21 Eylül 2010 Salı
0036-05.08.2010.Sağlıklı Günler
Allah kimseleri hastalıkla uğraştırmasın değerli okurlar. Geçtiğimiz haftayı çok ama çok zor geçirdim. Eşimle, genel bir kontrol için Bolu Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesine gittiğimizde olacaklardan bîhaberdik. Kist şüphesi ile AİBÜ Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edildi eşim. Poliklinik muayenenin ardından derhal yatış ve bir gün sonra da ameliyat denilince eşim de ben de şoke olduk. Yatış evraklarını hazırlayıp eşimi hastane odasına yerleştirerek hummalı bir şekilde giyim kuşam ve çeşitli ihtiyaçları hazırlamaya giriştim. 29 Temmuz günü ise saat 13:00’ten itibaren ameliyathane kapısında adeta karargah kurduk ailecek. Ameliyata girenler, sızlanarak ve biraz da narkozun verdiği uyuşuklukla dışarı çıkanlar derken akşamüstü saatlerinde eşimi ameliyat eden Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sayın Melahat Dönmez ve Doç. Dr. Sayın Ata Topçuoğlu yorgun bir şekilde göründüler. Melahat Hoca’mın yorgunluğuna rağmen tane tane anlattıkları ile biraz olsun rahatladım. Yeri gelmişken Prof Dr. Melahat Dönmez başta olmak kaydı ile Doç. Dr. Sayın Ata Topçuoğlu’na, poliklinik muayeneyi yapan Dr. Ulviye Kına’ya, Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi doktorlarından Sayın Alev Uygun’a, güler yüzlü hastabakıcı Ayhan Ağabeyimize ve servisteki cefakâr hemşire kardeşlerimize verdikleri emeklerden ve anlayışlı davranımlarından ötürü çok ama çok teşekkür ediyorum. Özellikle Dr. Alev Hoca için bir parantez açmak isterim ki; kendisinin servisteki yoğunluk ve iş yüküne rağmen güler yüzlülüğünden ve hastalarla hasta yakınlarına gösterdiği yoğun alâkadan hiçbir şey kaybetmemesi takdire şayandır. Bir de poliklinik muayeneden başlayarak ameliyat ve nekahet şeklinde devam eden süreçler boyunca sürekli olarak dua ettiğim biri daha vardı ki o da Bolu’nun Babası unvanını sonuna dek hak eden rahmetli İzzet Baysal’dı. Muhtaç olmayınca fark edemiyor belki insan, ancak AİBÜ Tıp Fakültesi ilimiz ve hatta çevre iller için büyük bir nimet… Yıllar boyunca tetkik ve tedavi anlamında Ankara’ya adeta taşınan birçok dostumuz oldu çeşitli hastalıklardan dolayı. Bu zorunluluğu ortadan kaldıran İzzet Baysal’ın ilimize vakfettiği Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi ve bünyesindeki birbirinden değerli uzmanlar olmuş gözüküyor. Yıllardır yollarda cefa çeken hasta ve hasta yakınları da bir nebze olsun rahata ermiş oluyor böylece.
Uzun sözün kısası, hasta olmak da hasta yakını olmak da son derece zor şeyler. Hani derler ya; Allah hastaneye düşürmesin ama hastanelerin yokluğunu da göstermesin diye, geçen hafta içinde bu sözü kaç kez söyleyip dilime pelesenk ettim bilemiyorum.
İlgililere tekrar tekrar teşekkür ediyor ve herkese sağlıklı günler diliyorum değerli okurlar. Önümüzdeki hafta görüşmek üzere…
0035-29.07.2010.Bizim Zamanımızda...
