9 Mayıs 2021 Pazar

076.04/04/2021 - Kırmızı Çizgili Pijama (Bolu'nunSesi)

 

KIRMIZI ÇİZGİLİ PİJAMA

                Geçtiğimiz günlerde tüm Türkiye’de olduğu gibi Bolu’da da “yayalar kırmızı çizgimiz” etkinliği düzenlendi. İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen ve trafikte yayalara geçiş önceliği verilmesi temelinde gerçekleşen bu kampanya ya da uygulama çerçevesinde yaya geçitlerine kırmızı çizgi çekildi ve trafiğe yaya ya da araç sürücüsü olarak katılan bireyler için farkındalık yaratılmaya çalışıldı.

                Sürücüler açısından, kesilen cezalar çerçevesinde bu farkındalık büyük oranda oluştu zannederim. Zira bu uygulama kanımca Türkiye’de ilk kez eski valilerimizden Sayın Ahmet Zahteroğulları öncülüğünde Bolu’da gerçekleştirilen Önce Yaya adlı uygulamaydı. Uygulama öncesinde de yayalara her daim öncelik veren hatta bazen eşi tarafından “çok oluyorsun” şeklinde yadırganan bendeniz, 245 TL yayaya yol vermeme cezasına çarptırılmış ve farkındalığım an itibarı ile fazlasıyla artmıştı! Şaka bir yana aslında bu uygulamanın önemi sadece sürücüleri değil yayaları da kapsıyor diye düşünüyorum.  Her ne kadar sadece sürücülerin sorumluluğu varmış gibi algılansa da yayaların da kendilerine tanınan bu öncelik hakkını, doğru kullanmaları hayati derecede önem arz etmekte. Trafikte her zaman sürücü olarak bulunmuyoruz; yaya olduğumuz anlarda bir empati duygusu içerisinde daha hızlı hareket ederim kendi adıma. Yani “yaya geçidinden şöyle salına salına geçmek dururken niye koşturuyorsun birader?!” diyenler de oluyordur elbette. Dedim ya, empati, yani karşısındaki gibi düşünebilme yetisi. Bazen de kararsızlarla karşılaşıyoruz: Geçsem mi geçmesem mi kararsızlığındaki bireylerin varlığı sonucu uzayan bekleme süreleri…

                Gerçi ben de nelerden bahsediyorum böyle? Ambulansa, itfaiyeye bile öncelik verme konusunda sıkıntı yaşanıyor zaman zaman. Kimseyi suçlamak istemem elbette ama eğitim sistemimizde empati dersleri de olmalı bence, siz ne dersiniz? Çağdaş toplumların sosyal ve kültürel düzlemde başarılı olmalarının temelinde yatan ana duygu bu kanımca. Çoğu kişiden duymuşluğunuz vardır, bir de benden duyun diye söyleyeyim: “Almanya’da kaldırımda yürürken yanlışlıkla da olsa trafiğin aktığı yola ayağını koyarsan tüm trafik duruyor. Hatta bak aynen şöyle” diyerek yanındaki yurdum insanına trafiği durdurma şovu yapan gurbetçilerin varlığı bize şunu gösteriyor bence: İnsanımız her nerede yaşıyor olursa olsun genetik kodlarına işlenmiş davranışları hayata geçiriyor. Yoksa başka hangi memleketin insanı otobanda düğün konvoyu düzenleyip trafiği durdurma pahasına Erik Dalı eşliğinde göbek atar ki?!

                Uzun sözün kısası yayalar kırmızı çizgimiz kampanyası ya da etkinliği toplumumuzca özümsenmiştir diye umut ediyorum. Gerçi sıklıkla kullandığımız birçok kavram gibi bu kırmızı çizgi çekmenin de içinin boşaltılmış olduğunu düşünmekteyim. Bir markanın şalgam suyu reklamında bile “şalgam suyu kırmızı çizgimiz” sloganı, hem de hemşehrimiz olan Mehmet Şef tarafından kullanılmaktayken…

 

                Hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum değerli okurlar.

