23 Kasım 2010 Salı

0039-25.11.2010.Bitlis ve New York’taki Minareler Üzerine…

Bitlis ve New York’taki Minareler Üzerine…

Merhabalar değerli okurlar. Öncelikle geçmiş Kurban Bayram’ınızı kutlamak isterim. Daha nice bayramlara sağlık ve mutlulukla girmenizi temenni ediyorum. Bayram arifesinde son günlerin ses getiren filmi New York’ta Beş Minare’ye (uzunluğundan ötürü N.Y.5M. yazacağım müsaadenizle… 5N1K gibi oldu ya, hoş görün lütfen) gitme fırsatı yakaladık eşimle birlikte. Bitlis’teki minareler hakkında görüş beyan etme işini, geçtiğimiz günlerde Bitlis’e bir yolculuk yapan çiçeği burnunda Cemiyet Başkanımız Hakan Bey’e bırakalım da; benim âcizane yazımın konusu Abdullah Bazencir beyefendi’nin gösterime yeni giren filmi üzerine olacak.

Beyaz Melek filmi hakkında bir yazı yazdığımı ve orada da Abdullah Bazencir ismini kullandığımı anımsıyorum. Bilmeyenler için bir kez daha belirteyim; Abdullah Bazencir, Mahsun Kırmızıgül olarak bildiğimiz ses sanatçısı / yönetmen’in gerçek adı… Beyaz Melek’i izleyip çok beğenmiş biri olarak N.Y.5M. merak uyandırıcı bir deneyim olacaktı benim için. İki filmin arasındaki Güneşi Gördüm’e hiç değinmediğimin farkındasınızdır; zira bu filmi izlemedim. Böyle ağır dramalar beni rahatsız ediyor çünkü… Her ne ise, dediğim gibi N.Y.5M. medyada çok şişirildiğinden midir bilmem izlenesi bir film gibi gelmişti bana. Şu kadarını söyleyeyim ki fiks bilet fiyatı olarak belirlenmiş 9 TL’me acıdım! Filmin 10 Milyon ABD Doları’na yaklaştığı söylenen bütçesinin izleyici tarafından finanse edilmesi bu denli belli edilmemeliydi! Ayrıca eğer gerçekten 10 Milyon “yeşillik” harcadılarsa bu filme “yeşillik” etmişler derim. Bana filmin hissettirdiği şu: “O kadar para saydık, bari değinmediğimiz konu kalmasın!” Arkadaş filmde 11 Eylül var, batılıların deyimi ile “İslami terör” var, aksiyon var, romantizm var, kan davası var, o var, bu var, şu var! Aşure çorbası gibi olmuş adeta… Ama ne yalan söyleyeyim, Haluk Bilginer hayatının rolünü kapmış. Hakkını da veriyor. Son ana kadar “Bu adam harbiden psikopat. Kendini saklamayı iyi beceriyor” dedirtti bana. Ne bileyim Hacı Gümüş’ün bu denli “iyi” biri olduğunu!!! Bu arada Hacı Gümüş rolünün başlangıçta Ali Kırca’ya teklif edildiğini öğrenmekse beni bir hayli şaşırttı. Mahsun Kırmızıgül’den ilginç bir U Dönüşü olmuş. Adeta aslında muhalif bir sanat dalı olması gereken sinemayı, egemen güçlerce dayatılmak istenen ve adına “Ilımlı İslam” denilen olguyu aklamaya çalışmada kullanması gibi… Bu bağlamda yapıştırılmaya çalışılan Yeni Yılmaz Güney” yaftası çok eğreti duruyor Mahsun’un üzerinde. Senaryonun da çok ama çok zorlama olduğunu iddia ediyorum.

