6 Aralık 2025 Cumartesi

176 - 06.12.2025 - BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN (Göynük Gazetesi)

 

BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN

BİR BOND ÇANTANIN PEŞİNDEN

 

Son günlerin flaş mevzusu futboldaki yasadışı bahis ve şike operasyonları... Yargının eşgüdümünde futbolcuları, hakemleri, eski ve yeni kulüp başkanlarını ve futbol yorumcularını da içine alacak şekilde genişletilen bu soruşturmalar hakkında bir fikir beyan etmemiz doğru olmaz. Umarız ki yıllar önce İtalya’da bağımsız yargının el atarak temizlik yaptığı operasyonlar gibi bizdeki operasyonlar da köklü ve tertemiz bir yeniden yapılanmaya vesile olur.

Benim dilim döndüğünce sizlere aktarmaya çalışacağım da 40 yıla yaklaşan mazisi ile çok uzak sayılabilecek bir zamandadoğrudan olayın özündeki insanlardan dinlediğim bir tür şike aslında. Olayı aktaracağım kişilerin çoğu ebediyete intikal ettiğinden, üzerinden de çook uzun yıllar geçmiş olduğundan anlatmakta bir beis görmüyorum.

1989 yılıydı. O zamanlar adı Türkiye 1. Futbol Ligi olan şimdiki Süper Lig’de Anadolu takımları içerisinde tamamen kendine has transfer politikası ve büyük takımlara özellikle kendi evinde çelme takması ile ünlü Boluspor, taraflı tarafsızbirçok kişinin beğendiği, sevilen bir takımdı. O yıllarda Scoutluk denilen olgunun varlığından bîhaberdi herkes. Oysa Boluspor’da görevli olan rahmetli Altan Doyran, Türkiye’nin dört bir tarafına gider, amatör lig maçlarını bile seyreder ve gelecek vadettiğine inandığı gencecik futbolcuları yönetime bir rapor halinde sunup onları Boluspor kulübüne, dolayısıyla Türk Futboluna kazandırırdı. Futbol takımlar o zamanlar şimdiki gibi fırıldak menajerlerin esareti altında değildi!

Boluspor bu transfer politikası ile kendi yağında kavrulur, amatörden ya da alt liglerden aldığı oyuncuları parlatıp yüksekmeblağlara büyük takımlara satarken naklen yayın sistemi kökünden değişti ve takımlar önceki yıllara nazaran çok daha büyük paralar kazanmaya başladılar. İçine paranın bulaştığı her şey gibi futbolda da durumlar değişti ve Boluspor artık üst sıraları zorlayan, orta sıraların güçlü takımı kimliğinden, ligde tutunmaya çalışan, alt lige düşmemek için saha içinde ve saha dışında çok çaba sarf eden bir hüviyete büründü.

1989-1990 sezonunda da Malatyaspor ile ligde kalıp kalmama mücadelesine girişti Boluspor. Malatyaspor’un o dönemki başkanı kayısı tüccarı ve emlak kralı diye bilinen rahmetli Metin Kaya Çağlayan’dı. Dediğimiz gibi mücadele sadece yeşil sahada değil saha dışında da yapılıyordu ve başkan Çağlayan, açık açık Boluspor’un ligde kalma uğruna her türlü oyunun içinde olduğuna ilişkin bir açıklama yaparak ortalığı alevlendirdi. Rahmetli Çağlayan’ın özellikle odaklandığı maç ise Adana Demirspor – Boluspor maçı idi. (Adana’daki maçta ev sahibi takım bir penaltı kaçırmış, Boluspor ise iki gol bularak rakibini yenmişti.)

O dönem Boluspor Başkanı rahmetli Yılmaz Becikoğlu idi. Şimdi bile Anadolu takımları görece büyük paralar kazanıyorsa maç naklen yayınlarından, Yılmaz Başkana müteşekkürolmalılar. Zira TRT’nin kafasına göre üç otuz paraya maç naklen yayını yapmasına dimdik karşı durarak naklen yayınlar için havuz sisteminin kurulmasını ve kulüplerin yayın gelirlerinin astronomik seviyelere ulaşmasının mimarıdır kendisi.

