16 Eylül 2014 Salı

069.10.09.2014-Annem

Annem…
Aylardan sonra ilk kez sosyal medya tarzı kısa kısa değil de uzun uzadıya bir şeyler yazabilmek umudu ile oturdum bilgisayarın başına. Duygularımı kelimelere salim kafa ile dökebilmemin yegâne şartı, her şeye ilaç olduğu yönünde genel kanı hâsıl olmuş olan zamanın, içimdeki yarayı biraz olsun kabuklandırabilmesi idi sanırım.
Nisan ayının başında annemi kaybettim. Kabullenmesi, yazıya dökmesinden daha zordu benim için. Dile kolay; tam kırk yıldır acı-tatlı birçok şeyi, en önemlisi de hayatın çok büyük bir bölümünü paylaştığım insanı, annemi aniden kaybetmek çok ama çok yıprattı beni. Fatma Hatun Hastanesi doktorlarından Gürkan Bey’in, yoğun bakım odasından çıkıp, camlı kapılardan geçerek yanıma gelmesi ve çaresiz gözlerle “Hastamızı kaybettik. Başınız sağ olsun!” demesi ile sanki bir anlığına benliğim vücudumu terk edip güm diye geri geldi. Tarifi imkânsız bir histi ve düşmanımın bile bu durumu yaşamasını istemem açıkçası. O ilk anda ağlayamasaydım sanırım çatlardım. Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insanoğlu. Ancak her ölüm erken gerçekleşmiş gibi hissediyoruz nedense.
Dedim ya; kırk yıldır beraberdik annemle. Ben altı aylık bir bebekken eşinden ayrılıp tek başına beni yetiştirmeyi seçmiş, bu süreçte ne benim ne de ailesinin yüzünü hiçbir zaman yere eğmemişti bu kırk yıl içinde. Bizim toplumumuzda eşinden ayrı erkek çocuk yetiştirmeye çalışmanın bütün zorluklarına göğüs germiş, arkadaşım Ersin Danışman’ın deyimiyle “hiç kimseye eyvallahı olmamış”tı. Bu onun tercihiydi elbette ama yaptığı seçimden dolayı ne bir pişmanlığı vardı ne de bir “acaba”sı. Kırk yıl; neredeyse bir ömür mesafesi…
En ilginci de sevgili dostlar, annemin tam da doğum günümde Hakk’a yürümesiydi sanırım. Evet, kırk yıl önce;1974’ün soğuk bir 4 Nisan sabahında beni dünyaya getirmişti ve kaderin garip bir cilvesi sonucu kırk yıl sonra yine bir 4 Nisan gününde beni bırakıp upuzun, geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmıştı… Bir iş arkadaşımla cenazenin birkaç gün sonrasında yaptığımız sohbette fark ettiğimiz bir ayrıntıyı da sizlerle paylaşmak isterim. Dedim ya; doğum günümde kaybettim annemi. 1974’ün ve 2014’ün 4 Nisan zaman tablolarını çıkarıp üst üste koyduğumuzda fark ettiğimiz ayrıntı şuydu:
Annemin kırk yıl önce doğum sancısı çekmeye başladığı vakitle, ağırlaşıp onu hastaneye kaldırdığımız vakit neredeyse aynı vakitti. Rahmetli anneme sorduğumda beni sabaha karşı beş-beş buçuk gibi doğurduğunu söylerdi. Belki de yoğun bakımdaki en kasvetli saatler de sabahın o saatleri, beni doğurduğu anki saatlerdi. Ve ruhunu teslim ettiği vakitler ise doğum bittikten sonraki ilk nekahet vakitleri… Tasarlasan olmaz!
Derler ki sevdiği birini kaybeden kişinin kalbinde kırk mum yanar ve her gün bu kırk mumdan biri sönermiş. Ta ki tek bir mum kalana dek… İşte o tek mum hiç mi hiç sönmezmiş; insan kaybettiği sevdiğini unutmasın diye… Tam beş ay oldu annemin naaşını toprağa emanet edeli. O tek mum hala yanmaya devam ediyor. Bazen haddini aşıp meşale gibi dağlıyor içimi, bazen de usul usul, titrekçe yanıp unutturmaya yüz tutuyor…
Sevdiklerinizin kıymetini bilin dostlar, onlar yaşarken. Zira elbiselerine sinmiş kokuları, onları kaybettiğinizde yetmez oluyor bir zaman geldiğinde…  Sevgilerimi sunuyorum değerli okurlarım…

