30 Mart 2011 Çarşamba

0042-31.03.2011.Kamu Vicdanı

Kamu Vicdanı

Selam ve sevgiler değerli okurlar. Yine yoğun gündeme sahip bir haftayı daha geride bıraktık. Gerçi ne zaman yoğun olmayan bir gündeme sahip ki ülkemiz?!

Kuşkusuz en çok ses getiren olay, Kayseri’de 18 ay önce kaybolan üç yavrucağın katil zanlısının yakalanışı oldu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün direktifi ile görevlendirilen dönemin Konya Asayiş Şube Müdürü Ercan Taştekin önderliğindeki ekip, adeta ince işçilik örneği sergileyerek katil zanlısını yakaladı ve adalete teslim etti. Bundan sonraki süreçte yüce yargı son sözü söyleyecek ve zanlının mümkün olan en ağır cezayı almasını sağlayacaktır. Zira infial içindeki kamuoyu ve özellikle de öldürülen çocukcağızların aileleri yüce yargıdan ancak bunu beklemekte.

Elbette bu dava idam cezasının yeniden uygulamaya konulması boyutunda kamuoyu nezdinde çeşitli platformlarda tartışmaya açıldı. Avrupa Birliği müktesebatına uyum sürecinde 2002 senesinde ceza yasalarımızdan çıkarılan idam cezası, 1984 yılından bu yana da fiilen uygulanmıyordu zaten ülkemizde. Ancak Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun da konuyla ilgili bir mülakatta belirttiği gibi, kamu vicdanı bazı vakalarda bu cezanın şiddetli biçimde uygulanması yönünde hareket ediyor. Adaletin tecelli etmediğine ya da çok geç işlediğine inanan kesimlerce zanlıların, tatbikat için olay yerine getirilişleri, adliyeye sevkleri ve benzeri süreçlerde linç edilme girişimlerine muhatap olduklarını görüyoruz. İdam cezasının yaygın olarak değil belki ama özellikle bu tür davalarda uygulanması, kamu vicdanında yanan ateşin bir nebze de olsa hafifletilmesine fayda sağlayabilir.

***

Geçtiğimiz Salı günü Anıtpark’ı da kapsayan alanda ihdas edilmesi planlanan Kent Meydanı ile ilgili projeler, Ticaret ve Sanayi Odası’nda düzenlenen toplantıda gün yüzüne çıktı. Altı adet projenin tanıtıldığı toplantıya damga vuran ise Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz’ın tokalaşmak üzere uzattı eli gazeteci Metin Ferah’ın havada bırakması oldu. Demokratik bir tepki olarak görülebilir, ancak Metin Bey’in tepkisi kişisel olarak Alaaddin Yılmaz’a bile olsa hiçbir manada şık durmadı bence. Kişiler Alaaddin Yılmaz’ı insan olarak sevmeyebilirler. İcraatlarından da hoşnut olmayabilirler. Ancak Kent Meydanı gibi çok çok önemli bir konuda konsensüs oluşturma amacı taşıyan bu geniş tabanlı toplantıda havada bırakılan el Bolu Belediye Başkanı Makamı’nın elidir; elin sahibi kim olursa olsun. Yasalarda belirtilmemiş de olsa bu bir nezaket kuralıdır. Bu tepkinin Metin Bey’e yakışmadığını düşünüyorum. Yeri gelmişken Kent Meydanı projelerinin bir meydandan daha çok bir ticari işletme mantığı ile hazırlandığı göze çarpıyor. Kamuya ait bir bölgenin üçüncü şahıslara Yap-İşlet-Devret mantığı ile teslim edilmesine gönlüm razı gelmiyor maalesef. Ayrıca hangi proje hayata geçirilirse geçirilsin olaya Anıtlar Yüksek Kurulu da bir aşamada müdahil olacak, mevzu uzayıp gidecek. Hakkımızda hayırlısı ne diyeyim…