Selam ve sevgiler değerli okurlar. Uzunca bir boşluğun ardından tekrar sizlerle olmak büyük keyif veriyor bana. Çalışma düzenimdeki küçük bir değişiklik, ailevi ve sosyal yaşantımda büyük bir değişiklik oluşturdu; tıpkı Çin’de kanat çırpan bir kelebeğin Brezilya’da tayfuna sebep olması gibi, ki biz buna Kelebek Etkisi diyoruz… Bu vardiyalı çalışma düzeni benim düzenimi bozdu. Gerçi bu son söylediğimi umarım dayım İlhan Özdemir duymaz. Zira bu konuda ürettiğim bahanelerin bini aştığını söyleyerek paylayacaktır mutlaka beni… Neyse ki yeniden sekiz saatlik vardiya düzeni geri geldi de biraz olsun kendime ve aileme vakit ayırabilme fırsatı doğdu.
Nereden takıldı ise dilime “Su Sızıyor” adlı halk türküsü takıldı.
Su sızıyor sızıyor
Taşların arasından
Eğil bir yol öpeyim
Kaşların arasından
Oğlan mayilem oğlan
Sözüne de kavilem oğlan
Enişte bana pişt demiş
Yalan aslanım yalan
…
Mucip ARCIMAN’ın Ankara yöresinden derlediği bu türkü beni ta çocukluğuma, ilkokul günlerime geri götürdü. Şimdilerde “stajyer” gibi cafcaflı bir sıfata büründürülmesine rağmen, çocukluğumuzda aday sıfatıyla anılan ve Eğitim Fakültesi öğrencisi olan öğretmenlerimizden biri, müzik dersinde bizlere bu türküyü öğretmişti. Nedendir bilinmez, bizlerin de çok hoşuna gitmişti, neme lazım… Ancak “aday öğretmenimiz”in staj süresi dolup da biz kendi öğretmenimizle, deyim yerinde ise, başbaşa kaldığımızda birşeyler değişti. İlk müzik dersinde Su Sızıyor’u söylemek istediğimizde nedensiz bir tepki ile karşılaştık. Öğretmenimiz türkünün sözlerini çok mu erotik bulmuştu, bunu bilmiyorum. Ama türküyü bizim yaşımızdaki çocuklar için çok da uygun bulmadığı açıktı. Şimdiki aklımla düşünüyorum da, öğretmenimizin bize öğretilen bu türküyü uygunsuz bulması biraz anlamsız geliyor. Yani daha geniş bir bakış açısı fena olmazdı sanki… Çocuk aklımızla bize son derece sevimli gelen bu türküyü “söyletmemek” çok hoş durmuyor gibi… Bir yanımla da haklı bir tepki gösterdiğini düşünmüyor değilim. Bugün geldiğimiz noktada yaşadığımız çevrede karşılaştığımız insanlar ve bir standart haline getirdikleri davranış kalıplarına bakınca türkünün çok masum kaldığı aşikâr. Bir de öğrenci – öğretmen ilişkileri boyutu var ki olayın, tam bir zıtlıklar abidesi. Dillere pelesenk olmuş “bizim zamanımızda” lafını kullanmam gerekirse eğer, bizler öğretmenlerimizle çok derin bir saygı, hatta zaman zaman korkuya kaçan bir düzen çerçevesinde konuşabilirdik. Bu bağlamda “Ya hocaam, Su Sızıyor’u söyleyelim, n’oluur ya!!!” hitabının yanından bile geçmemiz düşünülemezdi. Şimdiki öğrenci – öğretmen ilişkilerinde sergilenen “enseye tokat göze parmak” durumlara bakıldığında “bizler melekmişiz” demekten gayrı bir şey gelmiyor elimden.
Sevgiler sunuyor ve haftaya yeniden buluşabilmeyi diliyorum sevgili okurlar.
