18 Mart 2025 Salı

124.18.03.2025 - BİRTAKIM DÜŞÜNCELER (Göynük Gazetesi)


 BİRTAKIM DÜŞÜNCELER

        Merhabalar değerli okurlar. Bu yılın başında, 21 Ocak’ta gerçekleşen Kartalkaya mevkiindeki Grand Kartal Otel faciasının üzerinden bu yazının yayımlandığı tarih olan 18 Mart itibarı ile 56 gün geçti. Olayın yaraları henüz taptaze iken “10 gün içinde tüm sorumluları bulup cezalandırırız!” diyen, “orası benim sorumluluğumda değil” “yok hayır, tam da senin sorumluluğunda” diyerek birbirlerini suçlayan etkisiz ama yetkili şahısların demeçleri ve tvit savaşlarının üzerinden de hadi diyelim 52-53 gün… Bu süre içinde, bu musibet yaşanmasa hiç kimsenin umurunda olmayacak turizm tesislerinin denetime tabi tutulduğunu ve tabirimi bağışlayın “haşırt” diye kapatıldığını gördük. Daha önce yapılan denetimimsi şeylerde “var mı yok mu” diye bakılan yangınla ilgili aparatların (sensörler, alarm ve söndürme sistemleri vs) artık çalışıp çalışmadığı sorgulanmaya başlandı denetimciler tarafından. Soyulduktan sonra kapıya kilit takmaya benziyor bu durum. Ve elbette devam eden yasal bir süreç olduğundan eleştirilerimizin dozunu kısmak zorundayız ama olay ve sonrası hakkında söylenecek yüzlerce, binlerce söz var. Vakti ve yeri geldiğinde bunlar dilimizden ve kalemimizden dökülür elbet. Şimdilik hayatını kaybedenlere rahmet, geride kalan yakınlarına ise sabır dilemek geliyor elimizden, dilimizden.

        Son yirmi yıldır her yılbaşında ya da yılbaşını takip eden kısa zaman içerisinde mutlaka bir saldırı ya da facia ile karşılaşmak kanıksanır bir durum haline dönüştü maalesef. Ve yine maalesef ki yaşanan musibetler bin nasihatten daha değerli hale gelemiyor, hiç kimseye ders olmuyor. Acaba ahlaki açıdan gitgide yozlaşmamızın da mı etkisiyle çoğalıyor bu hadiseler? Zira en son mevzuda hayatını kaybedenlerin ekonomik açıdan yüksek gelir grubunda olduklarını ön plana çıkararak “onlar zengin, hak etmişlerdir” diyecek kadar saçmalayanları duydu bu kulaklar… 78 kişinin 66’sı çocuk, yani günahsız, hatırlatırım! Olaylara bakışımızı zengin ya da fakir, inançlı ya da inançsız, oralı ya da buralı gibi karşıt kavramlarla değil de sadece insan biçimine dönüştürüp öyle değerlendirme yapmamızın vakti gelmedi mi sizce de? Çocukluğumu hatırlıyorum da, komşulardan vefat eden olduğunda sokağımızda adeta yas ilan edilirdi. Evlerde televizyon açılmaz, sokakta şen şakrak oyun oynayan bizler de daha sessiz olmaya çalışırdık. Hayat daha yavaş akardı adeta. Cenaze sahibi olan komşumuza tencere tencere yemek taşırdık, telaşesinden, tuttuğu yasından fırsat bulup da yemek yapamaz diye. Günümüzde bu hasletler evrim geçirdi üzgünüm ki. Cenaze evine tek tük yemek getiren komşular olsa da büyük bir çoğunluk ikram edilecek pide-ayran için geliyor sanki! Cenaze sahibinden karabiber isteyen gördüm, o derece! Gerisini siz hesap edin artık.

        Ahlak önemli bir kavram; kimileri dini var diye ahlaka ihtiyacı olmadığını düşünse de… Din olgusu, ahlak ile taçlandırıldığında daha bir değerlenir. Yıllar önce İslam dinini seçerek Yusuf İslam adını alan rock müzisyeni Cat Stevens, bence nesillere aktarılması gereken şu tespiti yapmıştı: “Çok şükür ki İslam dinini, Kur’an’dan öğrendim. Sadece Müslümanlara baksaydım bu dini seçmezdim” Çuvaldızı kendimize batırmanın tam yeri geldi. Bu örnek çerçevesinde suçlu olan din değil biz insanlarız. Suçluyuz, çünkü ilk emri okumak olan bir dinin mensupları olarak okuyup anlama işini geri bırakmışız. Bir küçük anekdot aktararak sonlandıracağım bu bahsi.