Sevgilerimi sunuyorum değerli okurlar. Haftaya buluşmak üzere…

23 Mart 2011 Çarşamba

0041-24.03.2011.Kısa Kısa - Kıza Kıza

Kısa Kısa – Kıza Kıza

Merhabalar. 2011 yılının ilk yazısını yazmak bugüne nasipmiş… Aslında yazıp çöpe attığım o denli çok taslak oldu ki; sayısını ben de unuttum. Ülkemizin ve dünyanın gündemi, tabiri caizse, ışık hızından daha hızlı değiştiğinden sizlerden bu kadar uzun süre ayrı kaldım. Çöpe attığım yazılardan da alıntılar içerecek olan bu yazımı kısa kısa paragraflar halinde tasarladım. Umarım ilk kez deneyeceğim bu metodu seversiniz.

***

Yılın ilk ayı içerisinde en baba tartışmalar Show Tv’de yayımlanan Muhteşem Yüzyıl dizisi ile ilgiliydi. Aslında çöpteki yazılarımdan birinin tamamını tartışmaya müdahil olma anlamında bu diziye ayırmıştım. Fakat birkaç bölüm sonrasında bu tür bir tartışmaya mahal bırakmayacak ölçüde sığlaşan dizinin tek olumlu yanının, insanımızda bir nebze olsun tarih merakı oluşturmak olduğunu düşünmeye başladım. O merakın boyutu da maalesef harem dairesi ile sınırlı kaldı. Gizlilik kışkırtıcıdır ya… Bizim elde ettiğimiz kâr ise bir şeklide edinip okuduğumuz birkaç tarih temalı kitap, izlediğimiz birkaç tartışma programı oldu o kadar. Adam olana çok bile!..

***

Yavru Vatan” Kıbrıs’taki “Türkiye elini Kıbrıs’tan çek” mealindeki ahmakça mitinglere gelince... Hangi aklı evvelin başının altından çıktığı belli olmayan, aslında bunun zerre kadar da önemi olmadığını düşündüğüm bu görüşe, bir Türkiye Türk’ü olarak katılmamak elde değil aslında. Vergi veren bir birey olarak, Güneydoğu’daki kaçak elektriğin parasını ödemek zorunda olmadığım gibi, kumarhanecilik ve illegal yardımcı gebelik teknikleri ihracından başka hiçbir pozitif ekonomik katkısı olmayan Kuzey Kıbrıs’a da aylık bilmem kaç milyon TL göndermek zorunda da değilim! Bağımsız bir devletse orası kendi gayrı safi milli hasılasını kendi gayretleri ile artırsın. Ha, devlet değilse de 82nci vilayetimiz olsun da bari akıtılan paraların İl Özel İdaresi Yasasına dayanarak akıtıldığını bilelim.