14 Ocak 2014 Salı

0068.16.01.2014.Çalışan Gazeteci

ÇALIŞAN GAZETECİ

     Merhabalar sevgili dostlar.  Geçtiğimiz 10 Ocak günü Çalışan Gazeteciler Günü’ydü. 1961 Anayasası’nda “Bayram” statüsünde olmasına rağmen, verilmiş hakların birçoğunun 12 Mart Muhtırası ile geri alınması sonucu sade bir güne dönüşen bu özel gün sizlere ne ifade ediyor bilmem ama, bende çok da olumlu düşünceler uyandırmadığı kesin. Hele ki şu günlerde…
     
     Elbette benim gibi amatörce bu işle ilgilenmeye çalışan biri için bunu söylemek kolay; bekâra boşanmak ne derece kolaysa… Zira gazeteciliğe gönül vermiş, yağmur çamur demeden, adeta kelle koltukta çalışan arkadaşlarımız için bu durum benimkinden çok farklı. Haber peşinde koştururken trafik kazası atlatanlar, 38 derece ateşle “önemli kişi”leri izlemek zorunda kalanlar… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bütün bu koşuşturmaca içinde gazeteciyi en çok üzen durum ise sanırım yazdığı haberin bir şekilde sansür edilmesi olsa gerek. Bu ulusal basında da böyle yerel basında da… Gerekçeler farklı gibi görünse de temelde sansüre uğramanın gerekçesi hep aynı: “Sadece gazetecilik” yapmayan patronlar ve çalışanlar!..
     
     Düşünsenize; madencilikten enerji üretimine, tüpçülükten finans sektörüne değin uzanan geniş bir yelpazede yatırım yapmış insanların devletle iş yapmaması düşünülemeyeceği gibi, devletle küçük ya da büyük iş yapan bir patronun çalışan gazetecilerine sınırları geniş ve serbest bir çalışma ortamı sağlaması düşünülebilir mi? Yerel bağlamda düşünürsek; örneğin Belediye’ye ait bir işyerini hasbelkader işletmekte olan ve bu faaliyetini gazetecilikten kaynaklanan tanınırlığına borçlu olan bir gazetecinin, Belediye Başkanı’nın akla yatkın olmayan bir icraatını korkusuzca eleştirebilmesi mümkün müdür?  Dolayısıyla “çalışan gazeteci” kavramının içini boşaltmadan; ister medya patronu ister muhabir olsun bu sektörde var olan herkesin salt gazetecilikle uğraşması demokrasiyi sağlam temellere oturtacak, medya, tetikçilik yapmadan aslında olması gerektiği gibi “dördüncü güç” statüsünü hakkıyla kazanıp koruyabilecektir. Zor bir dönemden geçmekte olduğunu düşündüğüm ülkemizin daha demokratik bir ortam haline gelmesi kanımca buna bağlı.
     
     Bu konuyu vesile kılarak ben de yerel medyamızın tüm mensuplarının Çalışan Gazeteciler Günü’nü kutlamak isterim.

      Hepinize iyi haftalar diliyor, sevgi ve selamlar sunuyorum sevgili takipçiler.

12 Aralık 2013 Perşembe

0067.13.12.2013.BİYOMETRİK İZ



BİYOMETRİK İZ



                Selamlar sevgili dostlar. Son günlerde sağlık alanında ilginç ve bir o kadar da aslı astarı olmayan bilgiler kamuoyu ile paylaşılmakta. Ancak söz konusu bilgileri paylaşanlar mı anlatmaktan yana sorunlu, yoksa bu bilgileri aktaranların mı anlayışı kıt bunu çözebilmek mümkün değil.