8 Nisan 2010 Perşembe
0034-09.04.2010.Desteksiz Atanlar
Desteksiz Atanlar
Merhaba sevgili dostlar. Geç kalınmış bir tepki gibi gelebilir belki okuyacaklarınız, ancak “dinime söven bari Müslüman olsa” sözünden hareketle, “Osmanlı (dolayısıyla Türkler) soykırım yaptı” deme cüretini gösteren ABD’nin hukuki ve siyasal alandaki saçmalıklarından bir demet sunmak istiyorum sizlere. Gerçi içimizde de bu mealde cüretsiz söylemlerde bulunan Nobelli şerefsizler yok değil ya, neyse…
“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” hesabı, bu ABD denen ucube memleket ve onun çokbilmiş yönetici tayfası; Mayalar, İnkalar vb. yerli ırklardan Kızılderililere değin devam eden süreçte “soykırım”ın ağababasını yapmış olmalarına rağmen, daha bunlardan dolayı dünya kamuoyunca hesaba çekilip cezalandırılmadan “Ermenilere soykırım yaptınız” diyebilecek cesareti bulabiliyor. Yazık ki biz karşı taraf gibi sağlam lobi yapamıyor, kendimizi yeterince doğru şekilde savunamıyoruz. İşin bu tarafı siyasetçileri ve tarihçileri ilgilendiriyor elbette. Halk bağlamında bizler kendi aramızdaki sohbetlerde tepkimizi idle getiriyoruz yalnızca ve çoğunlukla da benim yaptığım gibi topu başkalarına paslıyoruz.
İnternette arama yaparken ABD’de uygulamada olan bazı ilginç yasaklarla karşılaştım. Bize insanlık öğretmeye çalışan Amerikalılarla biraz olsun dalga geçebilmek adına bunları sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Nereden başlamak lâzım gelir bilmiyorum. Zira neresinden tutsan elinde kalır bir vaziyet hâkim. Örneğin Montana eyaletinde yedi ya da daha fazla Kızılderiliyi bir arada görürseniz rahatlıkla öldürebilirsiniz. Tıpkı Güney Dakota eyaletinde bir BEYAZ’ın kendi arazisinde beşten fazla Kızılderili görürse öldürmeye yetkisi olduğu gibi… Bu Dakota Kızılderili düşmanı anlaşılan; Spearfish kentinde de üç Kızılderili’yi sokak ortasında vurmak serbest. Utah eyaletinde yaşıyorsanız nükleer bomba bulundurtabilirsiniz. Ama patlatmak yok! Yok, “ben illa ki patlatacağım arkadaş” derseniz doğru Chicago’ya. Zira 500 dolar karşılığında burada nükleer bomba patlatmak serbest. Virginia eyaletinde evli olmayanlara seks yapmak yasaklanmış. Eyaletin adı buradan geliyor sanırım! Aynı Virginia’da bir erkek eşini akşam saat sekizden önce mahkeme binasının merdivenlerinde dövemez. Eşine el kaldırmak vahşice, o ayrı da, hadi dövdün diyelim, hangi salak mahkemenin merdivenlerinde bu işi yapar ki?! Eşlere atılan dayaktan bahsetmişken, California eyaletinin Los Angeles kentinde erkeklerin eşlerini beş santimden daha kalın bir kemerle dövmesi yasak. Aynı eyaletin San Francisco kentinde ise saat 11 ila 13 arasında elinde sefertası ile dolaşmak yasak. Tam de öğle yemeği arası… Bekâr bir bayansanız Florida’da Pazar günleri paraşütle atlayamazsınız. “Yassah” çünkü! Maryland’de yaşıyor ve de aslanınızı sinemaya götürmek istiyorsanız bunu unutun. Çünkü bu eyalette aslanları sinemaya götürmek suç… Ohio (Ohayo diye okunuyor) eyaletinde aracınızı benzini bitmeye görsün. Zindanlarda çürütürler insanı. Çünkü arabanızın benzini yolda bittiğinde suç işlemiş sayılıyorsunuz. O-ha-yo diyesi geliyor insanın! Wisconsin’in Racine kentinde uyuyan bir itfaiye memurunu uyandırmak yasak. Connecticut’un New Britain kentinde ise yangına bile gitse itfaiye araçlarının
Liste böylece uzayıp gidiyor. İnsan bunları okuyunca düşünmeden edemiyor: En yüksek teknolojiye sahip olduğunu iddia eden bir ülkeni insanları, bu denli ahmakça yasaları hiç sorgulamaz mı? George W. Bush gibi bir, haşa huzurdan, öküzü Devlet Başkanı olarak seçebilen insanlardan fazlası beklenmez değil mi?! Elbette tüm bir ulusu böyle yargılamak kimsenin haddine değil. Aynen soykırım safsatası ile milletçe töhmet altına alınmamızın kimsenin haddine olmadığı gibi…
Bu hafta da bana ayrılan yeri fazlasıyla aştım. Tüm okuyucularımıza sevgiler sunuyorum. Haftaya görüşmek üzere…
31 Mart 2010 Çarşamba
033-01.04.2010.Önyargılar
Merhabalar sevgili dostlar. Aslında Perşembeleri yayımlanması gereken yazılarım, benden kaynaklanan aksaklıklardan ötürü bazen Cuma’ya sarkıyor; bu durumdan dolayı sizlerden af diliyorum.
“Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” der ünlü fizikçi Albert Einstein. Hepimiz hayat boyunca bir yığın önyargı besleriz. Özellikle insanlara karşı… Kimini memleketinden (…’dan adam çıkmaz örneğindeki gibi), kimini mensup olduğu ırkından, siyasal görüşünden, kimini de inancı ya da mezhebinden ötürü bir çırpıda yargılar, çoğu zaman hak etmediği biçimde insanları deyim yerinde ise “çöpe atıveririrz”. Onlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan, kendimizce bir profil belirler, bir kalıba sokmaya çalışırız çevremizdekileri. Sonrasında ise bu kişilerle olan tüm münasebetlerimizi, tutumumuzu bu profillere göre şekillendiririz. Zaman ilerleyip de önyargılarımızla itham ettiğimiz kişi hakkında, tam ters istikamette bir şeylere rastlasak dahi, zihnimizde oluşturduğumuz tabuları yıkmak çok zor olur maalesef. İnternette karşılaştığım güzel bir örneği sizlerle de paylaşmak isterim. Aranızda bu örneği barındıran e-postalarla karşılaşan olmuştur mutlaka. Bu e-postadan intihal yaptığım konusunda bana karşı önyargı beslemeyin lütfen!
Size bir soru: Sekiz tane özürlü çocuğa sahip ve frengi hastası bir hamile kadına rastlasanız, ona kürtaj olmasını tavsiye eder misiniz? Ancak bu soruyu yanıtlamadan evvel şu soruyu bir cevaplayın bakalım: Bir Dünya Lideri seçme aşamasındasınız. Ortada üç aday var.
Birinci aday sahtekârın teki… Kendi gibi sahtekâr siyasetçilerle işbirliği yapıyor. Falcılardan medet umuyor, iki tane metresi var, günde birkaç paket sigara ve neredeyse bir şişe Martini içiyor.
Adaylardan ikincisi iki kez işten kovulmuş, öğlene kadar uyuyan ve gecede bir şişe viski bitiren biri. Ayrıca üniversite yıllarında uyuşturucu kullanmış.
Son aday ise madalyalı bir savaş kahramanı. Vejetaryen ve sigara içmiyor. Sıkça olmamak kaydı ile bira içiyor. Evlilik dışı ilişkisi olmayan kanatsız bir melek adeta!
Tercihinizi belirlediniz mi? Evetse cevabınız adayların kimliklerini açıklıyorum:
Adaylar II. Dünya Savaşı’ndan… Aday 1 Franklin D. Roosevelt, Aday 2 Winston Churchill ve Aday 3 Adolf Hitler!.. Ve unutmadan, kürtajla ilgili soruya Evet dedinizse Ludwig van Beethoven’i öldürdünüz!..