        Yıllar önce İskenderun’da öğrenciydim. Ortadoğu’nun en büyük Katolik kilisesi İskenderun’daydı. Arkadaşlarla sırf merakımızdan bir Pazar ayinini izlemek istedik. Kafamıza göre gitmek yerine de kilisenin rahibini bulduk ve talebimizi ilettik. Rahibin cevabı ilginçti: “Kendi dininizi tam olarak öğrendiğiniz gün tekrar gelin buraya!

        Hepinize sağlıklı ve mutlu günler diliyorum değerli okurlar.

17 Mart 2025 Pazartesi

122.11.03.2025 - BİR MİMARIN UYARILARI (Göynük Gazetesi)

BİR MİMARIN UYARILARI 

Merhabalar değerli okurlar. Bir süredir özellikle Bolu’nun yerlisi olan hemşehrilerimizin yoğun tepkisine sebep olan Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi hakkında birkaç söz edeceğim. Ama öncelikle tee en başından beri bu üniversitenin adında neden Abant var anlayabilmiş değilim, onu belirteyim. Tamam, Abant Gölü Bolu’nun önemli simgelerinden biri. Ancak Anadolu’da kurulan neredeyse tüm üniversiteler, kuruldukları ilin adını taşırken neden üniversitemizin adı Bolu İzzet Baysal Üniversitesi olarak tescil edilmedi de ismine Abant kelimesi eklemlendi? Bence iki sebebi var bunun. Birincisi o dönemde Bolu’ya bağlı bir ilçe olan Düzce’nin kontenjanından Bolu Milletvekilliği yapmış olan necmi hoşver’in, üniversitemizin kuruluşunun görüşüldüğü meclis alt komisyonunda “Üniversiteye Bolu adı verilirse intihar ederim!” şeklinde ağlamasıydı. Bu zavallıca şantajın uzantısı olarak bir de üniversitemize bağlı Tıp Fakültesi de ilk olarak Düzce’de konuşlandırıldı. Sonraki yıllarda kurulan Düzce Üniversitesi, İzzet Baysal Vakfı’nın kurduğu tüm tesislere “çöktü” son dönemin moda deyimi ile.

​İkinci sebep ise fetö / pdy’nin en kuvvetli olduğu dönemde yaptığı meşhur Abant toplantılarına atfen üniversitemizin adına bu kelimenin eklemlendirilmesidir ki bu daha vahim. Çok şükür ki birkaç yıl önce üniversitemizin adına Bolu eklendi ve yanlış bir nebze olsun düzeltilmiş oldu.

​Bir süre önce BAİBÜ Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, sessiz sedasız bölge hastanesine dönüştürüldü. Bartın’dan, Zonguldak’tan Karabük’ten ve Çankırı’dan sağlık turizmi turları düzenleniyor deyim yerindeyse. İşiniz düştüğünde randevu bulamıyorsunuz. Randevu yakalayabildiğinizde ise hastaneye özel aracınızla gitme gafletine düşerseniz park yeri bulmak imkansıza yakın. Yer gök park yeri olmuş ama heyhat! Polikliniklere aracınızı park ettiğiniz yerden ulaşmak için trekking yapmanız gerek! Herşey yolunda gitti ve polikliniğe ulaştınız diyelim, o kadar kalabalık ki adeta mahşer yeri! Hasta değilseniz bile hasta eder sizi; ya fiziken ya da ruhen…

​Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de geçtiğimiz günlerde toplanan Kent Konseyinde söz alıp sıkıntıları dile getiren Tıp Fakültesi Hastanesi’nin mimarı Uğur Tunçok’un açıklamaları bana maalesef Kartalkaya otel felaketini anımsattı.