                Avuç içi izi okutmadan tedavi olamama saçmalığı örneğin… Kasım ayı içerisinde, basının odaklandığı konu, özel hastanelerde avuç ve damar izi okutularak muayene olma zorunluluğu idi. Olay başlı başına bir kişisel güvenlik zafiyeti olarak ortadayken, Aralık ayı başından itibaren avuç içi izi olmayanların muayene olamayacağı yönünde bilgi kirliliği oluşturmak kimin fikriydi Allah aşkına?!? Öyle bir durum ortaya çıktı ki, hasta olmasan dahi gidip uyduruk bir poliklinik kaydı oluşturmak ve avuç izini sisteme kaydettirmek zorundaymışsın gibi bir yapay zorunluluk icat edildi. Sonrasında ise aklı başında birileri çıktı da, Aralık ayından itibaren hastanelere başvuranların da münferiden avuç içi taratılabileceğini açıkladı çok şükür. Gerçi başta değindiğim “kişisel güvenlik zafiyeti” konusunda yapılan ya da yapılacak bir çalışma maalesef hala yok! Suiistimallerin önüne geçme amaçlı olarak tasarlandığı iddia edilen bu sisteme neden ihtiyaç duyulduğu bence hala bir muamma. Yani en ekstrem örneklerden biri olarak sunabileceğimiz pasaport alma işleminde bile TC Kimlik Numarası yeterli olurken, sağlık gibi mahremiyet ihtiva eden bir konuda neden tamamen kişiye özel olan biyometrik iz kullanımı zorunludur ki?! İleride bir gün bu bilgilerin ilgisiz üçüncü şahıslarla paylaşılmayacağını kim garanti edebilir? Bu noktada Oktar Babuna örneğini hatırlatmak isterim. 1997 yılında TGRT’nin öncül desteğiyle bir kampanya başlatan Babuna, bu kampanya dâhilinde uygun kemik iliği bulabilmek adına 160 bin kişiden kan örneği toplatmayı başarmış, ancak toplanan örneklerin 120 bin adedinin kaybolması ve bu örneklerin ABD ile paylaşılması ile suçlanmıştı. Komplo teorisi gibi olacak ama; bu kadar yüksek sayıda örnek ile donörlerin DNA yapısına ulaşılabilir ve dolayısıyla donör ırka yönelik kimyasal silah üretilmesine bile olanak sağlanabilir! SARS ve Kuş Gribi’nin neden sadece sarı ırk üzerinde etkili olduğunu merak eden var mı acaba aranızda?

                Sağlıkta reform süreci; doktor seçme özgürlüğü, bürokratik zırvalıkların en aza indirilmesi gibi birçok yönden hastaya ek olanaklar sağlamış görünürken, avuç ve damar izinin sisteme işlenmesi zorunluluğu bence gerekliliği tartışılacak bir uygulama olarak sağlık sistemine biraz da zorla entegre edildi. Bu uygulamadaki “kişisel verilerin güvenliği” sorunsalının çözüme kavuşturulması, güvence verilememesi halinde (ki bence insan faktörünün dâhil olduğu bu süreçte kişisel veriler hiçbir zaman güvende olmayacaktır) dünyada hiçbir örneği bulunmayan bu uygulamadan bir an önce vaz geçilmesi en büyük dileğimiz. Hem bir aralar çipli nüfus cüzdanları pilot uygulama olarak BOLU’da uygulanmıştı; ne oldu o uygulamaya Allahınızı severseniz?!?

                Önümüzdeki hafta, Allah ömür verirse, sağlık hakkında bir şeyler söylemeye devam edeceğim dilim döndüğünce. Görüşünceye dek hoşça kalın dostlar…

3 Aralık 2013 Salı

0066.06/12/2013.Dert-hane


DERT-HANE

                Selamlar sevgili dostlar. Geçen haftaki yazımda, dershanelerin kapanması süreci ile ilgili birkaç şey yazacağımı söylemiştim hatırlarsınız.
                