Elbette her kulüp başkanı gibi Yılmaz başkan da iyi bir yöneticikadrosu ile kulüp yönetmenin gerekliliğinin farkındaydı. Kurt gibi karakteri ile kendisi gibi iş insanlarını ve siyasetçileri kulüp yönetimine almayı başardı. Siyasetçiler derken teyzemin eşi ve o dönemde iktidarda olan Anavatan Partisi’nin merkez ilçe başkanı rahmetli Süleyman Özdemir’i kastediyorum. Ortaokul mezunu olmasına rağmen o da çok kuvvetli bir siyasi figürdü. Deyim yerindeyse “bıçağının önü de arkası da kesen” bir yapıdaydı. Hükümette bakanlık yapan, ilk sayılarımızdan birinde Göynük Gazetemizin de röportaj yaptığı Mengen’liKazım Oksay ile derin muhabbeti vardı. Yanlış hatırlamıyorsam Sayın Oksay Devlet Bakanı olarak tanıtma vakfı ya da Türk sporunu güçlendirme vakfı gibi bir kurumdan sorumluydu. Para lazım olduğunda Yılmaz başkan ANAP ilçe başkanı olan eniştemi Ankara’ya gönderiyor ve para sorununu böylelikle çözüyordu.  

Adana Demirspor maçı öncesi gerçekleşen somut durumu rahmetli eniştemden nakletmeye çalışayım:

Maçtan önce Adana’da bir bankadan 105 Milyon lira çektim. Bond çantaya koyduğum bu paradan 5 milyon Lirasını soyunma odasında bizim futbolculara dağıttım. Geri kalan 100 milyonu da çantayla Adana Demir takımına gönderdim

Yukarıda da belirttiğim gibi Boluspor maçı 2-0 kazanıp ligde kalırken Malatyaspor, rahmetli başkanlarının deyimiyle bağıra bağıra küme düştü. Takip eden yıllarda uzun ve çetin mücadeleler verildi hem Malatyaspor hem de Boluspor adına. Federasyonun hukuk departmanı önce şike var sonra şike yok dedi. Sonrasında “bir yerlerden” Malatyaspor’a 3 milyar Lira para geldi ve olay bir şekilde kapandı.

Bazı yerlerde işler böyle yürür. Düzen dediğimiz şey bazen bir soyunma odasında dağıtılan zarflarla, bazen rakip futbolculara gönderilen Şahin marka arabalarla, bazen de bir bond çantanın girdiği kapıyla şekillenir. Kimi zaman sahada koşanların emeği konuşur, kimi zaman soyunma odası koridorları. O günlerdeyaşananlar da sadece bir maçın değil, bir dönemin zihniyetini açık etmişti. Bugün futbolda konuşulan ne varsa, kökü o eski defterlerin sayfalarında durur hâlâ. Ve biz, yıllar sonra bile, aynı cümlenin etrafında döneriz: Bazı yerlerde işler böyle yürür.


1 Aralık 2025 Pazartesi

175 - 01.12.2025 - AĞZA SIĞAR DA AKLA SIĞMAZ BAZEN (Göynük Gazetesi)

 

AĞZA SIĞAR DA AKLA SIĞMAZ BAZEN



En başta şunu söyleyeyim: Az sonra okuyacaklarınızı evde, çarşıda, pazarda, iş yerinde kısacası hiçbir yerde DENEMEYİNİZ! Baştan uyarımı yapayım da sonra gazetede okudum da yaptım filan gibi mazeretlerin ardına sığınan çıkmasın.

İki sivri zekâ arkadaş oturmuşlar muhabbet etmekteler. Muhtemelen muhabbetlerine, şişe ya da kutu içerisindeki bir miktar alkol de eşlik etmekte. Bu iki sivri zekadan biri, aklına her nereden geldiyse artık, diyor ki “Birader ben şu ampulü ağzıma sokarım!”. Bunu, tavandaki duya takılı olan akkor flamanlı sarı ampulü parmağı ile işaret ederek söylüyor. Yapardın-yapamazdın iddiaları arasında bir ampul bulunuyor ve iddia sahibi bir şekilde ampulü ağzına sokmayı başarıyor. Ampul bu, bir şekilde ağız boşluğuna sığar da çıkarmaya çıkaramazsın. Öyle de oluyor. İddia sahibi iddiasını kanıtlamış oluyor ama ampulü kırmadan ağızdan çıkarabilmek kesinlikle mümkün değil! Diğer üstün zekalı, sinkaf ederek şöyle diyor arkadaşına: “Lan oğlum ne beceriksiz adamsın! Nasıl çıkaramıyon ampulü?!” Böyle dedikten sonra o da ağzına bir ampul sokuyor ve akıbet yine aynı: Ağza giren ampul çıkmaz kuralı!