Bir orta düzey (Komiser kıvamında) polis düşünün ki tüm hayatını ve kariyerini, kod adı Deccal olan bir teröristi bulmaya vakfetmiş olsun. Kullandığı çok sert yöntemler yüzünden amirleri tarafından yeri geldiğinde sıkça “paylanan” bu polis, aynı zamanda tebdil-i kıyafet şekilde bir cemaatin de içine sızmış. Sorguladığı birinden Deccal’ın gerçek kimliğini öğrenen ve bu kişi hakkında Kırmızı Bülten çıkarttırılmasını sağlayan da bu polis. Koskoca emniyet teşkilatı, ABD’de yaşayan bir cemaat liderinin, Hacı Gümüş’ün, Deccal olduğuna inandırılıyor ve bahse konu bu polis, yanına iyi İngilizce bilen bir başka polisle birlikte ABD’ye gönderilir. Bu arada EfBiAy(!) da Deccal’e operasyon yapıp terör tutuklularının giydiği turuncu elbiseyi giydirmiştir bile… Uzatmayalım, iade işlemleri sırasında cemaat operasyon düzenleyip Hacı Gümüş’ü kaçırıyor. Times Square ve Hudson Nehri gibi birkaç bilindik New York manzarasında yapılan çekimlerin ardından Hacı Gümüş Türkiye’ye getirilir. Ama o da ne?! Gerçek Deccal dışarda değil miymiş?! Yıllardır aranan adam birden yakalanır ki nasıl bir operasyonla yakalandığı muammadır! Emniyet Müdürü kendisi ve teşkilatı adına Hacı Gümüş’ten özür diler. Süper iyi insan Hacı salıverilir. Bitlis’li olan Hacı sonca dence memleketine gidip anacığına sarılmak istemektedir. Esas polisimiz de onun “hemşosu” olduğundan eşlik etmeyi teklif eder Hacı Bey’e. Gereksizce diğer polis de onlarla gider Bitlis’e. Meğerse Hacı Gümüş yıllar önce esas polisimizin babasını öldürmemiş mi? O da böyle bir intikam planı hazırlayıp koca koca istihbarat örgütlerini yanıltarak Hacı’yı Deccal olarak göstermemiş mi? Sonrasında da Hacı’yı kendi ayaklarıyla musalla taşına gitmeye ikna etmemiş mi? Sonra da Hacı bey’i daha iyi tanıma “şansı” yakaladığından, davasından vazgeçiyor ama dedesinin vaz geçmeye niyeti yok… İşte budur 10 milyon Dolarlık filmin sinopsisi!!! Gerçi özellikle bayan izleyicileri şah damarından yakalayan ve artık klasikleşmeye başlamış bir “Mahsun Melodramı” ile bir kesim izleyiciden tam not almayı beceriyor da ben yemem bu numaraları!

Bu haftalık bu kadar olsun. Haftaya görüşmek üzere hoşça kalın değerli okurlar…

5 Kasım 2010 Cuma

0038-06.11.2010.SimCity 5.Claudiopolis

SimCity 5: Claudiopolis

Merhabalar sevgili okurlar. Bir süredir Bolumuz’un caddelerinde hummalı çalışmalara şahit oluyoruz. Doğma büyüme bir Bolulu olarak, gördüklerim hakkında âcizane yorumlar yapma hakkını kendimde bulduğumdandır ki bu yazıyı kaleme aldım.

Öncelikle yazımın başlığındaki ifadenin ne anlama geldiğini açıklayayım: SimCity, 1991 yılında piyasaya sürülen ve o tarihten bu yana da çeşitli sürümlerle bilgisayar oyunları âleminde müdavim kitlesini oluşturmayı başarmış bir bilgisayar oyunu. Oyunun temelinde kendi şehrini kurmak ve onu yönetmeye çalışmak yatıyor. Adından da anlaşılacağı üzere bir simülasyon yani benzetim oyunu… SimCity’de amaç, Belediye Başkanı olup şehirde yaşayanların yaşam kalitesini yükseltmek ve altyapı yatırımları ile şehrin değerini artırmak. Gelir elde etmek için vergiler ihdas edebiliyor, elde edilen gelirlerle şehrin güvenlik, eğitim, sağlık, enerji kaynakları vb. sorunlarının üstesinden gelmeye çalışıyorsunuz. Elbette söylendiği kadar kolay değil bunları başarabilmek. Sağlam bir simülasyon olduğundan Belediye Başkanı statüsü ile yapacağınız herhangi bir yanlış hamleden sonra koltuğu kaybetmek, yani oyun dışı kalmak işten bile değil. Hatta bazı tartışma platformlarında SimCity oynayıp başarılı olamayan kişilerin, Belediye Başkan adayı olmasının engellenmesi taleplerinin “mecazen” dile getirildiğine şahit olmuştuk. Dediğim gibi, oyunun piyasada olan birçok sürümü var. En son çıkan resmi sürümün numarası (4). Yani biraz alegori yapabilmek adına yazımın başlığında kullandığım (5) numaralı bir sürüm aslında yok. Sanal dünyada yok belki ama gün be gün şahit olduğumuz manzara oyunun yeni sürümünün Bolu’da cereyan ettiği izlenimini bırakıyor insanda.