             Her ne kadar bu yıl çalışmasa da eşimin yıllardan beridir ataması yapılmayan bir öğretmen olarak dershanelerde çalışmasından dolayı bu sektörle ilgiliyim. On bir ay kadar bilgi işlemci olarak bizzat sektörde yer almamın da bunda etkisi var elbette… O dönemde, geçen haftaki yazımda da bahsettiğim “eski” arkadaşlarıma anlatamadığım, ya da onların anlamamakta ısrar ettiği nokta dershanelerin, maddi durumu yerinde olmayan ailelerin çocuklarına okuyup kariyer sahibi olmaları yolunda fırsat eşitliği sağlaması idi. Resmi rakamlarla kişi başına düşen milli gelir 13 bin Dolar olsa da hayatlarını kıt kanaat şartlarda idame ettirmeye çalışan ve çocuklarına özel ders aldırmaya yetecek maddi imkânı olmayan ailelerin can simididir dershaneler. Şöyle ki; yeni mezun bir öğretmen bile özel dersin saati için 50 TL gibi rakamlar telaffuz ederken, tek bir ders yerine tüm derslerden okul dışı destek aldırabilmek için ailelerin destek noktası, zeki fakat maddi durumu iyi olmayan çocuklar içinse fırsat eşitliği sağlayan eğitim kurumlarıdır onlar. Okulda alamadıkları bilgileri tamamlamanın haricinde, sınav tekniği kazandırma anlamında da dershanelerin öğrenciye desteği tarifsiz bana göre. Yeri gelmişken söylemeden edemeyeceğim: ÖSYM’nin uyguladığı üniversiteye giriş sınav sistemi öğrencinin karşısında heyula gibi dururken dershaneleri sistem dışına itmek en basit ifade ile saçmalamaktır! Sınav sisteminin parçalarından belki de en önemlisi olan rehberlik faaliyetine de değinmemiz lazım bu noktada. Elde ettiği puana rağmen gerekli rehberliği alamadığı için istediği bölümlerde okuma şansı elde edememiş onbinlerce gencin geleceğini şekillendirme görevi yapan Rehberlik uzmanlarını dershaneler dışında maalesef devlet okullarında bulma şansı yok öğrencilerimizin. İşi salt ticaret olarak gören, sürecin işleyişine; “seneye de bana para kazandırsın” açısından bakan şarlatan Rehberlik uzman(!)larını ayrı tutuyorum… Kısa vadede özel dersten “voliyi” vuracağını düşünen müflis fikirli bazı aymazların anlamamakta ısrar ettiği nokta, uzun vadede eğitim sisteminin tüm dişlilerinin bu durumdan kötü etkileneceğidir.
                
              İşin eğitim boyutu dışında bir de ekonomik boyutu var elbette. Dershane öğretmenlerinin ve diğer çalışanların işsiz kalacak olması gerçeği bir yana, kaynak kitap basımı ile uğraşan matbaaların ve yayınevlerinin yatırımcıları ve çalışanları ile bu durum değişiminden olumsuz etkileneceği gerçektir. Başbakan’ın Kore Cumhuriyeti gezisi yolundayken, uçakta verdiği “dershaneler kapatılacak” demecinden bu yana sektör durma noktasına geldi maalesef. Bunların dışında, hak ettiği halde atanmayan milyonlarca öğretmenin durumu herkesin malumuyken, dershane öğretmenlerinin Milli Eğitim sistemine “adapte edileceği” söylemi ne kadar gerçekçidir bunu siz değerli okuyucuların vicdanına bırakıyorum.
               
              Şunu açıklıkla ifade etmek lazımdır ki, Milli Eğitim sisteminin köklü bir reformdan geçme ihtiyacı tüm zamanların en üst seviyesine ulaşmış vaziyette. On yılı aşkın bir süredir tek başına iktidarda olmasına rağmen, aynı partinin mensubu olma dışında hiçbir yönden birbirine benzemeyen dört ayrı Milli Eğitim Bakanı atanmasının ise reformla uzak yakın alakası yok bence. Dershane tartışmasının da fillerin tepişmesi olduğunu anlamak için yeterli süredir çimen kıvamındayız diye düşünüyorum.

               
            Haftaya görüşmek üzere sevgilerimi sunuyorum değerli okurlar.

