeni tatlara da kapısını açarak zenginleşir.

Bir başka güzel örnek ise eski bir Göynük konağının yeniden hayat bulması. Bir zamanlar yalnızca geçmişi hatırlatan bu yapı, bugün hem müze hem de insanların oturup vakit geçirebildiği bir yaşam alanına dönüşmüş durumda. Tarihî yapıları sadece seyredilecek eserler olarak değil, yaşayan mekânlar olarak değerlendirmek, kültürel mirasa gösterilebilecek en güzel saygılardan biri olsa gerek. Üstelik şehir dışından gelen misafirleri ağırlayarak ilçe ekonomisine de önemli bir katkı sunuyor.

Üstelik görünen o ki bu hareketlilik devam edecek. Yakın zamanda başka yerler de bu zincirin yeni halkalarını oluşturacak. Bütün bunlara tek tek bakınca küçük yatırımlar gibi görünebilir. Ama hepsini yan yana koyduğunuzda ortaya çok daha büyük bir fotoğraf çıkıyor: Göynük artık yalnızca geçmişiyle övünen bir ilçe olmak istemiyor; geçmişini koruyarak bugünü de zenginleştirmeye çalışıyor. İşte asıl kıymetli olan da bu.

Buraya kadar okuduklarınız aslında kahve, pizza ya da dondurma değildi. Asıl konu, küçük bir ilçede farklı bir şey yapmaya cesaret eden insanlardı. Çünkü bir memleketi değiştiren şey sadece büyük yatırımlar değildir. Bu bazen bir fincan kahve, bazen tarihi bir konağın yeniden hayat bulması, bazen de çocuk sesleriyle dolu bir bahçe de büyük yatırımları gölgede bırakabilir. Bizlere düşen ise bu cesareti görmezden gelmek değil; iyi yapılan işi alkışlamak, eksikleri de yapıcı bir dille dile getirmektir. Zira cesaret destek gördükçe çoğalır. Göynük'ü güzelleştirecek olan ise sadece tarihi binalar değil, o binaların içine cesaretini koyan insanlardır.

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...