1 Mart 2012 Perşembe

0052-02.03.2012.Abide-i İstikrar


Abide-i İstikrar

Sevgi ve selamlarımı sunuyorum değerli okuyucularım. Bu hafta sizlere, ülkemizde maalesef hiçbir araya gelemeyen iki olgudan, spor ve istikrardan bahsetmek istiyorum. Ama öncelikle Spor Toto Süper Lig’den düşmesi kesinleşen Ankaragücü ile ilgili birkaç söz etmek isterim. O dönemdeki adıyla Federasyon Kupası’nın 1981 yılı finalinde, ihtilâlci Kenan Evren’in arkadan iteklemesi ile şampiyon yapılarak, o dönemki adıyla Birinci Lig’e çıkarılan Ankaragücü, kesintisiz 31 sezonun ardından bir alt kümeye düşmeyi garantiledi. Böylece bir dönem de kapanmış oldu. Dilerim Boluspor bu yıl Spor Toto Süper Lig’e çıkan üç takımdan biri olur da 31 yıl önceki haksızlık bir nebze olsun giderilmiş olur.

Geçtiğimiz günlerde 70 yaşındaki Sir Alex Ferguson, dünyaca ünlü İngiliz futbol takımı Manchester United’in başındaki 26ncı yılını geride bıraktı. Dile kolay, Ferguson United takımının başına geçtiği ilk gün doğan bir İngiliz bebek, bugün 26 yaşında bir İngiliz gencine dönüştü. Bu süre zarfında Alex Ferguson, David Beckham’dan Christiano Ronaldo’ya kadar yüzlerce yıldız futbolcuyla çalıştı. Takıma onlarca şampiyonluk kupası kazandırdı. Elbette United’daki tüm kariyeri başarılarla dolu değildi. Sıkıntılı süreçler de geçirdi. Takım el bile değiştirdi. Ama United, taraftarı ve yönetimi ile Alex Ferguson’un daima arkasında ve yanında oldu. Bunda elbette İngiltere’de futbolun çok farklı yönetilmesinin ve gündelik başarılardan ziyade sihirli kelime “İSTİKRAR”a gönülden bağlılığın etkisi büyüktü. Sonuçta adeta “tıkır tıkır işleyen bir makine” olan Manchester United efsanesi oluştu.

Bakış açımızı “Üstünde güneş batmayan imparatorluk” İngiltere’den ülkemize çevirince farklı, çok farklı bir manzara ile karşılaşıyoruz: Bizim istikrar abidemiz olan Yılmaz Vural ile… 59 yaşındaki Yılmaz Vural, 1986 yılında Malatyaspor ile başladığı Teknik Direktörlük kariyerinde aynen meslektaşı Alex Ferguson gibi 26 rakamına ulaştı. Ancak küçük bir fark vardı ki o da şuydu: Yılmaz Vural da 26 yıllık kariyerinde 26 değişik takımın başında görev yapma becerisini gösterdi! İşin ilginç yanı, Bursaspor’da (3), Antalyaspor’da ise (2) kez teknik direktör oldu bu süre içerisinde. Yani Yılmaz Hoca’nın “26”sı içinde tekrarlamalar da mevcut.

Aslına bakarsanız geçtiğimiz hafta sonu Boluspor’dan kamuoyuna yansıyanlardı bu yazıyı bana yazdıran… Ligin zayıf ekibi Sakaryaspor’u çok da gerçekçi olmayan bir skorla, 7-2 ile geçerken muhteşem hoca olan Özcan Kızıltan, son dört haftada alınan başarısız sonuçlardan sorumlu tutuldu ve gönderildi. Böylece Boluspor da ilginçtir 47 yıllık tarihinde 47nci teknik direktörü göndererek 48incisinin kim olacağını düşünmeye başladı.

Bir yanda kırk yıla yaklaşan teknik adamlık kariyerinin yüzde yetmişlik bölümünü bir tek takımın başında geçiren bir spor adamı ve ona 26 yıldır güvenmekten vazgeçmeyen bir futbol takımı, diğer yanda kariyerinin neredeyse her yılını ayrı bir takımda geçiren bir teknik adam ve yaşı kadar teknik adam değiştirmiş bir kulüp… Sporda ve diğer birçok konu başlığında neden dünyadan gerilerde olduğumuzun sebebiyle alakalı bir fikir oluştu mu acaba?

İyi haftalar diliyor, sevgilerimi sunuyorum değerli okuyucularım. 