074.21/03/2021 - Kısa Kısa (Bolu'nun Sesi)

 

KISA KISA…

                Kayak sezonunun kapanmasına kısa bir süre kala, kayası gelen bir “iş insanı” helikopter ile Kartalkaya’ya gelmiş. Hoş gelmiş sefa gelmiş de bu ne bohemlik, bu ne görgü noksanlığıdır arkadaş!  Helikopterle kaymaya gelmek nasıl bir kafanın ürünüdür bunu hiçbir okurumuzun cevaplayabileceğini sanmıyorum. Bir dönem evinden (yoksa yalısından mı demeliydim?) İkitelli Star Sokak’taki interStar binasına her gün helikopterle gelen Cem Uzan’ı anımsattı bu mevzu bana. Tamam, belli ki imkanları yerinde demek ki bu “ağbimiz”in, muhtemelen iş güçten sıkılarak bir tür kaçamak yapmak, kaymak üzere Kartalkaya’ya geldi. Bu değil tabii bizi ilgilendiren noktası olayın. Hür bir memlekette yaşıyoruz. Kaymak isteyen kayar! Ama kendisini çoook yükseklerde gören bu bey-efendinin, iğne ucu kadar empati yapması gerekmiyor mu sizce de? Pandemi var; esnaf, emekçi ve çiftçi gibi toplumun geniş kesimleri sessiz çığlıklar içindeler hayatlarını idame ettirmek zorundayken, birazcık olsun siftah yapamadan gün geçirenleri, kod 29 adlı insafsız hülle ile işlerini kaybedenleri düşünmesini bekliyor insan… Ama heyhat! Beyimiz kayacak. Boş ver helikopteri, ışınlanma bulunmuş olsa ışınlanarak gelecek kaymaya! Allah izan versin, akıl fikir ihsan etsin, ne diyelim.

                Birilerine alkollü içecek ruhsatı verebilmek adına çocuk parkının söküldüğüne de mi şahit olacaktık?!? Yanlış anlaşılmasın, alkol ruhsatına değil tepkimiz. Dedik ya, burası hür bir memleket; isteyen alkol alır, isteyen gazoz içer. Tepkimizin sebebi böyle bir gerekçe ile çocuk parkındaki ekipmanların sökülmesi. Gitgide beton çöplüğüne dönüşen, şehirleşmeden uzak şehirler içinde, çölde vaha bulmak kadar zor olan çocuklar için oyun alanlarının devre dışı bırakılması ne kadar üzücü. Umarım sökülen ekipmanlar, eski yerlerinde onlardan faydalanan çocukların ulaşabileceği kadar yakın bir noktada tekrar işler hale getirilir. Cıvıl cıvıl çocukların kapalı alanlara ve elektronik cihazlara mahkum olmamaları için parklara her zamankinden çok ihtiyacımız var. Gazeteciliğin böyle bir olayda dolaylı özne olmasına değinmiyorum bile. Zannederim ki onlar da bu olaya bu biçimde taraf olmaktan yeterince üzüntü duymuşlardır.

                Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, haftalık vaka sayılarını açıkladı ve Bolumuz maalesef yüz binde 68 olan vaka sayısından yüz binde 100’ü geçti. Bu durum turuncu kategoriden kırmızı kategoriye döndüğümüzün resmidir. Cumartesi günleri sokak kısıtlaması kaldırıldığından beri herkes dışarıda. İronik olan nokta ise şu: Herhangi bir şekilde uzatılan mikrofonlara sokaktaki insanların kalabalıktan şikayet etmeleri!.. Kendilerinin o kalabalığın içinde yer aldığından haberdar mı değiller, yoksa derin bir aymazlık mı bu yaşadıkları tartışmaya açık. Vatandaş mikrofona “çok kalabalık, herkes dışarıda!” diyor, muhabir “Ama siz de dışarıdasınız!” deyince mutlaka bir bahanesi oluyor. Hava almaya çıkmış oluyor, köpeğini gezdirmeye çıkmış oluyor, oluyor da oluyor… Kabul, eve tıkılıp kalmak çok kolay bir şey değil. Ama çekmeyince erilmez diye bir söz var. Evde biraz sıkıntı çekilecek ki yoğun bakım ünitesinde, solunum cihazı ile sıkıntı çekilmesin. İş yine dönüp dolaşıp empatiye geliyor anlayacağınız.