​Uğur Tunçok hem mimarlık hem de müteahhitlik yapan, Bolu’nun yetiştirdiği en değerli iş insanlarından biridir. Yapıp sattığı evlere garanti verecek kadar yaptığı işe güvenen ahlak sahibi biridir aynı zamanda. Dolayısıyla açıklamalarının ciddiye alınması ve ACİLEN eksik ve aksaklıklara çözüm bulunması gerektiği kanaatindeyim.

​Tunçok, “Hastane geceleri rüyalarıma giriyor, beni uykusuz bırakıyor. Bu yapı insanları öldürür. 2002 yılında hizmete 250 yataklı olarak giren hastane, şu anda 450 yataklı olarak faaliyette” dedi. Tunçok ayrıca, hastanede usulsüz kapasite artışından dolayı yangın merdivenlerinin kullanımının engellendiğini ve yangın sensörlerinin ise çalışmadığını ilave etti.  Saygıdeğer mimar “Farz edelim ki yangın çıktı, peki yangın ihbar sistemi çalışıyor mu? Biz bu sistemi 250 yatak için ve o dönemki odalar için yapmıştık. Ancak duyduğuma göre, sistem hemen hemen hiç çalışmıyor. Çünkü odalarda sigara içildiği için yangın sistemi kapatılmış.” şeklindeki serzenişlerine şöyle devam etti: “Koridorları, pencereleri, dinlenme odalarını kapatmışlar. Boş buldukları her yere bir yatak koymuşlar. Bu yapı bu yatak kapasitesini kaldırmaz.” Açıklamaların en can alıcı cümleleri ise bence şunlar: “Bina kalp krizi geçirdi ve ölmek üzere! Herkes otopark problemini konuşurken asıl sıkıntıyı göz ardı ediyor. Binanın deprem ve yangın güvenliğinin tartışmaya açılması gerekiyor!

​Eee?! Ne yapacağız acaba? Bu saygıdeğer insanın söylediklerini kulak ardı mı edeceğiz? Valla etkili ve yetkili cenahtan olumlu yönde bir hareket beklemediğimi üzülerek söyleyeyim. Maalesef (ya da çok şükür!) iş yine İzzet Baysal Vakfı’nın üstüne kalacak. Vakfın Mütevelli Heyeti üyesi ve Başkanvekili iş insanı Sayın Fatih Yamaner de üniversite hastanesinin şu anki durumundan tabirimi bağışlayın “bir halt olmayacağı” anlaşıldığından olsa gerek ki, yapılacak yeni bir hastane için vakfın 180 Milyon Türk Lirası katkı verebileceğini belirtti ve ilgilileri ferahlattı! Ne diyelim, Bolu’nun adını da değiştirip İzzet Baysal City yapalım olsun bitsin!!! Ne de olsa bir tek vakıftan fayda var buralara…

​Sağlıklı, mutlu ve sağlık sistemine, özellikle de üniversite hastanesine muhtaç olmayacağınız güzel günler diliyorum tüm okurlarımıza.

8 Mart 2025 Cumartesi

121.05.03.2025 - ENGELLER, TANGO ve SEVGİ (Göynük Gazetesi)


ENGELLER, TANGO ve SEVGİ

Merhabalar değerli okurlar. Güzel bir Ramazan ayı diliyorum öncelikle. Oruç tutmanın sabahtan akşama aç karnına gezmekten ibaret olmadığını keşfedeceğimiz, gönül gözümüzün de açılacağı bir dönem olması en çok istediğim şeylerden biri.

​Geçtiğimiz günlerde ülkemizin yetiştirdiği en kaliteli sanatçılardan Edip Akbayram’ı yitirdik. Nev’i şahsına münhasır diyebileceğimiz Allah vergisi muhteşem bir sese ve harika bir yoruma sahip, özellikle 80li yıllarda üstüne yapışan “solcu” yaftasından dolayı emeğini bile sergilemesine yasaklar konulan, kendisine sınırlı sayıda da olsa gelen arabesk plağı ve gazino tekliflerini reddedip, ailesinin geçimini sağlamak için alyansını satan ama kişiliğini satmayan ender ve gerçek “sanatçı”lardandı. Ruhu şad olsun.

​Bazı filmler vardır, yapıldığı zamanın üzerinden yıllar da geçse insanların üstünde bıraktığı etki ile çağının ötesindedir. Bugün size onların birinden bahsetmek istiyorum.