Tüm uğraşlarına rağmen ampulleri çıkaramayınca normal zekalı insanların verebileceği bir karar verip hastaneye gitmeye karar veriyorlar. Evden çıkıp yoldan bir taksi çeviriyorlar. Tabi ağızlarda ampul, konuşma filan hak getire. Taksiciye durumu yazarak anlatıyorlar. Taksici bu kafadarların ne kadar da akıllı (!) olduklarını düşünüyor ve gülmekten adeta katılarak bunları hastanenin acil servisine götürüp bırakıyor. Acil servistekiler de gülmemek için kendilerini zor tutarak tıbbi müdahalede bulunuyor ve bu iki çok akıllı tipi “kurtarıyor”.  Doktor tam bunları ampulden kurtarırken acilin kapısından bu kez taksici giriyor. Ve onun da ağzında bir ampul! Yememiş içmemiş, iki kafadarı acile bırakır bırakmaz bakkala girip ampul almış ve o da denemiş!

Evet dostlar, burada anlatılan fıkra gibi gözükse de aslında gerçektir. Çıkaramayacağını bile bile o ampulü ağzına sokar insan. Ne kadar zekâ ve akıl dışı olsa da acaba mı sorusu kanına girer insanın. Halbuki bu merakın sonu acil servistir. Tıbbi olarak müdahale edilmezse de o ampul o ağızdan çıkmaz!

Daha geçenlerde Şanlıurfa’da bir marangoz atölyesinde 15 yaşında bir çocuğa makatından kompresör ile hava veren zekâ yoksunu tipler, zavallı çocuğun ölümüne neden olmuşken, bu olay ülke genelinde duyulmuş ve infiale sebep olmuşken bu kez de ilçemiz Göynük’te karbon kopya şeklinde bir mevzu meydana geldi.  Bir iş yerinde çalışan birkaç zeki (!) vatandaş bir arkadaşlarına, aynı Şanlıurfa’daki gibi kompresörle hava verdiler. Olaya maruz kalan işçi hastanelik oldu. Şakalaşırken vuku bulduğu iddia ediliyor bu olayın. Çok şükür bu “şaka” ölümle sonuçlanmadı. Ancak insanların hatalardan hiç ders almaması ibretlik bir öykü halinde kamuoyuna yansımış oldu.

İnsan, bazen en basit uyarıları bile hiçe sayacak kadar gözünü karartabiliyor. Ağzına ampul sokmakla makata kompresörle hava sıkmak arasında uçurum varmış gibi görünse de ikisinin de ortak paydası aynı: Beyin yerine başka yerlerle düşünmek... Bir anlık kahkaha uğruna hayatları tehlikeye atan bu hoyratlık, sadece iş kazası değil; toplumsal bir körlük aslında. Hepimizin yapması gereken, bu “şaka” kültürünü masum bir eğlenceden ibaret sanan anlayışla yüzleşmek, hatta belki de hesaplaşmak. Çünkü ampul belli şartlar altında kırılarak sorun çözülebiliyor belki, ama insanların kırılması tolere edilebilecek kadar basit bir mevzu değil.

25 Kasım 2025 Salı

174 - 25.11.2025 - ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ (Göynük Gazetesi)

 

ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ

ÇOK ŞİDDETLİ BİR SEVGİ BİZİMKİSİ

Sanırım önemli gün ve haftalarla ilgili yazı yazarken kendime ait bir teamül oluşturdum: Önemli günün bir gün sonrasında o günle ilgili yazı yazıyorum. Öğretmenler Günü 2025 de bu teamülün bir halkası olmaktan kurtulamıyor.

Öğretmenler Günü, Anneler Günü, bunun günü, şunun günü derken birçok şeyi 365 güne yaymak yerine tek bir güne sıkıştırıyoruz. Konuya özne olan kişi ya da olayı anmak elbette önemli, ama o hayattayken ve imkânın da yerindeyken mesela anneni huzurevine yatır, ziyaret etmek şöyle dursun arayıp sorma bile, huzurevinden gelecek ölüm haberini bekle, sonra da anneler gününde Instagram’da zibilyon tane paylaşım yap! Ne büyük bir başarı! İnşallah çoluk çocuğun da sana aynını yaşatır; seni, en az senin anneni sevdiğin (!) kadar sever…