Yaşadığım mahallenin yanı başında bir buçuk ay gibi bir süredir devam eden (ya da devam edemeyen) bir çalışma var. İsmetpaşa Caddesi’nin Hastane Caddesi ile kesiştiği noktada bir yapboz oyunudur sürüp gidiyor. Önce bahsettiğim bu kesişme noktasındaki Kökez çeşmesinin önüne, hilkat garibesi tarzında bir yarım adacık yapılarak etrafı bordürlerle çevrildi. Özel Halk Otobüslerinin güzergâhı da Hastane Caddesinden Şemsi Ahmet Paşa Caddesi’ne kaydırıldı. Kadın Doğum Hastanesi çevresinde bulunan ve çokça kullanılan iki adet durak da, hoparlörden yapılan anonstaki ifade ile “terk edildi”. Düşünün bir; Stadyum Caddesi’nin köşe başındaki duraktan Bulvar Caddesi Tuser Apartmanı karşısındaki durağa kadar yüzlerce metrelik mesafede durak kalmadı! “Yanlışlık” bir hafta kadar sürdü. Gelen tepkilerin ertesinde güzergâh eski haline, “terk edilen” duraklar da yeniden işler hale getirildi. Bu arada Erol Özkan Kökez Çeşmesi önündeki “muhteşem” yarımada da iptal edilerek bordür taşları söküldü ve alan yeniden asfaltlandı. Bu çalışmalar çerçevesinde Orman Müdürlüğü’nün bahçesinden geçen yaya yolu da genişletilmeye başladı. Zannederim bu genişletme işi, bahsettiğim yaya yolunun araç trafiğine açılması ile alâkalı. Bakalım burası ne zaman eski haline çevrilecek!

Şimdi asıl soru şudur: Bunları kim ya da kimler planlıyor? Belediye Başkanı Sayın Alaaddin Yılmaz’ın eskizlerini “peçeteye” çizdiği bir şey olmasa gerek. Kim planlarsa planlasın bu aksaklıklar Başkan’ın elinde patlıyor kanımca. Yapılan maddi masrafların haricinde harcanan işgücü ve zamanın muhasebesi ise vergi veren bir yurttaş olarak beni germeye yetiyor da artıyor bile. Kimsenin benim paramı bu kadar saçma yöntemlerle bu kadar plansız ve pervasızca harcamaya hakkı olmadığını düşünüyorum. Son dönemde dillere iyice pelesenk olan “demokratik ülkelerde” bu gibi durumların sorumluluğunu birileri üstlenir. Tamam, sorumlular Japonlar gibi harakiri yapsın demiyoruz da, en azından özür mekanizması çalışmalı değil mi ama? Bu küçücük bir örnek… Yakın zamanda, Bolu’ya büyük bir meydan kazandırmak amacıyla Hükümet Meydanı araç trafiğine kapatıldı. Güzel, hayırlısı olsun… Ama birkaç dönem sonra birileri çıkıp “benim gözüme hoş görünmedi bu iş kardeşim. Tekrar trafiğe açalım burasını.” derse bunu kimse durduramaz diye düşünüyorum. Genetik kodlara işlenmiş bir şey gibi “benden öncekinin yaptığı herşey tu kaka” düşüncesi her daim hayata geçirilegelmiştir çünkü. Sen seyreyle ondan sonra cümbüşü!.. Kişiler, alın teri döktükleri parayı harcarken yeri geliyor bin kere düşünüyorlar da milyarlarca liralık bu tarz işler için halkın parasını harcarken neden azıcık olsun düşünmüyorlar hayret doğrusu!

Sevgiler sunuyor, haftaya tekrar görüşme arzusunda olduğumu ifade etmek istiyorum sevgili okurlar.

21 Eylül 2010 Salı

0037-16.09.2010.Âlemin Keyfi Yerinde, Yine Maşallah!

Âlemin Keyfi Yerinde, Yine Maşallah!