21 Şubat 2012 Salı

0051-23.02.2012.Gönüllerin Fethi


Gönüllerin Fethi

Selam ve saygılar sunuyorum değerli okuyucularım. Bu haftanın yazısını son günlerin flaş mevzusu Fetih 1453 filmine ayırdım.

Her şeyden önce ne yapın edin ailece bu filmi izlemeye çalışın derim. Zira bu filmden aldığım hazzı daha önce sadece İstanbul Topkapı Şehir Parkı’ndaki Panorama 1453 Fetih Müzesi’nde hissettim ben.  Fetih dinamiğini, panoramik bir atmosferde yaşayabileceğiniz Panorama 1453 müzesini görmek için İstanbul’a yolunuzun düşmesi gerek. Ancak benzer bir deneyimi yaşamanız için sinemaya gidip Fetih 1453’ü izlemeniz yeterli.

Bence filmde cast, yani oyuncu seçimi konusunda zayıf kalınmış ya da tercihen böyle bir yöntem uygulanmış. Tanıdık, bildik oyuncu çok az filmde. Ancak yapımcı / yönetmen Faruk Aksoy, oyuncuların filmin önüne geçmesi riskine karşılık böyle bir seçim uygulandığını belirterek bu düşüncemizi çürütmek istiyor. Ayrıca Fatih Sultan Mehmed Hân’ı canlandıran Devrim Evin’in, muhteşem oyunculuğuna rağmen hokka gibi burnu ile Fatih’i andırmadığı aşikâr. Zira Fatih’in ve birçok Osmanlı Padişahının portrelerinde aşina olduğumuz kemerli burun hadisesi film boyunca bir eksiklik olarak göze batıyor kanımca.

Akşemseddin Hazretleri’nden de filmin ilk kısımlarında hiç mi hiç söz edilmemesi açıkçası beni çok rahatsız etti. Fethin sadece siyasi ve askeri yönleri ortaya konulurken Akşemseddin, Molla Güranî gibi büyük zatların etkisindeki manevi boyutu biraz ıskalanmış filmde. Neyse ki Akşemseddin Hazretleri de önemli bir noktada kuşatma ve fetih ortamına dâhil edildi de rahatladık.  

Filmle ilgili olarak Salı günkü Hürriyet gazetesindeki köşesinde acımasızca eleştirilerde bulunan Yılmaz Özdil’in yorumlarına ise ne yazık ki katılamayacağım. Filmin, birçok Hollywood filminden aşırılmış sahnelerden oluştuğunu ve hiçbir özgünlük içermediğini, gerçekten çok acımasızca iğnelemelerle okuyucusuna aktarmış Yılmaz Özdil. Yazılarını ve üslubunu sevmeme rağmen Holivut’un Fethi başlıklı bu yazısında savunduğu hiçbir düşünceye katılmadığımı söylemek isterim. Yazıda tek tek nelerden bahsedildiğini uzun uzadıya anlatmayacağım. Zaten Yılmaz Özdil sosyal medyada çok takip edilen bir yazar. Merak eden internette arayıp bulur. Fakat bu yazı ve bu yönde yapılan yorumlar bana şu fıkrayı anımsatıyor:

Adamın biri ölür ve muhakemesinin ardından cehennemlik olduğu ortaya çıkar. Fıkra bu ya, yanına bir görevli verirler. Önde görevli ardında bizim adam cehennemin koridorlarında yürümeye başlarlar. Adam bakar ki her yerde üzerlerinde milletlerin isimlerinin yazılı olduğu kocaman kazanlar kaynamaktadır. Alman kazanı, Hintli kazanı, Rus kazanı gibi… Ve her kazanın başında da elinde demir çubukla bekleyen birer zebani… “Nedir bu?” diye sorar adam yanındaki görevliye. Görevli “Onlar kazanda cezasını çekenlerden başlarını yukarı çıkaranların başlarına vurarak kazana geri gönderen görevliler” cevabı alır. Adam bakar ki Türk kazanının başında böyle bir zebani yok. “Peki burada niye böyle bir görevli yok?” diye sorar. Aldığı cevap şudur: “ O Türk kazanı.  Orada başını yukarı çıkaranı alttan çekiyorlar zaten!!!”   