14 Şubat mesela. Sen sevdiğini iddia ettiğin kadını o gün kırmızı güllere boğ, geri kalan günlerde kadını salt senin pek bir kırılgan olan erkekliğine halel getirdi bahanesiyle sokak ortasında onu boğ! Nasıl sevgi ama?! Seni öldüresiye seviyorum dersen hiç de yadırganmaz bu boğucu sevgin. Mahkemede de takım elbiseni giyersin, kravatını da Windsor düğümü şeklinde bağlarsın. Hâkimin karşısında da el pençe divan durdun mu hafifletici sebepler seni haphafif yapıverir! Sanırsın açık sarı Ona şişesine dalıp çıkmışsın; hafifim, hafifsin, hafif… 

Sevgililer gününden tam olarak bir ay sonra, 14 Mart Tıp Bayramı. Doktorlarımız, ebe-hemşirelerimiz, acil tıp emekçileri… Onların da her biri sevgililer günündeki gibi şovumuzu yapacağımız sevgililerimiz. Her biri başımızın tacı. Arada bir yurtdışına filan kovuyor olsak da onlar bizim. Çok mu çok seviyoruz onları. Amaa acilde hele bir serum takmasınlar bize, hele istediğimiz antibiyotiği bir yazmasınlar bak bakalım başlarına neler geliyor! Acili basar şiddetli bir biçimde öyle bir severiz ki onları!!! 14 Mart’ta X (eski Twitter) platformunda yaptığımız övgü dolu paylaşımdan sevgimizin büyüklüğünü anlarlar gerçi ama biz yine de 160 karakterlik bu paylaşımlarımızın hatırını saymadıklarında onlardan “dehşetli sevgimiz” ile hesap sorarız. Hakkımız çünkü bu!

Öğretmenler gününe ne demeli? Ne güzel icat valla. “Benim çocuğuma nasıl 99 verirsin?!”  deyip 1 puan için okulu bas, öğretmeni okul koridorunda sıkıştır, olur da veli toplantısına gelme şerefini bahşedersen orada da parmak sallayıp işini öğretmeye kalk! Eee?! Olur o kadar yahu! 24 Kasım Öğretmenler Gününde mis gibi bir Whatsapp mesajı, ”hocam iyi ki varsınız” bir de Facebook’tan tumturaklı bir iki laf içeren bir gönderi hazırlayıp paylaş, bitti gitti. (Yazarın notu :Hazırlamak derken onu da arama motorundan araklarsın canım, şey değilsin ya! Yazarın notunun sonu) Öğretmenin emeği, sabrı, gayreti ve çocuğunun hayatında iz bırakacak sevgisi bir hiç zaten! Senin klişe mesajının ağırlığı hepimizi yere serip ezmeye yeter! Öğretmen de teneffüs dakikalarında suni teneffüs bile edememiş kime ne! O, senede bir gün hatırlanacak bir süs eşyası o kadar!

Tüm bu hikâyelerin ortak bir noktası var: Biz sevgiyi, saygıyı, emeği, minneti yaşamıyoruz. Onun yerine göstermeyi hatta gösteriş yapmayı tercih ediyoruz. Annemizi, eşimizi, doktoru, öğretmeni, yani bize dokunan herkesi bir güne hapsediyor; geri kalan 364 günde görmezden geliyoruz. Van’da öğretmenlik yaptığı yıllarda aldığı bir hediyeyi anlatırken gözleri nemlenen sevgili kardeşim Sezai Hoca geldi aklıma. Hediye dediği de içinden bir ya da iki tanesi kullanılıp geri kalanı eski bir gazete kağıdına sarılmış ve bir parça iple bağlanmış bir paket kâğıt mendil... Öğretmenlere 24 Kasım’da aldığınız o janjanlı hediyelerden kat be kat değerli bir hediye o. Aradan geçen yıllara rağmen gözde bir damla yaş çünkü onun bedeli. Dolayısıyla her kim olursa olsun verdiğiniz gerçek değer, bir ömürlük emeğin hakkını vermekle ölçülür. En büyük eksikliğimiz sevgimizi gösterememek değil, sevgiyi yaşatmayı becerememek. En çok sevdiğimizi sandıklarımızı, en çok kırdığımız yerde bıraktığımız sürece, özel günler sadece vicdan temizleme töreni olarak kalacak.

