31 Aralık 2024 Salı
085.13.06.2021 - Aşı Aymazları (Bolu'nun Sesi)
Son günlerde sosyal medyada sıkça karşılaştığım bir mevzu var: Aşı karşıtlığı!
Bildiğiniz üzere şu anda piyasada iki ayrı aşı var devlet tarafından temin edilen. Biri halk
arasında Çin aşısı adıyla anılan ve geleneksel metodla (yani virüsün zayıflatılması ile) üretilmiş olan
SİNOVAC, diğeri de Almanya’da yaşayan Türk bilim insanları Uğur ŞAHİN ve Özlem TÜRECİ (ve onların sahibi olduğu firma) tarafından geliştirilen ve mRNA gibi yeni bir teknoloji kullanılmış olan Pfizer / BIONTECH aşısı. Orta vadede bunlara Rus menşeli SPUTNIK V ile henüz ismi belli olmayan ve Faz-3 çalışmaları için gönüllüler aranmakta olan yerli aşıyı da eklersek halkımızın epeyce bir seçeneği olacak
diyebiliriz. Elbette ülkemiz tarafından tercih edilmese de dünyanın çeşitli bölgelerinde uygulanan başka aşılar da (CoronaVac, AstraZeneca / Oxford, Moderna vb) mevcut.
Tabi konu aşı ve enjeksiyon olunca, asıl görevi komplo teorileri üretmek olan ve bilimsellikle zerrece ilgisi olmayan bazı tipler, aşılar hakkında ipe sapa gelmez iddialar dillendirmeye başladı ışık
hızında! Aşıların aslında insanlara nano-çipler enjekte etmek için kullanılacağından, insan DNA’sını değiştireceğine kadar uzanan ve hurafe ile komplo teorisi arasında dolaşıp duran bir yığın safsata…
Bunları ortaya atan ve yayılmasına önayak olanlara “Pekala, bu nano-çipleri neden insanlara enjekte etme ihtiyacı hissediyorlar?” diye sorulduğunda ise cevap hazır: “Bilgilerimizi çalmak istiyorlar!!!”
Bilgilerimizi çalmak isteyenler varsa, ki mutlaka vardır böyleleri, yöntemleri bu denli karmaşık değildir.
Çok uzağa gitmeye gerek yok, her tür bilgiyi paylaşıma açtığınız akıllı telefonlar ile emin olun daha çok bilgiye ulaşmak mümkündür. Virüsün ortaya çıkışı ve görece olarak kısa bir sürede buna karşı aşı geliştirilmesi de ayrıca incelenmesi gereken süreçler ve bence asıl komplo teorisine açık olan kısım da bu.
Yazımıza konu olan ise aşı karşıtlığının geldiği nokta. Yukarıdaki satırlarda ismi geçen aşılar, ülkemiz dışında geliştirilen ve dünyaya dağıtımı yapılan ilaçlar. Elbette bu “dağıtım” para karşılığı yapılmakta. Yani ülkemiz bunları temin ederken para ödüyor ve bu paralar genel bütçe yoluyla karşılanıyor. Hepimizin ödediği vergiler ile… Biontech aşısı kullanıma hazırlanırken basitçe bir flakon sulandırılıyor. Her bir şişe 6 kişiyi aşılamak üzere kullanıma sunulmakta. Günlük aşı randevuları da 6 ve katları şeklinde belirleniyor. Son 6 randevudan bir kişi aşı olmaya gelemediğinde ya da
gelmediğinde son doz maalesef çöpe gidiyor. İlk zamanlarda uygulanan Sinovac aşısında böyle bir durum yoktu. O tek doz olarak kullanıma sunulmuştu. Şimdilerde sosyal medyadan matah bir işi yapıyormuş gibi paylaşılan da bu aşıların randevu alıp randevuya gitmeyerek çöpe gidişine vesile olmak aslında. Aşı olmak ya da aşıyı reddetmek bireyin özgür iradesidir. Aşıyı reddedenlere yaptırım uygulanır uygulanmaz bu da devletin politikasıdır. Fakat hem aşıyı reddedeceksin hem de randevu alıp bu randevuya gitmeyerek parası tüyü bitmedik yetimin hakkıyla ödenmiş aşının ziyan olmasına
sebep olacaksın. Bunlara söylenebilecek pek çok söz var ama yayın yoluyla hakaret suçu işlemek istemeyiz! En basit ifade ile aymazlık bu. Başkalarının hakkına girmek; aşı olabilecekken olamayanların ve aşı olmayıp virüsün yayılması ile hasta olan ve hatta ölenlerin hakkında girmek… Yaradan akıl vermiş, ama sen bu aklı kullanmamakta ya da şeytanca kullanmakta ısrar ediyorsun. Allah her türlü aymazlıktan korusun hepimizi.