​Bahsedeceğim film 1974 yapımı aynı adlı filmin yeniden çevrimi olan 1992 yılı yapımı Scent of a Woman (Kadın Kokusu). Martin Brest’in yönettiği filmde Al Pacino ve Chris O’Donnell başroldeler. Birkaç dalda aday olduğu Akademi Ödülleri’nde Oscar heykelciğini En İyi Erkek Oyuncudalında Al Pacino ile kazanan film, köklü bir kolejde öğrenci olan Charlie’nin paraya ihtiyacı olduğu için, gözleri görmeyen, zeki fakat son derece huysuz bir emekli yarbay olan Frank Slade’e bakıcılık yaptığı bir hafta sonu gezisinin hikayesini anlatır izleyiciye. Film zaman zaman ağır bir tempoya düşse de sinema tarihine geçmiş birkaç ikonik sahneye sahip.

​Bunlardan biri, Yarbay Frank Slade’in lüks bir restoranda sadece kokusunu izleyerek yanına gittiği genç ve güzel Donnaile yaptığı efsanevi tango bana kalırsa. Donna rolüyle filmde kısacık ama ikonik bir sahnede yer alan Gabrielle Anwar bu dans sahnesinde Al Pacino’ya eşlik ederek akıllarda kalıyor. Al Pacino Oscar ödülünden dolayı kendisine helal olsun dedirtircesine kör bir adamın nasıl tango yapacağını gösteriyor ve bir resital sunuyor adeta. Arka planda çalan Carlos Gardel’in Por Una Cabeza adlı şarkısı da cabası! İzlerken müthiş pozitif duygular içerisine giriyorsunuz. Sahnenin sonunda ise Donna’nın mekâna gelmekte geç kalan uyuz erkek arkadaşı Michael tarafından adeta sürüklenerek mekândan çıkışı ile pozitif atmosfer yerini bir hayal kırıklığına bırakıyor.

​Bir diğer sahne ise yaklaşık 20 dakikalık efsanevi okul sahnesi. Bu sahneden Yarbay Slade’in akıllara kazınacak tiradına gelirsek; “Bir zamanlar görebiliyordum. Buradakilerden genç, kolları kopmuş, bacakları kesilmiş çocuklar gördüm. Ama kesilip atılmış / alınmış bir ruhun görüntüsü gibisi yoktur. Çünkü sökülüp atılmış bir ruh için protez yoktur! Şimdi bu muhteşem genci (Charlie’yi kastediyor) kuyruğunu kıstırıp Oregon’a geri gönderdiğini düşünüyor olsan da Bay Trask, ben onun ruhunu idam ettiğini düşünüyorum.” diyerek savunduğu Charlie’nin okuldan atılmasına engel olma çabasını görürüz.

​Son olarak Al Pacino’nun kör bir adamı oynayabilmek içinaltı ay boyunca körler okulunda kaldığını ve filmin çekimleri boyunca tek bir noktaya bakması nedeniyle gözlerinin zarar gördüğünü ve gözlük kullanmaya mecbur kaldığını da belirtmeliyim.

​Bende iz bırakan ve sizin de beğenebileceğinizi umduğumfilmler hakkında ara sıra birkaç söz etmeyi düşünüyorum izniniz olursa. Bir sonraki yazımda buluşabilmek umudu ile sağlıklı ve mutlu günler diliyorum tüm okurlarımıza.

28 Şubat 2025 Cuma

120.28.02.2025 - BİN YIL SÜRECEK DÖNEM (Göynük Gazetesi)

 

BİN YIL SÜRECEK DÖNEM

         Merhabalar değerli okurlar. Bana eski kafalı da diyebilirsiniz ama açıkçası ben yazıları dijitalden çok basılı hallerinden okumayı tercih edenlerdenim. Dolayısıyla gazetemizin basılı versiyonlarını hem okumak hem de arşivime katmak benim için ayrı bir keyif. 28 Şubat’ta yayımlanan bu sayımız için de sizlere yakın tarihimizden arşivlik bir yazı sunmak istedim.

         Yaşı genç okurlarım belki hiç duymamış, ya da az çok bir şeyler duymuş olabilirler, 28 Şubat denildiğinde akla gelen en önemli olay tarihi Milli Güvenlik Kurulu toplantısıdır kanımca. 1997’de gerçekleşen bu toplantıya değinmeden önce 28 Şubat kararlarına gelinen süreçte neler olup bittiğine kısaca bir bakmak gerekir öncelikle.