                Bir kararname ile İstanbul Sözleşmesi’nden tek taraflı olarak çekildi devletimiz. Kadın hakları anlamında ileri doğru atılmış çok büyük bir adımdı sözleşmenin imzalanması. Umarım bir çözüm yolu bulunur. Sözleşmeye tarafken bile maddi ve manevi şiddete maruz kalan, sokak ortasında canice hislerle öldürülen baş tacı kadınlarımız varken, sözleşmeden çekildiğimiz bu süreçte olabilecekler en büyük korkumuz.

                Sevgi ve saygıyla iyi haftalar diliyorum değerli okurlar.

073.14/03/2021 - Yüksek Hızlı Tren (Bolu'nun Sesi)

 

YÜKSEK HIZLI TREN

 

Geçtiğimiz günlerde aziz(!) basınımızda çıkan bir haber acı acı gülümsetti desem yeridir. Belediye Başkanımız Sayın Tanju Özcan’ın, Yüksek Hızlı Tren (YHT) hattının güzergâhının Bolu’dan geçmesi talebi ile Cumhurbaşkanı’ndan randevu talep ettiği ancak Beştepe’den bu talebe yanıt gelmediğinden bahsediliyordu haberde. Randevu talebine cevap alınamadığından hareketle, cevap alınıncaya kadar gerekirse günde üç kez randevu talebinin yinelenmesi yönünde Sayın Başkan’ın talimat verdiği de iletiliyordu kamuoyuna. Genel manada baktığımızda YHT’nin Bolu’ya da uğraması, lojistik olarak insanımızın sadece karayoluna mahkûm vaziyetten kurtarılması güzel şeyler. Ancak haberin satır aralarını bir kez daha ve dikkatlice okuduğunuzda bunun biraz içi boş bir sürece dönüşmekte olduğunu görmek çok da zor değil.

Bir defa devlette işler böyle yürür mü onu incelemek lazım. Bir kez aradık, iki kez aradık, olmadı üç kez arayalım, dört, beş altı… Bıktırıncaya kadar! Süreçlerin bu denli tek noktaya, tek kişinin inisiyatifine indirgenmesi ne kadar sakat bir durumsa, Sayın Belediye Başkanımızın numaratör takılmış misali ve kendi deyimi ile “bıktırıncaya kadar” randevu talebinde bulunması da o kadar anlamsız görünüyor. Hukukçu kimliği ile bu süreçleri bizden iyi bildiğine inandığımız Belediye Başkanımızın, randevu sürecini de hukuktaki ana kaidelerden biri olan “mümkün olan tüm yollar tüketildikten sonra” bıktırmaya götürmesi daha iyi olmaz mı acaba? Şu anda haber olarak basında yer alan bu sürecin böyle yönetilmeye çalışılması sanki biraz tribünlere oynamak ve Cumhurbaşkanlığı makamını halka şikâyet etmek gibi göründüğünde sanırım hemfikiriz. Dünya görüşüme uymayan bir yönde politika yapmış da olsa devlet adamlığına laf edemeyeceğim rahmetli Süleyman Demirel’in de dediği gibi; “Makamlar şikayet etme yeri değildir. Makamlar icraat yapma yeridir”.

YHT’nin Bolu’yu da güzergâhına alması yukarıda da belirttiğim üzere faydalı bir adım olacaktır, ona şüphe yok. Ancak coğrafi özellikleri dolayısıyla Bolu’muz, Ankara ve İstanbul’un arasında bir konumda olmasına rağmen, neredeyse asırlık Cumhuriyet tarihimizde normal tren hattına bile güzergâh olmamışken, Yüksek Hızlı Tren hattı içerisinde yer alması kanımca çok da mümkün gözükmemekte. Elbette işin uzmanları bu konuda fizibilite çalışmaları yapmıştır. Gelişen teknolojik imkânlar demiryolu ağının Bolu’dan geçmesine olanak sağlayacak düzeye ulaşmış da olabilir. Tehlikeli Bolu Dağı karayolu güzergâhını biraz olsun güvenli hale getirebilmek adına yola çıkılan Bolu Dağı Tüneli macerası bile uzun yıllar sonra tamamlanabilmiş, milyonlarca Amerikan Doları projeye akıtılmışken, zaten kıt olan kamu kaynaklarının YHT “macerası”na akıtılması doğru bir karar mıdır tartışılır. Bu işin de neredeyse hiçbir iç hat uçuşu olmadığı halde sırf icraat yapıldı demek için yapılan ve bazılarına büyükbaş hayvanlar için otlak muamelesi yapılan havaalanlarına benzemesinden korkmamız kadar doğal bir şey olamaz herhalde. Dediğim gibi işin uzmanları bununla ilgili çalışmaları yapmıştır diye umuyorum. Ancak kamuoyunun da bilgilendirilmesi ve konuya katılımının sağlanması noktasında bir çalışmaya kendi adıma şahit olmadım bugüne değin. Ne diyelim, hakkımızda hayırlısı…