Sevgi ve saygılarımla sağlıklı günler, sağlıklı haftalar diliyorum değerli okurlar.
084.07.06.2021 - Fikir (Bolu'nun Sesi)
Değerli dostlar, yazmaya değer o denli çok konu var ki hangi birini önce yazmalı diye düşünmek öncelikli sorun olması gerekirken, yaşadığımız iklimden ötürü bu konulardan birçoğuna oto-sansür uygulamak zorunda hissettiğim çok zaman olmakta. Yanlış anlaşılmasın; gazetemiz yönetiminden kesinlikle bir sınırlama olmadığını belirtmem gerek. Aslında normal şartlar altında amatör, ya da profesyonel yazı yazanların kendilerini özgür hissetmeleri gerek.
Sonuçta çoğunluğu, dünya görüşleri perspektifinde kişisel kanaatlerini okuyucu ile paylaşmakta. Maalesef yazarlıkla alakalı olmasa bile sosyal medyada paylaştığı kişisel görüşleri nedeni ile kovuşturmaya uğrayan o kadar çok insan olunca, ister istemez benim gibi bireyler yazı yazma, görüş beyan etme aşamasında sıkıntı duymaktalar.
Oysa, haydi beni boşverin, çiçekten böcekten bahsetmek yerine deyim yerinde ise “32 kısım tekmili birden” ifşaatlarda bulunan ve toplumca tanınan ve bilinen şahsiyetler hakkında fikir beyan etmek isteyenler olabilir. Belki de taa 90lı yıllarda olup bitenlere atıfta bulunarak, aradan geçen onca zamana rağmen hiçbir şeyin olumlu yönde değişmediğini görüp hayıflananlar da…
Kara mizahın en sevdiğim örneklerinden birinde; bir ağa, kahyası ile birlikte kasabaya doğru yola çıkar. Ağa at üstünde, kahyası ise yayan devam etmektedir yola. Bir noktada ağa sıkılır ve sıkıntısını gidermek için kâhyayı günümüz deyimi ile trollemeye karar verir. Ve ona yol kenarındaki büyükbaş hayvan dışkısını göstererek “bir parmak yersen ata sen binersin. Ben de yayan giderim” der. Kâhya yorgunluktan el mahkûm kabul eder ve bir parmak yer dışkıdan. Yer değişirler. Ağa söz verdiği üzere ata kâhyayı bindirir kendi de yanı sıra yayan devam eder yola. Kasabaya yaklaştıkça ağanın kafa ayıkmaya başlar. Tabii ya, el âlem ne demez; kâhya at üstünde, koskoca ağa yayan. Bir teklifte daha bulunur kahyasına ağa: “Hadi yer değişelim” Bu kez trolleme sırası kâhyaya gelmiştir: “Olur ağam da sen de şu dışkının bir tadına bak hele!” Ağa da mecburen kabul eder. “Tadımdan” sonra ağa eski yerine, atın eyerine, kâhya ise tabanvaylara… Derken kâhya o can alıcı soruyu sorar: “Ağam köyden çıktığımızda da sen at üstünde ben ise yayandım. Kasabaya yaklaştık, durum yine aynı; sen at üstünde bense yayan. Peki ağam, biz bu b*ku niye yedik?!?”