Maalesef durum bu… Muhteşem Yüzyıl adlı dizi, Osmanlı Devleti’nin belki de en dindar padişahı olan Kanuni Sultan Süleyman Hân’ı kümeste horoz gibi gösterirken zerrece tepki görmüyor, merakla izleniyorken, Fetih 1453 filminin bu kadar acımasızca eleştirilmeyi hak etmediğini düşünüyorum. Ben izlerken çok haz duydum. Özenli bir çalışmanın ürünü olduğunu düşündüğümden filmi büyük küçük herkese coşkuyla öneriyorum.

Haftaya Perşembe görüşmek üzere değerli okurlarım. 

9 Şubat 2012 Perşembe

0050-09.02.2012.Sosyal Ağların Asosyal Bireyleri


Sosyal Ağların Asosyal Bireyleri

Merhabalar sevgili okurlar. Bu hafta sizlerle “sosyal medya” hakkında birkaç şey paylaşmak istiyorum.
“Reklama girmesin de RTÜK’den laf işitmeyelim” düşüncesi ile televizyonlarımızın sıklıkla kullandığı ismiyle sosyal medya, bilinen adıyla Facebook ve Twitter, kendim de kullanıyor olmama rağmen insanlar için büyük bir güvenlik açığı aslında. Yani dünya üzerindeki hiçbir istihbarat örgütü insanlardan bu kadar çok özel bilgiyi, seve seve paylaşarak toplayabilme kabiliyetine sahip değil.
Düşünsenize mezun olduğunuz okullardan arkadaş çevrenize, aile efradınızdan çalıştığınız iş yerlerine kadar birçok bilgiye kötü niyetli kişilerce az bir gayret ile ulaşılabiliyor. Dahası iş başvurusu yaptığınız yerlerin çoğu artık referanslarınızdan çok Facebook profilinizde paylaştığınız durum güncellemeleri ve notlardan faydalanıyor hakkınızda bilgi edinmek için. Kötü niyetli diye tanımlanabilecek kişiler ise tüm bunlardan yola çıkarak basit algoritma ve istatistik hesaplamalarla sizin banka hesaplarınızı tam takır edebilir.
Benim asıl garibime giden şey ise insanların gittikleri yerlerde çektirdiği fotoğrafları diğer insanlarla paylaşma hırsı. Adam İtalya’ya gitmiş, Colloseum’un önünde hatıra fotoğrafı çektirmiş, üşenmemiş bunu Facebook’ta paylaşmış. Hangi hastalıklı ruh hali ile açıklanır bu durum onu bilemem. Ancak dijital çağın öncesinde insanların evlerinin süsü ya da malı mülkü ile kazanmaya çalıştığı yapay ve geçici itibarın, yaşadığımız çağa yansıması olarak görüyorum ben bu durumu. Hele bir de “Akıllı Telefon”lar çıktı ki asıl mertlik o zaman bozuldu. Bu telefonlara yüklenen Facebook eklentileri ile bulunduğu yeri başkalarına ilan etme saçmalığına ne demeli?! “Ben çok sosyal bir adamım” diye bağırmanın en kaba yollarından biri… Adam yerini bildiriyor; “Bolu Highway Outlet”teyim diye. Ama özele inip baktığınızda göreceğiniz şey, adamın aslında asosyal bir tip olarak yapayalnız yaşayan bir münzevi olduğu gerçeği.
Genç kesimin sosyal ağ algısı ise daha beter. Diyarbakır’ı İzmir’e komşu zannedebilecek kadar kültürlü (!) lise öğrencileri her nasılsa “Feysbuk” ta şair kesiliyorlar. Zannedersin ki çocuk çağımızın Nazım Hikmet’i ya da Necip Fazıl’ı olmaya aday bir sanatçı ruh. Heyhat! Çocuğun sanatçı ruhunun sınırı “Kes - kopyala – yapıştır” usullerini uygulamaktan başlıyor. “Esinlenme”yi bir adım öteye taşıyıp “araklama”ya çevirmiş, kimsenin haberi yok. Şakşakçılar da zaten her daim hazır ve de nazır; “Beğen” butonuna tıklamak parmaklarınızın ucunda!..
Bir de sosyal medyayı “hatunları düşürme” mecrası olarak gören abazan tayfa var ki oraya hiç bulaşmak istemem açıkçası.
Tüm bunlar dijital çağ dediğimiz soğuk iklimin insanlar üzerinde oluşturduğu birer tezahür elbette. Facebook’ta Twitter’de binlerce takipçiniz olsa da dostlarla yüz yüze yapılan paylaşımların sosyal hazzı, sosyal medyanın hiçbir parçasında bulunamaz. İnsanlar konuşa konuşa; yazışa yazışa değil…
Haftaya görüşebilmek umudu ile sevgiler sunuyorum değerli okurlar.   