Öğretmenler Günü kutlu olsun, olabilecekse…

19 Kasım 2025 Çarşamba

173 - 19.11.2025 - GÜVENLİ GIDA HAKKI (Göynük Gazetesi)

 

GÜVENLİ GIDA HAKKI

GÜVENLİ GIDA HAKKI

 

Son günlerde ülkemizde yaşanan ve yeme-içme kaynaklı ölümlerle gündeme gelen vakalar, hepimizin ortak bir gerçeğe bakmasını zorunlu kılıyor: Kimi zaman bir tabak yemek, masum bir akşam yemeği ya da sokak arasında ayaküstü atıştırılan bir ekmek arası, hatta ne kadar saçma da olsa içine her nasılsa deterjan karışmış bir fincan Türk Kahvesi, hayatla ölüm arasındaki ince çizgiye dönüşebiliyor. Kimsenin aklına gelmeyen, kimsenin hesaba katmadığı şey bazen reflü ya da gastritle değil, doğrudan bir cenaze töreniyle sonuçlanabiliyorolması. Bu yüzden mesele artık “ne yediğimiz”den çok; “neyi,kimden ve nasıl aldığımız” meselesi.

Gitgide Hindistan’a yaklaşan sokak lezzet(!)lerindenrestoranlara, düğün yemeklerinden okul kantinlerine kadar her nokta, denetim zayıfladığında risk haritasında kırmızı renge bürünüyor. Üstelik bu risk sadece mikrobik zehirlenmelerle sınırlı değil; yanlış saklanmış etler, beklemiş sebzeler, motor yağından hallice yağlar, hijyen eksikliği, personel eğitimsizliği ve daha niceleri bu tablonun görünmeyen ama sonuçları ağır bileşenleri. Bazı işletmelerin kâr hırsıyla hijyen ve güvenliği ikinci plana atması ise toplum sağlığını en çok yaralayan noktalardan biri.

Bu tablo karşısında resmî kurumlar da çoğu zaman kıt imkânlarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Gıda kontrol ekiplerinin sayısı, müdahale kapasitesi, laboratuvar yoğunluğu ve periyodik denetimlerin sıklığı; mevcut tabloya bakıldığında ihtiyacın gerisinde kalıyor. Turizm ülkesi olma iddiamız ise bu tabloyla çelişiyor. Çünkü zengin gastronomimiz, turizmin taşıyıcı sütunlarından biri. Ancak kontrolsüz gıdalar nedeniyle yaşanan her zehirlenme vakası, ülke imajına da zarar veriyor.

Bu noktada sadece devleti işaret etmek en kolay yol elbette. Oysa mesele daha büyük. İşletmenin mutfağında bulaşık yıkayan personelden paket servisi yapan motokuryeye kadar herkes bu işte paydaş pozisyonunda. Hijyen eğitimi, gıda güvenliği kültürü ve disiplin; sadece “usta başının uyarısı” ile ayakta durabilecek şeyler değil, kurumsallaşmış bir sistemle desteklenmek zorunda.

Elbette tüketicinin de bir sorumluluğu olmalı bu işte. Hepimiz dışarıda yemek yerken “ucuz fiyat”, “bol porsiyon”, “popüler mekan” gibi unsurlara bakıyoruz; ancak hazırlama koşullarını sorgulamak zerrece aklımıza gelmiyor. Oysa sağlıklı besinin ilk şartı, hijyenik üretim sürecidir. Fabrikalar zehirlemez; basit ihmaller zehirler. Çöp kutusunun yanına bırakılan et, uygun saklama sıcaklığı sağlanmayan pilav, aynı bıçakla işlenen çiğ ve pişmiş gıdalar… Hayati tehlikenin başlangıç noktaları bunlar.

Artık şunu kabul etmek zorundayız: Güvenli gıda bir lüks değil, temel bir insan hakkıdır. Düzenli denetimlerin artırılması, işletmelere zorunlu hijyen ve gıda güvenliği eğitimlerinin getirilmesi, caydırıcı cezaların ağırlaştırılması ve tüketici bilincinin yükseltilmesi; bir tercihten öte bir zorunluluk artık.

Tabağımızdaki yemek sadece midemizi değil, ülkemizin gastronomi kültürünü, turizmdeki itibarını ve en önemlisi insan hayatını ilgilendiriyor. Bu yüzden şu andan itibaren şapkamızı önümüze koyup şunu soralım:

Bu tabak sadece açlığımı mı gideriyor, yoksa sağlığımı da koruyor mu?

Cevabı bireysel olarak biz ne kadar ciddiye alırsak, gıda güvenliği de o denli güçlü olacaktır.