         1993 yılı örneğin, Türk siyasi ve sosyal yaşamında 28 Şubat sürecinin yapı taşlarından biridir. Şüpheli ölümler, faili meçhul (aslında faili meşhur) cinayetler ve terör saldırılarıyla dolu bu yıla 24 Ocak’ta gazeteci-yazar Uğur Mumcu suikasti ile başlamıştık. 12 Eylül sonrası hükümetlerde önemli görevler üstlenmiş, siyaset için fazlaca zeki bir karakter olan Adnan Kahveci’nin şüpheli trafik kazası, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in helikopter kazası denilerek geçiştirilen son derece şüpheli ölümü, 8nci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani vefatı (yakın zamanda zehirlenme şüphesi ile mezarı açılmış ve zehir bulgularına rastlanmış olmasına rağmen zehirlenme olmadığı yönünde rapor verilmiştir), istihbaratçı Ahmet Cem Ersever suikasti, Türk siyasal yaşamında önemli yerleri olan 12 Eylül arifesinde Cumhurbaşkanı vekilliği yapmış İhsan Sabri Çağlayangil, 1960 darbesinde Milli Birlik Komitesi’nin fiili liderliğini de yapan Cemal Madanoğlu ile eski asker ve siyasetçi Tekin Arıburun’un vefatları ve terör örgütünün belki de tarihindeki en kanlı eylemleri gerçekleştirmesi  ile kapkara bir yıldı 1993 yılı. Kendinden sonra gelecek olan ve günümüz siyasal yaşamını bile dizayn eden olaylar, yapılan seçimler, kurulan ve bozulan hükümetler ile hızlı bir mecrada akan olaylarla 1995’e gelindiğinde; yapılan genel seçimlerde merhum Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi 1. Parti olmasına rağmen laik kesimlerin fazlaca tepki koyması nedeni ile hükümeti kurma görevini Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den alamadı. Merkez sağ seçmenin iki partisi olan ANAP ve DYP’nin kurduğu ANA-YOL (evet o yıllarda koalisyon kuran partilerden böyle garip hatta ucube kısaltmalarla bahsedilmekteydi) hükümeti, liderleri olan Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’in yüksek egolarından dolayı zaten tel maşa gibiydi ve uzun ömürlü olmadı. Bu kez seçmen iradesine karşı hareket etmeyen Demirel, hükümeti kurma görevini Erbakan’a verdi ve Erbakan da birkaç tur görüşmenin ardından dönüşümlü başbakanlık formülü üzerinde anlaştıkları DYP ile koalisyon kurdu. REFAH-YOL kısaltmasıyla anılan hükümette çağdaş Türk kadını imajı ile Çiller, laik kesimlerin endişelerinin emniyet sübabı gibi görüldü. Zaten iki yıl sonra Erbakan dönüşümlü sistem çerçevesinde görevi Çiller’e devredecekti. Toplumun değişik kesimlerinin biraz sabır göstermesi yeterliydi yani.

         Ancak filliyatta durum hiç böyle gerçekleşmedi. Erbakan, başlangıçta partisi ve partisine oy veren seçmene karşı mesafeli duran kesimlere karşı ılımlı bir siyaset sergilese de gizli ya da aşikâr bir el ya da eller tarafından sürekli baltalandı. Ekonomi alanında yıllar sonra ilk kez denk bütçe yapılması ve havuz sistemi diye anılan sitemle, işçi ve memur kesimine tarihin en büyük ücret ve maaş zamları yapılmasına ve kamuda tasarrufun en üst düzeyde uygulanmasına rağmen, özellikle partisinin mensuplarınca hatta bazen bizzat kendisi tarafından laik kesimlerin endişelerinin gerçekleştiğine dair eylem ve söylemler sergilenmesi ile işler başlangıçtaki temkinli ılımlılıktan uzaklaşmaya başladı. Adına merkez medya denilen ve o dönemin vurduğu yerden ses getiren televizyon kanalları, birileri tarafından servis edilen görüntüleri günbegün yayınlamaya başladı haber kuşaklarında. 28 Şubat’a yaklaşılırken gerçekleşen 4 olay REFAH-YOL hükümeti için sonun başlangıcı oldu denilse yeridir.