***

Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerini saran ayaklanma ve demokrasi talepleri de bir hayli ses getirdi. Tunus’ta neredeyse bin yıllık Zeynel Abidin Bin Ali diktatoryasını devirene dek devam eden ve diğer tüm ayaklanmaların ateşini kıvılcımlayan hareketlilik, Mısır’da biraz daha uzun ve kanlı devam etmesine karşın, ulaşması gereken hedefe ulaştı ve Hüsnü Mübarek alaşağı edildi. Gerçek demokrasi için daha çok yolu olmasına karşın Mısır halkı da bunu başaracaktır diye düşünürken, ayaklanma furyasının en şiddetli ve en kanlı olanı patlak verdi: Libya!AlbayMuammer El Kaddafi, ben bu satırları yazarken henüz devrilmemişti. Ancak çevre ülkelerden günlüğü 1.000 dolar maaş ödeyerek paralı asker temin etmesi ve isyancılara orantısız güç kullanması gerekçe gösterilerek Allah’ın cezası ABD önderliğindeki koalisyon güçlerince havadan ve denizden vurulmaya başlandı Libya. İlginçtir ilk füzeyi ise Kaddafi’nin kankası olan ve Libya’ya en çok silah satan ülkenin, Fransa’nın Cumhurbaşkanı Sarkozy salladı Libya topraklarına. ABD ise, İngiltere’nin kayıtsız şartsız figüranlığında, herkesçe malum olan petrol aşkıyla olayı kotarıyor. Sivillerin ölmesi zerrece umurlarında değil. O yüzden tanesi 1,5 milyon dolar olan Tomahawk’ları maytap gibi harcamaktan çekinmiyorlar! “İleri demokrasiyiIrak’a götürdükleri gibi Libya’ya da bir götürebilseler… Aslında dikkat çekici iki nokta var: Birincisi Osmanlı’nın bir şekilde el çektirildiği coğrafyalarda huzur, mutluluk onlarca yıldır mumla aranıyor adeta. Diğer dikkate şayan nokta ise, adına Wikileaks Belgeleri denilen ve bence Amerikan Yönetimindeki Şahinler kanadının oyunundan ibaret olan belgelerden sonra bu olayların çorap söküğü gibi gelişmiş olması. Sorulması gereken asıl soru şudur: Madem bu denli önemli belgeleri kamuoyu ile paylaşarak krizlerin müsebbibi oldu Wikileaks, o çok güçlü CIA, NSA ve bilumum haberalma örgütleri bu Julian Assange denen arkadaşı neden “paketleyemiyor”?

***

Son olarak son Ergenekon dalgasında tutuklanan gazeteci Nedim ŞENER hakkında birkaç söz söylemek isterim. Kişisel olarak tanımam etmem. Ancak duruşundan ve bugüne değin soruşturmacı gazetecilik adına ortaya koyduğu ürünlerden dolayı ona karşı bir sempatim var. Yani içimden bir ses Nedim ŞENER'in suçsuz olduğunu haykırıp duruyor. Adaletin şaşmaz terazisine sonsuz güven duyuyorum ve en kısa sürede adaletin tecelli edeceğine inanıyorum. Hâsıl-ı kelâm hayali ihracat yapan Orhan ASLITÜRK denen arkadaş dışarıdayken, bunu kamuoyuna duyuran Nedim ŞENER gibi bir gazetecinin içeride olmasının daha fazla içimi yaralamasını istemiyorum.

***

Sevgi ve hürmetlerimi sunuyorum değerli okurlar. Haftaya görüşmek üzere hoşça kalın

30 Aralık 2010 Perşembe

0040-31.12.2010.Bireysel Silahlanma Toplumsal Cinnet

Bireysel Silahlanma Toplumsal Cinnet

Merhabalar değerli okurlar. 2010’un son yazısında daha iç açıcı şeyler yazmak isterdim açıkçası. Ancak yazacaklarım maalesef acı gerçekler…

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin alt komisyonlarında 2009 yılından bu yana görüşülen bir yasa var. Silah edinme ve taşıma ile ilgili olan yürürlükteki yasa, verilen önergeler ile neredeyse kökten değiştirilme aşamasında. 18 yaşını dolduran herkes (5) adet silah ruhsatı alıp bu silahlardan iki tanesini yanında taşıyabilecek. Silah alabilmek için tam teşekküllü bir hastaneden alınması gereken ve kişinin psikolojik, nörolojik ve fiziksel rahatsızlığı olup olmadığını belirleyen heyet raporu da ortadan kaldırılıyor. Yasa Tasarısı’nda yapılan bu inanılması zor değişikliklerin ne için ve hangi amaca hizmetle teklif edildiği hususunda son derece rahatsızlık duyduğumu belirtmeliyim.