15 Kasım 2025 Cumartesi

172 - 15.11.2025 - YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-3 (Göynük Gazetesi)

 YATIRIM TAVSİYESİ : Bölüm-3



Bu toprakların ne hayırseveri biter ne dolandırıcısı… Yazı dizimizin birinci bölümünde bahsettiğimiz Thodex ve Fatih Özer’e konuyu ancak ulaştırabildim.

Henüz 23 yaşında kripto para ayağıyla 400 bin kişiden para topladı. 12 milyar dolarlık işlem hacmine ulaştı. Seksi kıyafetler giydirilmiş mankenlerle reklam yapıyordu. Müşterilerine çekilişle Porsche filan hediye ediyordu. Kendisi finansal deha olarak tanıtılıyordu. 2 milyar doları buhar etti. 150 milyon doları da bavullara doldurup Arnavutluğa kaçtı. Bir yıl sonra artık Türkiye'ye getirildi. 11 bin yıl hapis cezası verildi. Son dönemde yakın çevresine Şubat ayında çıkacağını söylediği bir zamanda, Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki hücresinde intihar etti.

Üç bölümdür dilim döndüğünce anlatmaya gayret ettim. Bir muhasebe yapalım isterseniz:

Tüm bunları alt alta yazıp topladığımızda görüyoruz ki ülkemiz ekonomi tarihi kendisini çok kurnaz zanneden, parsadan ben de pay alayım diyen, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın deyimi ile bir koyup üç almak isteyen, çalışmadan köşeyi dönme merakındaki çok saygıdeğer halkımızın fiyaskolarıyla dolu maalesef. Tamahkârlık o denli büyük boyutlarda ki önceki fiyaskolardan hiç mi hiç ders de alınmıyor.

Ülkemizde engelli bir vatandaş için alt tarafı bir tekerlekli sandalye almak gibi ulvî bir amaç için bile olsa para toplamaya kalkın, kırk yerden izin, imza almak zorundasınızdır. Ancak her ne hikmetse bu Thodex gibi organizasyonlar 12 milyar Dolar toplarlar, kimseciklerin ruhu bile duymaz!

Tüm bunların temelinde ahlak anlamındaki eksikliğimiz ve gitgide yozlaşmış olmamız yatıyor maalesef. Hep anlatılan bir anekdot vardır, size son olarak onu da ileteyim:

Bir adam akşam-gece aralığında telaş içerisinde bir kuyumcunun önüne gelir. Elindeki bohçaya sarılı altınları satmak istemektedir. Onun bu halini gören bir vatandaş telaşının sebebini sorar. Adam ona eşinin çok hasta olduğunu, ameliyat olmazsa öleceğini, ancak ameliyat parası için gereken parayı elindeki bohçadaki altınları satarak tamamlayabileceğini anlatır ağlamaklı bir biçimde. Hatta bunun için elindeki 2 milyon Lira değerindeki altınları zorunlu olarak 1 milyon Liraya bile bozdurabileceğini söyleyince yardımsever (!) vatandaş, kuyumcu kapalı olduğundan kendisinin bu 1 milyonu verebileceğini söyler. Altınların sahibi olan adam ağlaya ağlaya bu yardımseverin ellerini öper ve alışveriş birkaç dakika içinde tamamlanır. Ertesi sabah yardımsever vatandaş büyük bir heyecanla kuyumcuya gittiğinde altınların altın değil teneke olduğunu öğrenir.

Hepimiz bu hikayedeki gibi insanlar değiliz elbette. Ama hepimizi toplayınca ortalamamız maalesef bu! Düşene bir tekme de sen vur anlayışı, 1 koyup 3 alma motivasyonu ile ortaya çıkan bu durum ahlaki manadaki yozlaşmanın bir tezahürü olarak karşımıza dikilmekte.

Uzun sözün kısası bu ülkenin ekonomik tarihi aslında aynı haberin kuşaklar boyu tekrarıdır: İsimler değişir, yöntemler yenilenir ama senaryo hep aynıdır. Kimi “yerli otomobil” der, kimi “kripto devrimi”... Sonuç hep aynıdır: Birileri kaybederken birkaç kişi kazanır. O yüzden bu satırların acizane tek yatırım tavsiyesi şudur: Paranızı koruyun elbette, ama yanı sıra sorgulama yetinizi de korumaya bakın; çünkü o gittiğinde insanlığını kaybetmek sadece an meselesidir.

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...