         Bunlardan ilki Ekim ayında Erbakan’ın yaptığı ilk dış resmi ziyaretlerden Libya’da, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin bir bedevi çadırı içerisinde Türkiye’yi katliamcılık ve hatta soykırımcılıkla suçlamasıydı. Erbakan, bu isterik ithamlara karşı suskun kalmakla çok eleştirildi.

         İkincisi, Kasım 1996’daki Susurluk Kazası idi. O tarihe kadar sadece ayranı ile meşhur olan Balıkesir’in Susurluk ilçesi, aynı otomobilden çıkan siyasetçi, emniyet mensubu ve mafya üyesi ile ayranından daha fazla ün kazandı. Adeta irinle dolu bir sivilce patlamış ve içindeki pislik ortalığa yayılmıştı. Merkez medyanın da bu işi ballandıra ballandıra günlerce yayınlaması ile toplumsal bir tepki oluşturuldu. Kısa vadede bu hükümetin yarattığı bir illegalite  olmamasına rağmen bu olay tümüyle REFAH-YOL hükümetine mal edildi.

         Bir diğer olay 1997 yılının Ocak ayında Sincan Belediyesi’nce düzenlenen Kudüs gecesi etkinliğinde olan bitenlerin, laik kesimlerce bir karşı devrim olarak kabul edilmesi, merkez medyanın da köpürtmesi ile Zırhlı Birlikler Eğitim Okulu’na bağlı birliklere aynı Sincan’ın caddelerinde tanklarla geçit töreni yaptırılmasıydı.

         Son olay aynı yıl hatta aynı ay içerisinde, Ramazan ayında Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık Konutu’nda tarikat liderlerine verdiği iftar yemeği oldu. Yine merkez medyanın günlerce süren tefrikası sonucu bu iftar yemeği toplumda geniş bir tepkiye neden oldu. Ordunun üst düzey komuta kademesi, Gölcük’te toplantılar yaparak irticanın büyük bir tehlike olduğunu kamuoyu ile paylaştı (Bazı kesimlerce 1999 Gölcük depremi bu toplantılarla ilişkilendirildi ve bazı toplumsal olaylarda “7,4 yetmedi mi?” şeklinde pankartlara bile taşındı).

         Bu süreç maalesef bir güç savaşıydı ve karşıt iki kesimce ifrat ve tefrit içerisinde devam etti. Örneğin Başbakanlık’ta verilen bir resepsiyonda alkol ikram edilmemesi üzerine dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı merhum Oramiral Güven Erkaya’nın ısrarla rakı servisi istemesi, verilen olumsuz yanıta rağmen cebinden çıkardığı para ile gerekirse dışarıdan satın alınıp getirilerek servis edilmesini emretmesi gibi bazı olaylar ile bu güç savaşı topluma servis edildi.

         Sonuçta 1997’nin 28 Şubat’ında, Çankaya Köşkü’nde gerçekleşen ve 9 saatlik süresiyle adeta rekor kıran Milli Güvenlik Kurulu taoplantısı sonunda kamuoyuna deklare edilen kararlar, kimi kesimlerce olumlu karşılanırken kimi kesimlerce postmodern darbe diye nitelendi. Bu sürecin önemli figürlerinden biri olan Orgeneral Çevik Bir tarafından, 28 Şubat’taki MGK’de alınan kararların yani 28 Şubat sürecinin bin yıl devam edeceği vurgulandı. Erbakan, bir süre imzalamamak üzere direse de kararların altına imza attı ancak tabanına karşı sıkıntı yaşamamak için uygulamayı geciktirdi. Aynı yılın Haziran ayında da, dönüşümlü başbakanlık sürecinde görevi Tansu Çiller’e devretmek üzere istifasını sundu. Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Hükümeti kurma görevini Çiller yerine ANAP lideri Mesut Yılmaz’a verdi. Yılmaz da Ecevit’in DSP’si ve Hüsamettin Cindoruk’un DTP’si ile ANASOL-D kısaltmalı hükümeti kurdu.