Sevgili dostlar, ülkenin uzak yakın tarihlerine bir göz attığımızda gördüğümüz, züccaciye dükkanına girmiş filler gibi her yanı darmadağın eden olaylar… Ve yine fillerden hareket edersek, tepişen fillerin ayakları altında kalarak ezilen çimenler. Umarım zihniyetler biraz olsun değişme eğilimine girer de bu cefakâr ve çilekeş halk biraz olsun rahata erer. Bu anlamda genç nesle biraz olsun güvenmek gerekli. Eski kuşaklar pek beğenmese de farklı bir ferasete sahip bence gençler.
Saygı ve selamlarımla iyi haftalar diliyorum değerli okurlar.
23 Mayıs 2021 Pazar
083.24/05/2021 - Fırıldak (Bolu'nun Sesi)
FIRILDAK
Birdenbire
ya da belirgin ayak sesleri ile gelen devrimler karşısında birçok insanın bu
yeni durumlara nasıl çabucak uyum gösterdiğine, nasıl hiçbir rahatsızlık
duymadan bir gün önceki görüşleri ile tamamen çelişik düşüncelerin ateşli birer
savunucusu oluverdiklerine şahit oluruz / olmaktayız. Bu insanlar için geçmişte
savundukları görüşler, “gelen ağam giden paşam” sözünün ana fikrindeki gibi
silinip gider, yerini yenileri alır.
Bu
tarz gözlemler her ne kadar bir genelleme içeriyor gibi algılansa da herkes
için geçerli değildir. Bu omurgasızlığı göstermeyerek kendini çarçabuk
değiştirmeyen onurlu insanlar da olagelmiştir. Küçük topluluklarda bu kısıtlı
zümre iki elin parmakları kadardır deyim yerinde ise. Bilimsel argümanları esas
alarak insanlar arasındaki bu önemli farkı neyin oluşturduğu, önemli bir
araştırma konusudur kanımca.
Her
devrin adamı olmayı reddeden kişilerin her zaman bir görev bilinci ya da
saflıktan ötürü bu tavrı gösterdiğini düşünmemek de lazım. Çoğu zaman cesaret,
dürüstlük ve ahlaki değerlere bağlılık da bu insanların duruşlarındaki temel
etkenler aslında. Tabiri caizse “ucunda ölüm de olsa” doğru bildiğinin
arkasında durmaktadır aslında bu insanlar.
Ahlaki değerler toplumsal anlamda çok gerekli unsurlar olduğu kadar belki
de inançlara yön veren şeylerdir. Bireyler her dönemde doğru bildiklerini
savunabilmek için, ahlaki değerlerin yanı sıra cesareti de temel ihtiyaç olarak
bulundurmak zorundadır. Cesaretli
olabilmek içinse daha önce yanlış yapmamış olmak esastır. O zaman insanın sesi
alabildiğine gür çıkacaktır. Elbette insandır, hata yapabilir. Önemli olan
yanlışta ısrar etmemektir.
Zaman
zaman piyasadaki “her devrin adamı” olan güruha baktıkça, tamamına yakınının
dünyalığını yapmış olduklarını görüyoruz. Yani artık nabza göre şerbet vermeyi
kestiklerinde “arpam kesilir, acımdan ölürüm” demelerini gerektirecek bir durum
yoktur hiçbirinde. Aksine birçoğu köşe başlarını tutmuş, yatını, katını
istiflemiş, kimisi yazı yazıp ahkam kesmekte, kimisi ise arpalıklardan nasiplenmekte.