Yazılarıma elde olmayan nedenlerle bir süre ara verip de geriye baktığımda sanki birçok şeyi kaçırmışım gibi geliyor. Özellikle de gündemin beşer dakikalık aralarla değişiverdiği ülkemizde birkaç hafta yazmaya ara vermek, belli bir düzeyde asırlardan daha uzun inanın…
Örneğin geçen hafta sonu, 87 senelik Cumhuriyet Tarihi’mizin 6ncı halkoylaması için sandıklar kuruldu ülke çapında. Hükümet ile Muhalefet Partilerinin bazıları arasında adeta bir güven oylaması hüviyetine sokulmak istenen halkoylamasında, 1982 Anayasası’nın 26 maddesinde yapılması öngörülen değişiklikler, açık ara Evet oyu aldı. Kimilerine göre ülkenin bölünmesine kadar gidecek bir dizi değişime sebep olacak bu sonuç, kimilerine göre de yepyeni, bembeyaz bir sayfayı açtı demokrasi tarihimizde… Her iki görüşte de haklı yönler var elbet; ancak asıl öne çıkması gereken noktaları göz ardı ediyormuşuz gibi geliyor bana. Örneğin kitlelere umut olarak lanse edilen bir parti liderinin, halkoylamasında oy veremeyerek yüzyılın pazarlama hatasına kurban gidişi, özellikle Güneydoğu Anadolu’da İmralı’nın yönlendirmesi ile Evet ve Hayır’ın dışında üçüncü bir seçenek olarak “Boykot”un öne çıkması gibi… Açıkçası oy veren milyonlar neyi oyladıklarının farkında değillerdi. Değişiklik paketi hakkında ancak iki, bilemedin üç yorum dinlemiş kitleler, içeriğini tam olarak bilmedikleri bu pakete Evet ya da Hayır demek zorunda bırakıldılar maalesef. Her ne olduysa oldu, oylama eğrisiyle doğrusuyla Millet’ten olur aldı. Bu saatten sonra benim siyasetten beklentim, toplumsal konsensüs sağlayarak yamalı bohçadan beter hale gelen cunta artığı 1982 Anayasasını, çağın normlarına ve yüzyıllardan bu yana süregelen devlet geleneklerine uygun, en önemlisi “devşirme” olmayan bir Anayasa ile değiştirmesidir. Öyle ya, Anayasa dediğin, merhum Uğur Mumcu’nun “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı; İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası’na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku’na göre idare edilen ve İslam Hukuku’na göre gömülen kişidir” tarifinin dışında, tamamen bize ait olmalı değil mi? Ve asıl önem arzeden nokta, her önüne gelenin kendi bekası için delik deşik edemeyeceği, sağlam bir “sistem” oluşturulmalı. Günahım kadar bile sevmediğim ABD’de Başkanlık Sistemi o denli sağlamdır ki, ABD Tarihi’nin en sevilen Başkanlarından Bill Clinton’u üçüncü kez seçtirmek için o sistemle oynamayı düşünmediler bile. Durduk yerde Başkanlık Sistemi örneği vermedim; halkoylamasının hemen ardından siyasi çevrelerde tartışılmaya başlanan bir kavram olduğundan dile getirdim bu konuyu. Kısaca üstünden geçmek gerekirse eğer, kuvvetler ayrılığı denen ve demokrasilerin emniyet sübabı olan sacayağı, ancak Başkanlık Sisteminde tam randımanlı bir biçimde uygulanabilir. Neyse, bu ayrı bir yazının konusu…
Dünya 2ncisi olduğumuz Dünya Basketbol Şampiyonası’ndan da kısaca bahsedip bitirmek istiyorum. İkinci olduk, büyük başarı vs. gibi beylik laflar etmektense, çuvaldızı kendimize batırmak istiyorum. Birkaç küçük istisna dışında, her daim alışık olduğumuz son ana kadar getirip orada bırakma huyumuz bu şampiyonada da depreşti. Tarihin en kötü ABD Milli Basketbol takımına finalde yenildik. Oysa finale değin ne güzel getirmişlerdi. Finalde bir ürkeklik, bir yorgunluk, bir umursamazlık… Üzüldük elbette. Şampiyona ertesinde olan biten şeyler ise tam bizlik! Zat-ı şahanelerinin gönül hazinelerinden verdiği birer buçuk milyon ABD Dolarının yanı sıra, Ödül Yönetmeliği’ne göre Gümüş Madalya kazanan sporculara verilen 500’er Cumhuriyet Altını da cabası oldu… Bir iş adamımız da birer rezidans verecekmiş oyunculara. Helal olsun diyesim gelmiyor açıkçası. Ülkemizde yaşayan cefakâr vatandaşların hiçbirinin, bırakın gerçeğini, rüyasını bile göremeyeceği meblağların bu denli kolayca birilerine “pompalanması” bana hüzün veriyor. Asgari ücretle geçinmek gibi insanüstü bir olayı gerçek kılan ve bunun kesintisiz her ay yineleyen insanların yanında 15 günlük bir laylaylomun ardından milyonlara boğulan mutlu azınlık sinirlerimi zıplatıyor. İspanya’yı yıllarca baskıyla yöneten Franco’nun söylediği “Futbol kitleleri uyutan bir afyondur” sözünü diğer spor dallarına da yansıtmayı becerebilen uyanık yöneticiler olduğu sürece, balık hafızamız daha da zayıflamaya mahkûmdur… Bu arada 2010 KPSS’deki “HIRSIZLIĞI” anımsayan var mı hala aranızda?!
İyi haftalar diliyorum sevgili okurlar…