         Günümüze değin çeşitli çalkantılarla devam edegelen Türk siyasetinde önemli bir yeri olan 28 Şubat süreci, yakın tarihin önemli olaylarından biriydi ve yukarıda da ifade ettiğim gibi karşıt görüşlerin bir güç savaşıydı. Bu güç savaşını hangi gücün ya da güçlerin kazandığından çok, kimin kaybettiğine bakmak lazım. Bence kaybeden taraf, bu süreç içerisinde anlamsız polemikler arasında kalan halk oldu maalesef. Ülkenin potansiyeli bu güç savaşları ve patinajlar ile atıl hale getirilmeseydi acaba Türkiye nerelerde olurdu üzerinde ayrıca düşünmek gerekir bence.

         Darbelerden ve anlamsız güç savaşlarından uzak, mutlu ve sağlıklı günler diliyorum tüm okurlarımıza. (Yazarın Notu : Bu uzuun yazıya tahammül gösterdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim)

26 Şubat 2025 Çarşamba

119.26.02.2025 - KAHVE YEMEN'DEN (Göynük Gazetesi)

 

KAHVE YEMEN’DEN

         Merhabalar değerli okurlar. Ülkemiz insanının alkolsüz içecek kültüründe en üst sırada yer alan iki içecekten biri hakkında birkaç şey yazmak istedim bugün. Umarım ilginizi çekmeyi başarabilirim.

         Belki tahmin etmişsinizdir, bahsettiğim o iki içecek çay ve kahve. Biz Türkler aslında çaycıyızdır. Hem üretim hem de tüketim alanında… Üretimde dünyada ilk 5 içerisindeyiz. Lider üretici, özellikle teknoloji alanında olmak üzere birçok üründe de olduğu gibi Çin Halk Cumhuriyeti. Ülkemizde daha ziyade kaçak çay olarak bilinen Seylan çayının üreticisi olan Sri Lanka’yı bile bazı yıllarda üretim rekoltesi anlamında geçiyoruz. Tiryaki olmamakla beraber iyi bir çay tüketicisiyimdir. Ama asıl sevdam kahvedir benim. Şimdilik Yunanlarca araklanmadığı için Türk Kahvesi diye bilinen, nefaseti, telvesi ve türlü çeşidiyle pişirilen kahveyi çok sever, çok tüketirim. Son dönemde filtre kahveyi de sık tüketir oldum. Dilimize pelesenk olmuş bir tabirdir kahve Yemen’den gelir derler, türküsü de var hatta.

Kahve Yemen'den gelir
Bülbül çemenden gelir aman
Bülbül çemenden gelir aman

Peki üreticisi olmadığı halde neden Yemen ön plana çıkmış, hatta türküler yakılmış acaba? Hemen anlatayım:

         Kahvenin anavatanı aslında Etiyopya (Eski adıyla Habeşistan). Yemen’in başkenti olan ve yanıbaşındaki körfeze de ismini veren Aden’in karşı kıyısındaki Etiyopya’dan Yemenli tüccarlar tarafından alınıp ticaret kervanları ve ilerleyen yıllardaki deniz ticareti ile Avrupa’ya Venedikli tacirler tarafından getirilmiş, İtalya, Fransa ve İngiltere’ye yayılarak dünya üzerinde kolektif bir kahve kültürü oluşmuştur. Elbette kahvenin ulaştığı her memleket, kendinden de bir şeyler katarak bu kültürün katman katman büyümesine yol açmıştır denilebilir.  Kahve kelimesinin de Arapça QAHWA kelimesinden türetildiği söylenmekte. Başlangıçta şarap ve keyif verici içecek anlamında kullanılsa da temelinde qahiye fiili var deniliyor kaynaklarda ve o da iştah kesme anlamı taşıyor. Bir diğer görüş de Etiyopya’nın tamamen bu işin dışında bırakılmasına tepki gibi adeta; kahve çekirdeklerinin ülkedeki Kaffa adlı bölgeden hasat edilmesine binaen kahve denildiği yönünde. Her nereye dayanırsa dayansın, neredeyse bütün dillerde bu fonetiğe benzer bir ada sahip.