Ülkemizde yılda 4 bin kişi ateşli silahlardan dolayı ölüyor, bine yakın kişi de yaralanıyor. Emniyet verilerine göre ise işlenen cinayetlerin yüzde 60 gibi büyük bir kısmı ateşli silahlarla işleniyor. Gün geçmiyor ki düğün magandalarının silahlarından çıkan kurşunlara hedef olan masum insanların haberleri ulusal medyada yer bulmasın. Öfkeli bir toplum olduğumuz, tahammül sınırlarımızın git gide daraldığı, en ufak tartışmalarda bile silaha davrandığımız bilim insanlarınca bangır bangır söyleniyor. Hal böyleyken yapılması planlanan ve sivil toplum kuruluşlarınca daha gür bir şekilde tepki konulmaz ise Meclis Genel Kurulu’ndan da aynen geçecek gibi görünen bu yasal düzenleme, düzenlemeden çok kargaşayı beraberinde getirecektir. Ancak tepki koyma bağlamında topu sivil toplum kuruluşlarına atmak bir çözüm değil bence. İlimiz Milletvekilleri başta olmak kaydı ile Silah Alt Komisyonu’nda görevli Milletvekilleri nezdinde mesajlar göndererek bu düzenlemelere karşı olduğumuz duyurmamız gerektiği inancındayım. Aslına bakarsanız bu düzenlemeye lehtar olan Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri Derneği (SÜSASD) Başkanı Cuma İçten’in “Boşnaklar silahlanmış olsaydı, Sırplar katliam yapamazdı” şeklindeki görüşü, ne kadar güçlü bir lobi ile karşı karşıya olduğumuzu gözler önüne sermiyor değil. Nedir yani; “belli bir etnik kökenden olanlar silahlanırsa, bir diğer etnik kökenden olanların olası katliamlarının önüne geçilir” mi denmek isteniyor?!? Devletin kolluk güçleri niye var o zaman?

Her durumda örnek almayı adet haline getirdiğimiz Avrupa’da durum nasıl derseniz eğer; İngiltere’de bireysel silahlanma kesinlikle yasak! Avcılık ve Atıcılık ile ilgilenenlerin sırf bu iş için üretilmiş silahları alabilmek için bile zorlu bir süreçten geçmeleri gerekiyor. Belçika’da ise bu tür av kulüplerine üye olmayanların silah ruhsatı alma şansı yok! Her üye olana da ruhsat verilmediğini eklemeliyim. Komşu Yunanistan’da da silah ruhsatı isteyenlerin ruhsal durumlarının buna uygun olup olmadığı yoğun testlerin ardından belirleniyor… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Son söz; “LÜTFEN BU YASAL DÜZENLEMEYİ, GERÇEK BİR DÜZENLEME HALİNE GETİRİN!

Acı tatlı anılarıyla, getirdikleri ve götürdükleri ile bir yılı daha geride bırakıyoruz. Tüm okuyucularıma 2011 yılının sağlık, mutluluk, başarı getirmesini diliyor hepinize sevgiler sunuyorum değerli okurlar…

23 Kasım 2010 Salı

0039-25.11.2010.Bitlis ve New York’taki Minareler Üzerine…

Bitlis ve New York’taki Minareler Üzerine…

Merhabalar değerli okurlar. Öncelikle geçmiş Kurban Bayram’ınızı kutlamak isterim. Daha nice bayramlara sağlık ve mutlulukla girmenizi temenni ediyorum. Bayram arifesinde son günlerin ses getiren filmi New York’ta Beş Minare’ye (uzunluğundan ötürü N.Y.5M. yazacağım müsaadenizle… 5N1K gibi oldu ya, hoş görün lütfen) gitme fırsatı yakaladık eşimle birlikte. Bitlis’teki minareler hakkında görüş beyan etme işini, geçtiğimiz günlerde Bitlis’e bir yolculuk yapan çiçeği burnunda Cemiyet Başkanımız Hakan Bey’e bırakalım da; benim âcizane yazımın konusu Abdullah Bazencir beyefendi’nin gösterime yeni giren filmi üzerine olacak.