Bir küçük önyargı anekdotu daha… Köyde yaşayan ve kocası, ilk çocukları daha doğmadan ölen genç bir hamile kadın, bir gün dağda yaralı bir gelincik bulmuş. Alıp tedavi etmiş gelinciği. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da oldukça uysallaşmış gelincik. Birkaç ay sonra kadın doğum yapmış. Tek başına çocuğuna bakması çok zor olsa da o, bu zorluklara göğüs germeye çalışmış. Günler günleri kovalarken, bir gün gelincikle bebeğini evde yalnız bırakarak dışarı çıkması gerekmiş kadıncağızın. Ardan geçen kısa bir sürenin sonunda eve döndüğünde gelinciği, ağzı burnu kan revan içinde görüp beyninden vurulmuşa dönmüş. Oracıkta öldürmüş gelinciği ve koşarak evladının beşiğinin yanına gitmiş. Ve bir şok!.. Bebek sapasağlam beşiğinde yatmakta ve paramparça bir yılan da başucunda bebeğin…
Ön yargı zamanla takıntı (obsesyon) haline dönüşebileceğinden çok ama çok tehlikeli… Var olan ön yargılarla mücadele ederken, oluşacak yeni ön yargılara da dur demek gerekli kanımca. Yeni ön yargıların oluşumuna nasıl dur diyeceğimize gelince; öncelikle her okuduğumuza ve her duyduğumuza inanmayarak ve yanı sıra görüp duyduklarımızı sorgulayarak… Ön yargılar bazen somut gerçeklere de dayanıyor olabilir. Ancak çoğunlukla geçmişten gelen yaşanmışlıklar ve paradigmalar, ön yargının kaynağıdır.
Bütün bu anlattıklarımın ışığında önümüzdeki aylar içinde karşı karşıya geleceğimiz Referandum Sandığı’nın temelinde yatan Anayasa değişiklikleri için durup düşünmeli ve ön yargılardan uzak, gerçekçi değerlendirmeler ışığında 12 Eylül rejiminin yarattığı en büyük ucube olan 1982 Anayasası’nda yapılacak, belki de en kapsamlı, bu değişiklikler için toplumsal bir uzlaşma (konsensüs) aramak zorundayız. Zira yapılacak Anayasa “onun Anayasası” ya da “benim Anayasa’m” değil, “Bizim Anayasamız” olacaktır…
Sevgiler sunuyorum değerli dostlar… Hoşça kalın.
Yazarın Notu: Paradigma, belli bir zaman diliminde bir grup ya da topluluğun düşünme biçimi ve davranışlarını belirleyen bir dünya görüşü, bir bakış açısı ve bir model anlamında kullanılmaktadır… T.K.
24 Mart 2010 Çarşamba
032-25.03.2010.Radyo Günleri
Selam ve sevgiyle merhabalar… Televizyon denen kerameti kendinden menkul cihaz hayatımıza bu denli girmezden evvel, televizyonun resimsizi olan radyonun hayatımıza neler kattığını düşünmüşlüğünüz var mı dostlar?