         Günümüzde de sadece kahve satışı yapan zincir dükkanların da etkisiyle tam manasıyla global bir içecek haline dönüştü kahve. Elbette aşina olmadığımız isim ve tatlarda da karşımıza çıkıyor. En bilindik kahve çekirdeği Yemen’den dolayı Arabica adını taşıyor. Arabica’yı daha sert ve yoğun olan Robusta takip ediyor. Latince güçlü ve dayanıklı anlamı içeren robustus kelimesine atıfta bulunulmuş. Bu iki çeşidi Liberica takip etmekte. Batı Afrika’daki Liberya’da yetişen, daha iri daha düzensiz şekillerde bir çekirdek liberica. Öğütülüp içilen türlerden Moka var mesela; Yemen’deki Mokha limanından dünyaya yayılmasından ötürü bu ismi almış. Kahve kültürüne bizim coğrafyamızdan sonra belki de en büyük etkiyi İtalyanlar yapmış dersek sanırım yanılmış olmayız. Zira özelikle gençlerin pek sık tükettiği Espresso, İtalyanca’da sıkmak ve basınçla çıkarmak anlamlarına gelen esprimere fiilinden türemiş. Hızlı anlamına gelen express kelimesi ile de uzak akrabalığı var. Kısaca Latte denilen ama maalesef eksik bir söylem olan Caffè Latte var mesela. İtalya’da bir kafede, latte istediğinizde sadece süt gelirse şaşırabilirsiniz. Asıl söylenişi olan Caffè Latte sütlü kahve demek çünkü. Yine İtalyanlar’dan cappuccino’ya gelirsek; o da ismini Capuchin Keşişleri’nden alıyor. Rengi bahse konu keşişlerin cübbe rengine yakın diye bu isim verilmiş! Americano var mesela; onun özelliği de II. Dünya Savaşı’nda espresso’yu tadıp çok sert bulan çıtkırıldım Amerikalıların içine sıcak su eklemesiyle ortaya çıkmış olması. Espresso’ya az miktarda süt eklenmesiyle ortaya çıkan Macchiato yine İtalyanca’da lekeli ve damgalı kelimesinden ortaya çıkan bir tür. Pek bilinmeyen bir tür olan Breve’ye gelirsek, bu da Amerika’da yaygın bir çeşit. Temelinde yine espresso var ve yarı yarıya süt ve krema eklenmesiyle hazırlanıyor. Cold brew ile isim benzerliği var sadece, onunla alakası yok. Brew demleme demek. Soğuk demleme kahve yani Breve. Frappé ise Yunanistan menşeli bir tür ve Fransızca çırpmak ve soğutmak anlamındaki frapper’ye dayanmakta. Frappuccino ise meşhur bir kahve zincirinin tescillediği bir kelime. Çırpılmış / soğutulmuş cappuccino demek! Mazagran kahvesi ise adını Cezayir’deki Mazagran Kalesi’nden almakta. Kibarcık Fransız askerleri sıcak kahve içerken ağızları yandığı için soğuk su aklemelerinden ortaya çıkmış bir tür. Günümüz buzlu kahvelerinin öncülü sayılabilir.

         Gelelim bizim kahvelere, Türk kahvelerine. Dibek kahvesi, kahve çekirdeklerinin taş ya da ahşap havanlarda dövülerek öğütülmesi ile yapılır. Menengiç kahvesi’ne gelince, çitlembik meyvesinin çekirdeğinden yapılıyor ve daha ziyade ülkemizin güneydoğusunda yaygın tüketiliyor. Aynı bölgede sıkça tüketilen mırra var örneğin. Kahve çekirdeklerinin iki kez kavrulup, telvesi çökene değin kaynatılması ve kulpsuz fincanlarda tüketilmesi şeklinde sunuluyor. Damla sakızlı Türk kahvesinde ise adından da anlayacağınız gibi damla sakızı ilavesi var. Ege tarafından sıkça tüketilmekte bu da.

         Son söz olarak Osmanlı’daki kahvehanelere değinerek konuyu kapatalım. Sosyal ve politik ortamlar haline dönüştüğü savıyla dönem dönem yasaklanmışlar. Devrin sosyal medyası olan kahvehaneler de günümüzdeki dijital versiyonları gibi kapatılmış anlayacağınız!

         Sağlıklı, mutlu ve huzurlu günler, güzel bir Ramazan ayı diliyorum tüm okurlarımıza.

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...