Buna rağmen durmak nedir bilmez vaziyetteler. Hani lüks otellerdeki açık
büfeler vardır ya; bitecek diye tepeleme doldurursunuz tabağınızı, hah işte
onun gibi…
İnsan biraz da
bulunduğu kabın şeklini alabilen bir canlıdır. Elbette ki esner, fikir ve düşünceleri
değişebilir. 70lerde azılı “komünist” olan insanların bugün “kapitalist”
şirketlerin sahibi olduğunu görebilirsiniz mesela. Ya da ateisttir adam, başına
gelen bir musibetle dine dönmüş, inançlı biri olmuştur. Ancak önem arz eden
nokta, bu değişimlerin aniden değil yavaş yavaş ve belli bir yöne doğru
gerçekleşmiş olmasıdır. Yani fırıldak misali fırıl fırıl dönmenin bir mantığı
yok! Aynaya baktığında kendi siluetini görmek istersin, biçimsiz, şekilsiz bir
yaratık değil. Neredeyse aldığın her nefesin bile kayıt altına alındığı günümüz
dünyasında, zaman gelir geçmişte dile getirdiklerini yüzüne çarpacak onlarca,
yüzlerce kayıt karşına çıkar da kimseyi kandıramayacak duruma gelir,
yüzsüzlüğün sınırlarında gezinirsin. Sonuçta insanın suratının derisi ne kadar
sertleşebilir ki?! Bir insan ne zamana kadar zamanında küfrettiklerine yağcılık
yapabilir, varlığına bile tahammül edemediği insanlara katlanabilir?
Kişi yalnız
kaldığında kendisine sormak zorundadır; “ben ne yapıyorum?” diye… Bu soruya
benliği ile yüzleşip mide bulantısı geçirmeden uzun süre dayanabiliyor, soruyu
açık yüreklilikle yanıtlayabilecek cesareti olduğuna inanıyorsa bizim bu yazıyı
yazma nedenimiz her halükârda ortadan kalkmıştır.
Tüm
okuyucularımıza sevgi ve selamlarımı sunuyorum…
082.17/05/2021 - Bayramın Düşündürdükleri (Bolu'nun Sesi)
Sosyal medyada Neşet Ertaş’a izafeten “kadınlar insandır, biz insanoğlu” şeklinde bir cümle okumuştum. Ne kadar da doğru… Özellikle cinsiyetçiliğin her türlüsünün en aşağılık, en iğrenç ve en vahşi biçimlerde tezahür ettiği günümüz dünyasında sosyal medyadaki bu cümle daha bir anlam kazanmakta. Kadınlar baş tacıdır gibi beylik laflar etmeyeceğim, merak etmeyin. Ancak yeryüzündeki tüm savaşları biz erkeklerin çıkardığını düşünürsek, kadınların ne denli üst düzey bir yaratım sürecinden geçtiğiniz az da olsa idrak edebiliriz sanırım. Tam burada son derece ironik bir noktaya geliyoruz: Bu kadar üst düzey insanların doğurup yetiştirdiği insan oğulları, neden alçaklıkta sınır tanımayan bireylere dönüşmekte? Bu sorunun cevabı ciltlerce ansiklopediyi bile doldurabilir, ancak buna ne vaktimiz ne de yerimiz müsait.
9 Mayıs 2021 Pazar
081.10/05/2021 - Mobilite (Bolu'nun Sesi)
MOBİLİTE
“Eskiden
böyle miydi?” diye söze başlayacağım için nostaljik bir yazı okuyacağınız
düşünüyorsanız yanıldınız değerli okurlar. Eskiye özlem temalı bir yazı
olmayacak bu. Belediyemizin halkımıza moral vermek üzere düzenlendiğini beyan
ettiği ve ulusal basına da konu olan şu meşhur mobil konser otobüsü bana eskiyi
anımsatan.