Beyaz Melek filmi hakkında bir yazı yazdığımı ve orada da Abdullah Bazencir ismini kullandığımı anımsıyorum. Bilmeyenler için bir kez daha belirteyim; Abdullah Bazencir, Mahsun Kırmızıgül olarak bildiğimiz ses sanatçısı / yönetmen’in gerçek adı… Beyaz Melek’i izleyip çok beğenmiş biri olarak N.Y.5M. merak uyandırıcı bir deneyim olacaktı benim için. İki filmin arasındaki Güneşi Gördüm’e hiç değinmediğimin farkındasınızdır; zira bu filmi izlemedim. Böyle ağır dramalar beni rahatsız ediyor çünkü… Her ne ise, dediğim gibi N.Y.5M. medyada çok şişirildiğinden midir bilmem izlenesi bir film gibi gelmişti bana. Şu kadarını söyleyeyim ki fiks bilet fiyatı olarak belirlenmiş 9 TL’me acıdım! Filmin 10 Milyon ABD Doları’na yaklaştığı söylenen bütçesinin izleyici tarafından finanse edilmesi bu denli belli edilmemeliydi! Ayrıca eğer gerçekten 10 Milyon “yeşillik” harcadılarsa bu filme “yeşillik” etmişler derim. Bana filmin hissettirdiği şu: “O kadar para saydık, bari değinmediğimiz konu kalmasın!” Arkadaş filmde 11 Eylül var, batılıların deyimi ile “İslami terör” var, aksiyon var, romantizm var, kan davası var, o var, bu var, şu var! Aşure çorbası gibi olmuş adeta… Ama ne yalan söyleyeyim, Haluk Bilginer hayatının rolünü kapmış. Hakkını da veriyor. Son ana kadar “Bu adam harbiden psikopat. Kendini saklamayı iyi beceriyor” dedirtti bana. Ne bileyim Hacı Gümüş’ün bu denli “iyi” biri olduğunu!!! Bu arada Hacı Gümüş rolünün başlangıçta Ali Kırca’ya teklif edildiğini öğrenmekse beni bir hayli şaşırttı. Mahsun Kırmızıgül’den ilginç bir U Dönüşü olmuş. Adeta aslında muhalif bir sanat dalı olması gereken sinemayı, egemen güçlerce dayatılmak istenen ve adına “Ilımlı İslam” denilen olguyu aklamaya çalışmada kullanması gibi… Bu bağlamda yapıştırılmaya çalışılan Yeni Yılmaz Güney” yaftası çok eğreti duruyor Mahsun’un üzerinde. Senaryonun da çok ama çok zorlama olduğunu iddia ediyorum.