25 Ocak 2012 Çarşamba

0049-26.01.2012.Emek-yoğun


Emek-yoğun

Merhabalar sevgili okurlar. Müflis tüccar önce eski defterleri karıştırırmış derler. Ben de şöyle bir geçmişe baktığımda tam 140 gündür, yani yaklaşık 5 aydır yazı yazmadığımı fark edip aynanın karşısına geçtim ve kendime sert bir bakış fırlattım. Hakaret boyutuna vardırmadan birkaç ağır kelâm da etmedim değil aynadaki siluetime. Sonra birkaç avuç buz gibi suyu suratıma çarptım da azıcık olsun kendime geldim.
Şaka bir yana da sevgili dostlar, bu süre boyunca birçok sıkıntıyla yüz yüze geldim. En yakındakinden başlarsam eğer, işimi kaybettim. Evet, askerliğimi yapıp eve döndüğüm 2001 yılındaki kriz döneminden bu yana ilk kez işsiz kalıyorum ve bu son derece sıkıntı verici bir sürece dönüşmeye başladı. Ayrıldığım işime ise sadece 2 ay önce başladığımı düşündüğümde, “acaba ayrılış kararını vermem çok mu fevrice alınmış bir karardı?” sorusunu kendime sormadan edemiyorum. Ancak her ne kadar bu sorunun yanıtı “Evet”e daha yakın dursa da verdiğim kararın doğruluk oranı daha yüksek geliyor. Zira benden, bugüne değin hep yanında ve bir arada olduğum emek sahiplerinin karşısında yer almam alenen istendiğinde, sırf kendi bekam için savunduğum değerleri yere vurmam beklenemezdi. Şirket içi e-posta trafiği içerisinde “çalışanların haklarını savunduğumdan daha fazla şirket menfaatlerini savunmam gerektiği” bana sert bir dille hatırlatıldığında aslında “sonun başlangıcında” olduğumu anlamıştım. Ama beni bir nev’i uykudan uyandıran da aslında bu oldu diyebilirim. Adına Vahşi Kapitalizm ya da ne derseniz deyin, “kâr maksimize” edilirken “insanlığın minimize” edilmesi, “modern anlamda kölelik”ten gayrı bir anlam taşımaz bana göre. Uzun çalışma saatleri ve buna mukabil ödenen görece düşük ücretlere bir de “yönetim katı”nın atadığı “kapıkulu” tarzı, kahverengi dilli alt kademe yöneticileri de eklenince, emekten başka sermayesi olmayan insanlar için çalışıp eve ekmek götürme süreci gönüllü / gönülsüz işkenceden ibaret bir yaşam tarzına dönüşüyor maalesef.
İşin ilginç bir tarafı daha var ki o da, bu duruma bilerek ya da bilmeden seyirci kalanlardan oluşan izleyiciler tarafı. En yakın örnek, Belediyemizin en beğendiğim hizmetlerinden biri olan başıboş hayvan barınağında hasbelkader soğuktan ölen köpek mevzuunda, adeta bir bardak suda koparılan fırtına. Sözde hayvan haklarını savunanlar ve bir kısım medya, aynı hafta içerisinde evine ekmek götürebilmek adına çalışırken çöp toplama aracının presine sıkışarak feci şekilde hayatını kaybeden Sezai Halıcı için iki satırlık haberi bile çok görürken, Bolu Belediyesi Hayvan Barınağı’nda ölen köpek “9 sütuna manşet” yapıldı. Bu durum bir iktisat kaidesini acı bir şekilde hatırlattı bana: Tabiatta sayıca çok olan şeyin değeri düşüktür. Emeği ve alın terinden başka sermayesi olmayan kişiler sayıca ganimet gibi olduğundan, üzücüdür ki değerleri de o oranda azdır. Oysa bana göre dünyanın en değerli şeyi ne altın ne gümüştür; “emek”tir. Ne acıdır ki o “emek” üzerine en az değer yüklenen olgu olarak hayatımızın tam orta yerinde dimdik dikilmekte. Bir yanda “işçinin ücretini alnını teri kurumadan veriniz” diyen bir peygamber var, diğer yanda nüfus cüzdanının “Dini” hanesinde kalın kalın harflerle “İslam” yazan bizler…
Hepinize iyi haftalar diliyorum sevgili okurlar…

5 Eylül 2011 Pazartesi

0048-08.09.2011.ROK and Roll!!!