Sevgi ve saygılar sunarak iyi haftalar diliyorum değerli okurlar.

7 Ocak 2015 Çarşamba

072.09.01.2015. HAFIZ


HAFIZ

                Merhabalar. Öncelikle ben dâhil neredeyse hiçbir dostum için güzel gitmeyen 2014’ten kurtulduğumuz için şükretmek istiyorum. Ölümler, hastalıklar ve türlü çeşit sıkıntılar insan için elbette. Ancak hepsi birden sökün edince insanda yaşama şevki denen mefhum kalmıyor. İnşallah 2015 bir önceki seneyi aratmadan hepinize, hepimize iyi şeyler getirir.

                Kırk yıl düşünsem kendimi dini konularda talkın verir hayal edemezdim, ama o da oldu! Geçenlerde okuduğum bir haberdi beni bu yola sevk eden… AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in bir televizyon programında, kamuda işe yerleştirmelerde torpil iddialarıyla ilgili olarak sarf ettiği cümle açıkçası beni bir Müslüman olarak rencide etti. Metiner Bu iddialarla ilgili olarak Cuma günleri imamlarımızın hutbe sonunda okuduğu ayeti, siyasi görüşü çerçevesinde yorumladı ve ayette “akrabanı koru, kolla” denildiğini belirterek torpilli işe yerleştirme iddialarını kendince savundu.

                Cuma namazlarında okunan hutbelerin sonunda imamlarımız Nahl Suresi doksanıncı ayeti ve meali okurlar. Ayette   İnnallâhe ye’muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fahşâi vel munkeri vel bagy, yeizukum leallekum tezekkerûn.” Şeklinde buyuruyor Yüce Yaratıcımız. Yani “Şüphesizdir ki Allah, ADALETİ, İYİLİK YAPMAYI ve YAKIN AKRABAYI KORUYUP GÖZETMEYİ emreder; FUHUŞU, YASAKLANMIŞ İŞLERİ YAPMAYI ve HAKKI GASPETMEYİ de yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” Sayın Metiner haklı; ayette akrabayı koruyup gözetmek emrediliyor, ancak öncelikle ADİL OLMAK emrediliyor. Ve aynı anda HAKKI GASP ETMEK de yasaklanıyor. Bir emri cansiperane yerine getirirken, diğer emir ve yasaklardan hiç dem vurmamak, ayetteki bir ifadeyi işine öyle geliyor diye ayıklayıp diğerlerini hiçe saymak, en hafifinden üçkâğıtçılık ve laf cambazlığıdır, göz boyamadır. Gerçi attığı twitleri “Bakara-makara” diyerek dalgaya vuran cambazlardan bahsediyoruz, Metiner’in yaptığı çok da şaşırtıcı değil bu açıdan.

                Binlerce genç her yıl milyonlarca lira sınav harcı yatırarak ÖSYM’nin yaptığı Kamu Personeli Seçme Sınavı’na başvuruyor. Öncesinde binlerce lira ödeyerek kaynak kitaplar alıyor, kurslara gidiyor. Ne için? Bilgisi ve çalışması karşılığında devlette çalışabilme hakkı elde edebilmek için. Bunun yolu da adaletli bir eleme süreci olmalı elbette. Ancak iddialar karşısında Allah’ın ayetlerini işine geldiği gibi yorumlayarak konuyu çarpıtmak; ipteki cambazı gösterirken cepten cüzdan aşırmak gibi geliyor bana. Bu sizce adalet ile açıklanabilir mi?

                Normalde tüm insanlar eşittir; ancak günümüz dünyasında “bazı insanlar” daha eşittir! Maalesef bu böyle… Sevgi ve saygılarımı sunuyorum değerli okurlar.