Bir orta düzey (Komiser kıvamında) polis düşünün ki tüm hayatını ve kariyerini, kod adı Deccal olan bir teröristi bulmaya vakfetmiş olsun. Kullandığı çok sert yöntemler yüzünden amirleri tarafından yeri geldiğinde sıkça “paylanan” bu polis, aynı zamanda tebdil-i kıyafet şekilde bir cemaatin de içine sızmış. Sorguladığı birinden Deccal’ın gerçek kimliğini öğrenen ve bu kişi hakkında Kırmızı Bülten çıkarttırılmasını sağlayan da bu polis. Koskoca emniyet teşkilatı, ABD’de yaşayan bir cemaat liderinin, Hacı Gümüş’ün, Deccal olduğuna inandırılıyor ve bahse konu bu polis, yanına iyi İngilizce bilen bir başka polisle birlikte ABD’ye gönderilir. Bu arada EfBiAy(!) da Deccal’e operasyon yapıp terör tutuklularının giydiği turuncu elbiseyi giydirmiştir bile… Uzatmayalım, iade işlemleri sırasında cemaat operasyon düzenleyip Hacı Gümüş’ü kaçırıyor. Times Square ve Hudson Nehri gibi birkaç bilindik New York manzarasında yapılan çekimlerin ardından Hacı Gümüş Türkiye’ye getirilir. Ama o da ne?! Gerçek Deccal dışarda değil miymiş?! Yıllardır aranan adam birden yakalanır ki nasıl bir operasyonla yakalandığı muammadır! Emniyet Müdürü kendisi ve teşkilatı adına Hacı Gümüş’ten özür diler. Süper iyi insan Hacı salıverilir. Bitlis’li olan Hacı sonca dence memleketine gidip anacığına sarılmak istemektedir. Esas polisimiz de onun “hemşosu” olduğundan eşlik etmeyi teklif eder Hacı Bey’e. Gereksizce diğer polis de onlarla gider Bitlis’e. Meğerse Hacı Gümüş yıllar önce esas polisimizin babasını öldürmemiş mi? O da böyle bir intikam planı hazırlayıp koca koca istihbarat örgütlerini yanıltarak Hacı’yı Deccal olarak göstermemiş mi? Sonrasında da Hacı’yı kendi ayaklarıyla musalla taşına gitmeye ikna etmemiş mi? Sonra da Hacı bey’i daha iyi tanıma “şansı” yakaladığından, davasından vazgeçiyor ama dedesinin vaz geçmeye niyeti yok… İşte budur 10 milyon Dolarlık filmin sinopsisi!!! Gerçi özellikle bayan izleyicileri şah damarından yakalayan ve artık klasikleşmeye başlamış bir “Mahsun Melodramı” ile bir kesim izleyiciden tam not almayı beceriyor da ben yemem bu numaraları!

Bu haftalık bu kadar olsun. Haftaya görüşmek üzere hoşça kalın değerli okurlar…

5 Kasım 2010 Cuma

0038-06.11.2010.SimCity 5.Claudiopolis

SimCity 5: Claudiopolis

Merhabalar sevgili okurlar. Bir süredir Bolumuz’un caddelerinde hummalı çalışmalara şahit oluyoruz. Doğma büyüme bir Bolulu olarak, gördüklerim hakkında âcizane yorumlar yapma hakkını kendimde bulduğumdandır ki bu yazıyı kaleme aldım.

Öncelikle yazımın başlığındaki ifadenin ne anlama geldiğini açıklayayım: SimCity, 1991 yılında piyasaya sürülen ve o tarihten bu yana da çeşitli sürümlerle bilgisayar oyunları âleminde müdavim kitlesini oluşturmayı başarmış bir bilgisayar oyunu. Oyunun temelinde kendi şehrini kurmak ve onu yönetmeye çalışmak yatıyor. Adından da anlaşılacağı üzere bir simülasyon yani benzetim oyunu… SimCity’de amaç, Belediye Başkanı olup şehirde yaşayanların yaşam kalitesini yükseltmek ve altyapı yatırımları ile şehrin değerini artırmak. Gelir elde etmek için vergiler ihdas edebiliyor, elde edilen gelirlerle şehrin güvenlik, eğitim, sağlık, enerji kaynakları vb. sorunlarının üstesinden gelmeye çalışıyorsunuz. Elbette söylendiği kadar kolay değil bunları başarabilmek. Sağlam bir simülasyon olduğundan Belediye Başkanı statüsü ile yapacağınız herhangi bir yanlış hamleden sonra koltuğu kaybetmek, yani oyun dışı kalmak işten bile değil. Hatta bazı tartışma platformlarında SimCity oynayıp başarılı olamayan kişilerin, Belediye Başkan adayı olmasının engellenmesi taleplerinin “mecazen” dile getirildiğine şahit olmuştuk. Dediğim gibi, oyunun piyasada olan birçok sürümü var. En son çıkan resmi sürümün numarası (4). Yani biraz alegori yapabilmek adına yazımın başlığında kullandığım (5) numaralı bir sürüm aslında yok. Sanal dünyada yok belki ama gün be gün şahit olduğumuz manzara oyunun yeni sürümünün Bolu’da cereyan ettiği izlenimini bırakıyor insanda.