Ellili ve altmışlı yıllara ve radyonun o yıllardaki kayıtsız şartsız egemenliğine vâkıf değilim elbet; ancak seksenli yılların başlarında radyo benim için bir tutkuydu desem yeridir. FM bandının esâmesinin bile okunmadığı, erken kalkanın kaset çıkarmadığı ve radyoculuğun sadece istek şarkılar çaldırmadan ibaret olmadığı günlerde “Burası uzun dalga bin beşyüz metre Ankara Radyosu…” diye başlayan anonsuyla tek bir TRT radyosu vardı. Hem de ne radyo…
Bir kere saçmalık düzeyi yüksek, diyalog yazma becerisi sıfırın altında senaristlerce kaleme alınan, keyfe keder televizyon dizilerine deyim yerindeyse “on basacak kadar iyi” olan Arkası Yarın ve Radyo Tiyatrosu vardı. Seslendirme sanatçıları rahmetli Alev Sezer’i, Sezai Aydın’ı, Meral Niron’u, rahmetli Fatoş Balkır’ı ve “Efekt: Korkmaz Çakar”ı ile tam bir fenomendi gözümde bu yapımlar. Özellikle sizi anlatılan mekanın tam ortasına koyuveren ses efektlerinin operatörü olan Korkmaz Çakar’ın adı, en son söylendiğinden midir bilinmez, akılda en çok kalanıydı bu isimlerin. Tıpkı hafta sonları TRT büyük stüdyosunda (eski Arı Stüdyosu) düzenlenen ve canlı olarak yayımlanan Türk Sanat Müziği konserlerinin saz heyetinde ismi en son söylenen Atilla Mayda gibi… Kadife gibi sesi ve muhteşem vurgulaması ile her hafta bir romanı okuyan Şebnem Savaşçı vardı; Bir Roman Bir Hikâye adlı programı sunan… Şebnem Savaşçı'yı dinleyerek okumuş kadar olurduk o romanları. Cuma akşamüzerleri “Koşun koşun radyo başına başlıyor saatimiz, koşun koşun radyo başına işte hep beraberiz...” müzikli anonsu ile başlayan Çocuklarla Başbaşa vardı. Dinlerken bizi sanki hayal dünyasına sürükleyen ve Tolga abi hariç neredeyse tamamı yaşıtımız olan çocuklar tarafından götürülen bir yapımdı Çocuklarla Başbaşa. Tolga abi de yıllar sonra televizyonda Hugo adlı yarışmayı sunan Tolga Gariboğlu’ndan başkası değildi. Saatler akşamüstü altıyı vurunca koşa koşa radyo başına giderdik, tıpkı programın müzikli anonsundaki gibi… Haşarılıklarımızdan bıkıp usanmış ebeveynlerimiz de bir saat olsun rahat bir nefes alırdı. Gece haberlerinin ardından Deniz Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı’nın denizciler için yayımladığı bilmem kaç sayılı bildiriyi okuyan haber spikerleri vardı TRT radyosunda. Şehrimizde deniz olmasa da hangi denizde dalga yüksekliği ne kadar, hangi deniz feneri söndü, nerede deniz mutedil dalgalı öğrenirdik. Gerçi günümüzde sönen Deniz Fenerleri ile ilgili bilgileri “bir kısım medya”dan rahatlıkla öğrenebiliyoruz ya, neyse…
İşte böyle… Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım Radyo Günleri eşliğinde böyle geçti. Aslında bunlar yalnızca anımsayabildiklerim... Bunların dışında sizlerin aklına gelenler varsa bunları bana 3uncukoy@windowslive.com e-posta adresinden ulaştırabilirsiniz. Önümüzdeki haftalarda Radyo Günleri’ni takip eden TV Günleri’nin yâd edeceğim inşallah. Kökler dizisinden Kunta Kinte de bize eşlik edecek!
Bu hafta da bana ayrılan yerin tamamını tükettim. Önümüzdeki hafta tekrar buluşuncaya değin esenlikler diliyorum değerli dostlar. Klasik hatırlatma tümcesi: Yazılarımı www.karakayatansel.net.tc adresindeki kişisel internet blogumdan da okuyabilirsiniz. Görüşmek üzere…
217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)
GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...
-
Hepinize sevgi dolu bir merhaba! Bu hafta üzerinde konuşacağımız ilk film Woody Allen imzalı Match Point (Maç Sayısı) (imdb puanı: 7,8). Yö...
-
Teknik aksaklıkların bir türlü yakamızdan düşmediği bir haftanın ardından yeniden, ama bu kez yeniden yapılandırılmış versiyonumuzla karşını...
-
Sevgiyle merhaba. Geçen hafta planladığımız ve söz verdiğimiz üzere 2008 yılı yapımı Jumper (Atlayıcılar) adlı filmin değerlendirmesi ile ba...