0036-05.08.2010.Sağlıklı Günler

Sağlıklı Günler


Allah kimseleri hastalıkla uğraştırmasın değerli okurlar. Geçtiğimiz haftayı çok ama çok zor geçirdim. Eşimle, genel bir kontrol için Bolu Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesine gittiğimizde olacaklardan bîhaberdik. Kist şüphesi ile AİBÜ Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edildi eşim. Poliklinik muayenenin ardından derhal yatış ve bir gün sonra da ameliyat denilince eşim de ben de şoke olduk. Yatış evraklarını hazırlayıp eşimi hastane odasına yerleştirerek hummalı bir şekilde giyim kuşam ve çeşitli ihtiyaçları hazırlamaya giriştim. 29 Temmuz günü ise saat 13:00’ten itibaren ameliyathane kapısında adeta karargah kurduk ailecek. Ameliyata girenler, sızlanarak ve biraz da narkozun verdiği uyuşuklukla dışarı çıkanlar derken akşamüstü saatlerinde eşimi ameliyat eden Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sayın Melahat Dönmez ve Doç. Dr. Sayın Ata Topçuoğlu yorgun bir şekilde göründüler. Melahat Hoca’mın yorgunluğuna rağmen tane tane anlattıkları ile biraz olsun rahatladım. Yeri gelmişken Prof Dr. Melahat Dönmez başta olmak kaydı ile Doç. Dr. Sayın Ata Topçuoğlu’na, poliklinik muayeneyi yapan Dr. Ulviye Kına’ya, Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi doktorlarından Sayın Alev Uygun’a, güler yüzlü hastabakıcı Ayhan Ağabeyimize ve servisteki cefakâr hemşire kardeşlerimize verdikleri emeklerden ve anlayışlı davranımlarından ötürü çok ama çok teşekkür ediyorum. Özellikle Dr. Alev Hoca için bir parantez açmak isterim ki; kendisinin servisteki yoğunluk ve iş yüküne rağmen güler yüzlülüğünden ve hastalarla hasta yakınlarına gösterdiği yoğun alâkadan hiçbir şey kaybetmemesi takdire şayandır. Bir de poliklinik muayeneden başlayarak ameliyat ve nekahet şeklinde devam eden süreçler boyunca sürekli olarak dua ettiğim biri daha vardı ki o da Bolu’nun Babası unvanını sonuna dek hak eden rahmetli İzzet Baysal’dı. Muhtaç olmayınca fark edemiyor belki insan, ancak AİBÜ Tıp Fakültesi ilimiz ve hatta çevre iller için büyük bir nimet… Yıllar boyunca tetkik ve tedavi anlamında Ankara’ya adeta taşınan birçok dostumuz oldu çeşitli hastalıklardan dolayı. Bu zorunluluğu ortadan kaldıran İzzet Baysal’ın ilimize vakfettiği Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi ve bünyesindeki birbirinden değerli uzmanlar olmuş gözüküyor. Yıllardır yollarda cefa çeken hasta ve hasta yakınları da bir nebze olsun rahata ermiş oluyor böylece.
Uzun sözün kısası, hasta olmak da hasta yakını olmak da son derece zor şeyler. Hani derler ya; Allah hastaneye düşürmesin ama hastanelerin yokluğunu da göstermesin diye, geçen hafta içinde bu sözü kaç kez söyleyip dilime pelesenk ettim bilemiyorum.
İlgililere tekrar tekrar teşekkür ediyor ve herkese sağlıklı günler diliyorum değerli okurlar. Önümüzdeki hafta görüşmek üzere…

0035-29.07.2010.Bizim Zamanımızda...