 

 

15 Aralık 2014 Pazartesi

071.18.12.2014.YOZLAŞMA

YOZLAŞMA

Merhabalar sevgili dostlar. Son zamanlarda okuduğum haberler, köşe yazıları ve bizzat şahit olduğum vakaların birleşiminden sonra toplumsal açıdan çok derin bir yozlaşma sarmalı içinde olduğumuz yönündeki kanaatim perçinlendi.

Aslında bu yozlaşma dünkü mesele değil. 12 Eylül askeri darbesi ile depolitize edilen bireylerden oluşan yığınlar, Özal Hükümetleri döneminden itibaren bir kültürel ve ahlaki şok yaşadılar. Rahmetli Özal’ın “çağ atladık” şeklindeki özdeyişi doğruydu bu bağlamda. Ancak nazar-ı dikkate zerrece alınmayan nokta çağ atlarken kafaların ve zihniyetin önceki çağda kalmış olmasıydı. Şehirlerarası telefon görüşmesi için bir hafta önceden isim yazdırırken, birdenbire dijital döneme geçince insanların hatları karıştı ve kaba tabirle “error verdiler”. Ve insanımız bu “error” durumundan kurtulabilmenin yolu olarak bildiği tek yöntemi, sistemi kapatıp açmayı seçti! Otuzdört senedir de maalesef o sistem yeniden açılma sürecini tamamlayıp işlevsel biçimde çalışmaya geri dönemedi. Doğal olarak da geçen bu sürede jenerasyon kabuk değiştirdi. Dallas dizisine ahlaksızlık olarak bakılırken, bugün çok eşliliği ön plana çıkaran ağalı-ırgatlı televizyon dizileri en çok izlenenler listelerinde en üst sıralarda kendine yer bulur oldu.

Komedyeninden siyasetçisine, din adamından iş adamına, bilim adamından esnafına kadar toplumun tüm katmanlarında çürüme o denli yoğunlaştı ki artık kokusu bile rahatsız etmeye başladı. İşin ilginç yanı bu yozlaşmadan şikâyet edenler türlü çeşit yaftalar yapıştırılarak geniş bir yelpazede ötekileştirildi, ötekileştirilmeye devam ediyor. Geçmiş dönemlerde bir Gulyabani uydurularak halkın olmayan bir korku figürü ile sindirilmeye çalışılması daha da yoğun biçimde devam etmekte maalesef. Örneğin Celal Bayar’ın kullandığı korku figürü “bu kış komünizm gelecek” şeklindeyken, dün şeriat oldu bu, bugün ise Ergenekon, paralel vs… Gücün geçici sahibi olan herkes, birileriyle hesaplaşma içerisine girdiğinden bir adım ileri gitme şansı bulamıyoruz. Elin oğlu Tanrı Parçacığı’nı (Higgs Bozonu) bulmak için CERN’de, ya da evrenin sırlarını keşfetmek için kuyruklu yıldıza uzay aracı indirerek para harcarken biz olmayan parayı bilmem kaç odalı saraylara, Alman malı yeni makam otomobillerine harcamaya devam ediyoruz.
               
İnsana ve emeğe verilmeyen değer de tüm bu çürümenin odak noktasında. Daha çok para kazanma hırsı, Allah olduğunu iddia eden Firavunları bile kat be kat aşmış hale geldi ne yazık ki!.. Laf olsun diye vermedim Firavun örneğini… Tarihsel Mısır kaynaklarında belirtilen gerçeklere göre piramit inşasında çalışan işçilerin günlük yemek ihtiyacı, çevre çiftliklerden satın alınan büyük ve küçükbaş hayvanlardan teşekkül eder ve bu hayvanların bedeli bizzat Firavun’un cebinden karşılanırmış. Oysa tıklım tıkış madenlerde çalıştırılan insanların yemek ücreti patronlar tarafından karşılanmadığı gibi, evlerinden getirdiklerini vakit kaybı gerekçesi ile yukarı çıkıp yeme hakkı bile ellerinden alınmakta… İki bin küsur yıl önce, iki bin küsur yıl sonra…
                
Değerli dostlar, öncelikle kendi evimizin önünü süpürürsek çevre temizlenmeye başlar. Akıllı olmakta fayda var. Hepinize iyi haftalar diliyorum… 

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...