28 Kasım 2013 Perşembe

0065 - 29/11/2013 Korku Gölgesindeki Fikirler

KORKU GÖLGESİNDEKİ FİKİRLER

                Merhabalar sevgili dostlar.  Hakkında yazılabilecek bu kadar çok mevzuya rağmen yazamamak neyle açıklanabilir bunu söylemek zor. Zira adam gibi fikir beyan edebileceği bir konu bulma anlamında zerrece sıkıntısı olmamalı insanın ülkemizde. Ancak benim gibi amatörce ve kör-topal götürmeye çalışanlar için karşılaşılan sıkıntılar biraz farklı…

                Bolu gibi görece küçük bir memleket bile olsa kaynak bağlamında zenginlik var aslında. Elbette ki benim de bu konular hakkında âcizane fikirlerim var. Ancak bunları korkusuzca kaleme alabilme konusunda sıkıntılarımız var. En azından benim… Ha Bolu Takip Gazetesi’nden kimsecikler sansür etmiyor yazdıklarımı, onların hakkını teslim etmek lazım. Lakin benim kişisel manada içimde taşıdığım korkular, özgürce yazmamda önümde duran en büyük engeller diyebilirim. Görüşleri ne olursa olsun insanların, henüz basım aşamasına bile gelmemiş kitaplarından dolayı kovuşturulması, geçmiş yıllarda devlet millet düşmanları ile mücadele eden insanların şimdilerde, mücadele ettikleriyle aynı safta kabul edilmesi benim korku içinde olmamın sebeplerinden yalnızca birkaçı. Aksak ve yanlış gördüklerimi kaleme alırken, ki bu her bir ferdin korkusuzca yapabilmesi gereken bir şey, geride bırakmak zorunda kalabileceğim insanları düşünmek ve yıllarca çaba sarf ederek oluşturmaya çalıştığım “iyi insan” olgusunu silebilecek orantısız tepkilere maruz kalma tedirginliği, benim özgürce yazabilmemin önündeki en büyük engel. Bu bağlamda, gördüğüm olumsuzlukları yazmak dururken kalkıp da sinema-televizyon ya da müzik hakkında yazmak bana, dışarıda millet birbirini kırarken penguen belgeseli göstermek gibi geliyor… Keşke her şey güllük gülistanlık olsa da sanata dair naçiz fikirlerini beyan etmekte bir beis görmese insan.

                Aslına bakarsanız moda tabirle “sosyal medya” diye adlandırılan ve çoğu kişi tarafından gücü tam da anlaşılamamış paylaşım platformlarına küçümser nazarla bakılmasının temel sebebi de bu diye düşünüyorum. Bu “çoğu kişi”den oluşan zümrenin sosyal medyaya bakışı; denetim altına alınamayan, sorgusuz sualsiz biat etmeleri beklenirken bunu yapmamakta ısrar eden bir kısım düzen karşıtının dâhil olduğu ve denetimsizce görüş beyan ettiği “bela” bir ortam şeklinde maalesef. Elbette sosyal medyada paylaşılan her bilgi doğru kabul edilmemeli ama alabildiğine hür olması gereken bir platforma bu tarz yakıştırmalar da atfedilmemeli… En azından tıpatıp aynı kelimeleri kullanarak, sanki tek elden çıkmışçasına “tıpkıbasım” manşetler atan, koşulsuz biat etmiş yazılı basına bir alternatif olabilmeli sosyal medya. Demokrasi kültürünün yeşermiş olduğu toplumlarda aykırı sesler de senfoninin bir parçası kabul edilir; hele ki eğer demokrasi sizi “kesmiyor”, “ileri demokrasi” diye yırtınıyorsanız!..


                Dershanelerin kapanması / kapatılması üzerine de bir şeyler yazacaktım, ama konu uzadı. Ben de konu bütünlüğüne halel gelmesin diye bu konuyu haftaya bırakıyorum. Sektörün içinde olduğu halde kişisel bekası için olaya dar açıdan bakan bazı “eski” tanıdıklara anlatamadığım şeyleri, dilim döndüğünce yazmaya çalışacağım. Belki sözlerle etkili olamadığımız vücutlarının kalın kesimlerine yazıyla nüfuz ettirebiliriz anlatmak istediklerimizi… Haftaya görüşmek üzere sağlıcakla kalın sevgili dostlar.

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...