Bizim Zamanımızda…


Selam ve sevgiler değerli okurlar. Uzunca bir boşluğun ardından tekrar sizlerle olmak büyük keyif veriyor bana. Çalışma düzenimdeki küçük bir değişiklik, ailevi ve sosyal yaşantımda büyük bir değişiklik oluşturdu; tıpkı Çin’de kanat çırpan bir kelebeğin Brezilya’da tayfuna sebep olması gibi, ki biz buna Kelebek Etkisi diyoruz… Bu vardiyalı çalışma düzeni benim düzenimi bozdu. Gerçi bu son söylediğimi umarım dayım İlhan Özdemir duymaz. Zira bu konuda ürettiğim bahanelerin bini aştığını söyleyerek paylayacaktır mutlaka beni… Neyse ki yeniden sekiz saatlik vardiya düzeni geri geldi de biraz olsun kendime ve aileme vakit ayırabilme fırsatı doğdu.
Nereden takıldı ise dilime “Su Sızıyor” adlı halk türküsü takıldı.

Su sızıyor sızıyor
Taşların arasından
Eğil bir yol öpeyim
Kaşların arasından

Oğlan mayilem oğlan
Sözüne de kavilem oğlan
Enişte bana pişt demiş
Yalan aslanım yalan


Mucip ARCIMAN’ın Ankara yöresinden derlediği bu türkü beni ta çocukluğuma, ilkokul günlerime geri götürdü. Şimdilerde “stajyer” gibi cafcaflı bir sıfata büründürülmesine rağmen, çocukluğumuzda aday sıfatıyla anılan ve Eğitim Fakültesi öğrencisi olan öğretmenlerimizden biri, müzik dersinde bizlere bu türküyü öğretmişti. Nedendir bilinmez, bizlerin de çok hoşuna gitmişti, neme lazım… Ancak “aday öğretmenimiz”in staj süresi dolup da biz kendi öğretmenimizle, deyim yerinde ise, başbaşa kaldığımızda birşeyler değişti. İlk müzik dersinde Su Sızıyor’u söylemek istediğimizde nedensiz bir tepki ile karşılaştık. Öğretmenimiz türkünün sözlerini çok mu erotik bulmuştu, bunu bilmiyorum. Ama türküyü bizim yaşımızdaki çocuklar için çok da uygun bulmadığı açıktı. Şimdiki aklımla düşünüyorum da, öğretmenimizin bize öğretilen bu türküyü uygunsuz bulması biraz anlamsız geliyor. Yani daha geniş bir bakış açısı fena olmazdı sanki… Çocuk aklımızla bize son derece sevimli gelen bu türküyü “söyletmemek” çok hoş durmuyor gibi… Bir yanımla da haklı bir tepki gösterdiğini düşünmüyor değilim. Bugün geldiğimiz noktada yaşadığımız çevrede karşılaştığımız insanlar ve bir standart haline getirdikleri davranış kalıplarına bakınca türkünün çok masum kaldığı aşikâr. Bir de öğrenci – öğretmen ilişkileri boyutu var ki olayın, tam bir zıtlıklar abidesi. Dillere pelesenk olmuş “bizim zamanımızda” lafını kullanmam gerekirse eğer, bizler öğretmenlerimizle çok derin bir saygı, hatta zaman zaman korkuya kaçan bir düzen çerçevesinde konuşabilirdik. Bu bağlamda “Ya hocaam, Su Sızıyor’u söyleyelim, n’oluur ya!!!” hitabının yanından bile geçmemiz düşünülemezdi. Şimdiki öğrenci – öğretmen ilişkilerinde sergilenen “enseye tokat göze parmak” durumlara bakıldığında “bizler melekmişiz” demekten gayrı bir şey gelmiyor elimden.
Sevgiler sunuyor ve haftaya yeniden buluşabilmeyi diliyorum sevgili okurlar.

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...