ROK and Roll!!!

Merhabalar sevgili okurlar. Öncelikle geçmiş Ramazan Bayramınızı kutlamak isterim. Umarım bu bayram eşiniz, dostlarınız ve sevdiklerinizle birlikte geçirdiğiniz, gerçek bir bayram gibi olmuştur.
Epeyce bir zamandır yazamıyordum. Umarım gözden ırak olduğum bu dönemde gönülden de ırak olmamışımdır.
Son dönemde bir televizyon izleyicisi olarak devamlı surette ekranlarda gördüğüm, ama bundan son derece rahatsız olduğum bir “tipleme” var. Bugünkü yazımda aslında istemeye istemeye de olsa bu “adam”dan bahsetmek istiyorum.
 Adam” dedim ama lafın gelişi; çünkü bahse konu olan Rasim Ozan Kütahyalı adlı kişinin adamlığı şüphe götürür. Zira memleketimizde askerliğini yapmayana adam gözü ile bakılmayacağı gibi, askerliğini yapmayan ve bunu da göğsünü gere gere anlatana ise başka bir şey söylenir de şimdi durduk yerde “yayın yolu ile hakaret” kapsamına girmeyelim!
Bu kerameti kendinden menkul kişiyi, gazeteci ve köşe yazarı hüviyetinde o televizyon senin bu televizyon benim gezerken görebilirsiniz. Ama aslında o ne bir gazeteci ne de bir köşe yazarıdır. Konuştuğu şeyler ise ne anlaşılır ne de aklıda kalıcıdır. Zira konuşmak fiilini kendisi bağırmak ya da böğürmek şeklinde algıladığından karşısındakiler maalesef susmak zorunda kalır.  Artık “körle yatan şaşı kalkar”dan mı etkilenmişler bilemem de evli olduğu kişi olan  gazeteciNagehan Alçı da konuşmak fiilini Rasim Ozan Kütahyalı (yazıda bundan sonra kendisinden ROK şeklinde söz edilecektir.) gibi algılamaktadır.  Neyse konumuz Nagehan Alçı değil. Bu arkadaşı izlerken Gazi Üniversitesi Nakış Öğretmenliği bölümün neden terk ettiğini idrak ediyor insan. Zira nakış ve öğretmenlik gibi iki kavramın, ROK gibi biriyle yan yana gelebilmesi o denli imkânsızdır ki, Barack Hussein Obama ile Beşşar Esed’in bile yan yana gelme olasılığı daha yüksektir. ROK, kimileri tarafından Engin Ardıç ile aynı kefeye konulmak istense de bu mukayese ancak abesle iştigal gibidir. Engin Ardıç sivri dilliydi ama salakça ona buna saldırmazdı!
Bir bakarsınız ROK Beyaz TV’de bir tartışma programında yorumcu konuktur; her konuya hâkim olduğundan, olayları bir yorar ki şaşar kalırsınız. Bir başka akşam Star TV’de kırkından sonra azıp “twitlediği” fotoğraflardan medet uman artiz eskileri ile “panpiş – pompiş” muhabbeti yaparak magazinin en cıvık taraflarının gözüne vurur! İlginç bir şekilde her haber kanalı da onun engin fikirlerinden bir nebze de olsa birşeyler öğrenebilmek adına (!) ROK’u stüdyolarında “ağırlayarak bir nevi ondan feyz alırlar…
Bu yazı ROK’a karşı yazılmış bir yazı gibi gözükse de, aslında ülkemize, bizim insanımıza has bir durum olan “kayırmacılığa” karşı yazılmış bir yazı. ROK’u konu mankeni olarak kullanmamdaki sebep, fazlaca göz önünde olması ve kahvehane kültürünün en popüler temsilcisi olmasıdır. Yoksa ROK gibilere her yerde rastlıyoruz. Yalakalığın ve adam kayırmacılığın minicik bir örneğidir ROK. İşi bittiğinde onu klozete atıp sifonunu ilk çekecek kişiler, bugün körü körüne savunduğu kişiler olacaktır, emin olun. Bu hep böyle oldu, böyle olmaya da devam edecek…
Hepinizi çok seviyor, saygı ve selamlar sunuyorum sevgili okurlar…

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...