Yaşadığım mahallenin yanı başında bir buçuk ay gibi bir süredir devam eden (ya da devam edemeyen) bir çalışma var. İsmetpaşa Caddesi’nin Hastane Caddesi ile kesiştiği noktada bir yapboz oyunudur sürüp gidiyor. Önce bahsettiğim bu kesişme noktasındaki Kökez çeşmesinin önüne, hilkat garibesi tarzında bir yarım adacık yapılarak etrafı bordürlerle çevrildi. Özel Halk Otobüslerinin güzergâhı da Hastane Caddesinden Şemsi Ahmet Paşa Caddesi’ne kaydırıldı. Kadın Doğum Hastanesi çevresinde bulunan ve çokça kullanılan iki adet durak da, hoparlörden yapılan anonstaki ifade ile “terk edildi”. Düşünün bir; Stadyum Caddesi’nin köşe başındaki duraktan Bulvar Caddesi Tuser Apartmanı karşısındaki durağa kadar yüzlerce metrelik mesafede durak kalmadı! “Yanlışlık” bir hafta kadar sürdü. Gelen tepkilerin ertesinde güzergâh eski haline, “terk edilen” duraklar da yeniden işler hale getirildi. Bu arada Erol Özkan Kökez Çeşmesi önündeki “muhteşem” yarımada da iptal edilerek bordür taşları söküldü ve alan yeniden asfaltlandı. Bu çalışmalar çerçevesinde Orman Müdürlüğü’nün bahçesinden geçen yaya yolu da genişletilmeye başladı. Zannederim bu genişletme işi, bahsettiğim yaya yolunun araç trafiğine açılması ile alâkalı. Bakalım burası ne zaman eski haline çevrilecek!

Şimdi asıl soru şudur: Bunları kim ya da kimler planlıyor? Belediye Başkanı Sayın Alaaddin Yılmaz’ın eskizlerini “peçeteye” çizdiği bir şey olmasa gerek. Kim planlarsa planlasın bu aksaklıklar Başkan’ın elinde patlıyor kanımca. Yapılan maddi masrafların haricinde harcanan işgücü ve zamanın muhasebesi ise vergi veren bir yurttaş olarak beni germeye yetiyor da artıyor bile. Kimsenin benim paramı bu kadar saçma yöntemlerle bu kadar plansız ve pervasızca harcamaya hakkı olmadığını düşünüyorum. Son dönemde dillere iyice pelesenk olan “demokratik ülkelerde” bu gibi durumların sorumluluğunu birileri üstlenir. Tamam, sorumlular Japonlar gibi harakiri yapsın demiyoruz da, en azından özür mekanizması çalışmalı değil mi ama? Bu küçücük bir örnek… Yakın zamanda, Bolu’ya büyük bir meydan kazandırmak amacıyla Hükümet Meydanı araç trafiğine kapatıldı. Güzel, hayırlısı olsun… Ama birkaç dönem sonra birileri çıkıp “benim gözüme hoş görünmedi bu iş kardeşim. Tekrar trafiğe açalım burasını.” derse bunu kimse durduramaz diye düşünüyorum. Genetik kodlara işlenmiş bir şey gibi “benden öncekinin yaptığı herşey tu kaka” düşüncesi her daim hayata geçirilegelmiştir çünkü. Sen seyreyle ondan sonra cümbüşü!.. Kişiler, alın teri döktükleri parayı harcarken yeri geliyor bin kere düşünüyorlar da milyarlarca liralık bu tarz işler için halkın parasını harcarken neden azıcık olsun düşünmüyorlar hayret doğrusu!

Sevgiler sunuyor, haftaya tekrar görüşme arzusunda olduğumu ifade etmek istiyorum sevgili okurlar.

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...