Tamamen
“iyi niyetle” kotarıldığına inanmak istediğim ve hem evlerine tıkılı kalan
halkımızı eğlendirmek hem de mahalli sanatçılara destek niteliğinde olduğu
iddia edilen mobil konserler, bildiğiniz üzere polisimiz tarafından, biraz da
heyecan verici bir şekilde, durduruldu. Düzenlenme gayesi gerçekten de
belirtildiği gibi iyi niyet bile olsa uygulanış yöntemi ve sürecinin
başlangıçta var olduğuna inanmak istediğimiz düşüncelerle çok da bağdaşır yanı
olmadığı kanaatindeyim. İşin yasal boyutu bir tarafa, aslında irdelenmesi
gereken nokta, gürültü kirliliği bence. Başlangıçta eskiye özlem dememin asıl
sebebi buydu. Çocukluk çağımda komşulardan cenazesi olan biri olduğunda,
kaybedilen sanki kendi ailemizden biriymişçesine bizim evde de televizyon
açılmaz, arkadaşlarımızla sokaktaki şen şakrak oyunlarımıza bir süre ara
verirdik. Bu bir saygı göstergesi, adeta yazılı olmayan bir kuraldı. Oysa
geldiğimiz noktaya bakınca geçmişteki bu naif tutumun bizzat belediye eliyle
yok farz edildiğini görüyoruz. Tamam, insanımızın bir kısmı evlerine adeta
hapsoldu, bu durumdan sıkıldı. Ama adına ister mobil konser deyin ister gürültü
patırtı, bu yüksek sesli uyarıcılara insanları maruz bırakmamalısınız. Evinde
hastası olanlar olabileceğini, bir yakınını yakın zamanda salgın hastalık ya da
başka bir sebepten kaybetmiş yaslı insanların varlığını unutmadan bu
aktiviteleri yapmak daha doğru olmaz mı? Kaldı ki teknoloji artık her birimizin
cebinde. Mobil konser veya diğer moral aktiviteler dijital kanallardan da
gerçekleştirilebilir. Çok daha fazla insana ulaşabilirken bunu bir zorlama ile
gerçekleştirmemiş olursunuz. Artık şu Erkal Zenger tarzı, cazgır kafayı biraz
değiştirmek gerek sanki. Özellikle seçim öncesi propaganda dönemlerinde şahit
olunan bangır bangır gezen araçlar fenomeninin, insanların oy verme fikirlerine
olumlu yönde etkisi olmadığının görülmesi gerektiği gerçeği ortadayken mobil
konser düzenlenmesi ne kadar dahiyane bir fikirdir bunu anlayışınıza
bırakıyorum.
Olayın bir
diğer boyutu da otobüsün polisimiz tarafından engelleniş biçimi. Konu ile
ilgili videoları izledim. Güvenlik Şube Komiseri ve Belediye görevlisi
arasındaki gayet medeni bir tartışmaydı ama sanki müdahale ediş biçimi biraz
daha sakince olabilirdi gibi geliyor bana. Yine de olayın her iki tarafını da
sağduyulu tutumlarından ötürü kutlamak gerek.
Olaydan
çıkarılması gereken bir ana fikir varsa o da “empati”dir bence. Yani
karşısındakinin duygularına, onun gözünden bakabilme yeteneği… İnanın bana
ülkemizin bütün sorunlarının temelinde kendisini karşısındakinin yerine
koyamama yatmakta. Bunu gerçekleştirebildiğimiz gün, işte asıl o zaman “Almanya
bizi kıskanıyor” olacak. Biz görebilir miyiz bilemem de umarım gelecek nesiller
şahit olur o zamanlara. Sevgiyle kalın değerli okurlar…
217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)
GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...
-
Hepinize sevgi dolu bir merhaba! Bu hafta üzerinde konuşacağımız ilk film Woody Allen imzalı Match Point (Maç Sayısı) (imdb puanı: 7,8). Yö...
-
Teknik aksaklıkların bir türlü yakamızdan düşmediği bir haftanın ardından yeniden, ama bu kez yeniden yapılandırılmış versiyonumuzla karşını...
-
Sevgiyle merhaba. Geçen hafta planladığımız ve söz verdiğimiz üzere 2008 yılı yapımı Jumper (Atlayıcılar) adlı filmin değerlendirmesi ile ba...