9 Mayıs 2021 Pazar

075.30/03/2021 - Kedi (Bolu'nunSesi)

 

KEDİ

                Merhaba değerli okurlar. Birkaç haftadır Bolu’nun Sesi gazetemizde âcizane yazı yazmaya, dilim döndüğünce kendi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya gayret ediyorum. Sürç-ü lisan ediyorsam, ki insanlık halidir mutlaka hatalarımız da olmaktadır, affola. Gazetemizin internet sitesinden, yazılarıma gelen olumlu-olumsuz tüm reaksiyonu takip etmekteyim. Hakaret boyutuna varmayan her geri dönüş benim için çok değerli, bunu bilmenizi isterim. Buna mukabil sizlerden ricam da maddi manevi hiçbir beklentim olmaksızın, hiçbir ideolojinin sözcüsü olmadan yazdığım yazıları, bunların kişisel görüşlerim olduğunu bilerek okumanızdır.

                Başlıkta yazdığım “Kedi”ye gelince… Birçok insanın sevimli bulduğu, bazılarının ise çekindiği bir evcil hayvan olan kedilere çağlar boyunca değişik özellikler atfedilmiş; Antik Mısır’da kutsal sayılmaları gibi… Oysa benim değinmek istediğim, çok sevdiğim, fakat geçtiğimiz Kasım ayında yitirdiğim bir dostum, kardeşim Yalçın… 1 Mart doğumlu olduğu için kendisine taktığımız lakaptı Kedi. Ani bir kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Yalçın’la 1991-92 eğitim-öğretim yılında İskenderun’da tanışmıştık. İskenderun MYO Haberleşme programını başarısızlıkla bitiremeyen birkaç kişinin içindeydik Yalçın’la. Hepimizin hayatının bir döneminde olduğu gibi o dönemde o da ailevi sorunlar yaşıyordu. Bunların ayrıntısına girecek değilim elbette. Ev arkadaşım, kadim dostum Yılmaz ile birlikte birçoğunu beraberce aşması için destek olmaya çalıştık Yalçın’ın. Acı tatlı bu anılar bizimle beraber gidecek. Fakat bazılarını sizlerle paylaşmamda sakınca olmadığı kanaatindeyim.

                Özel radyoların ilk açıldığı dönemlerdi. Cep telefonu, internet gibi şeyler olmadığından radyolardan şarkı çalmaları için istekte bulunmak için jetonlu kulübelere muhtaçtık. Bazı arkadaşlarımız sevdiklerine şarkı armağan etmek için, benim gibi tipler de farklı olmak adına dinledikleri müzikler (hard rock ve heavy metal) başkaları ile buluşsun diye jetonlu kulübelere gider, en sık dinlediğimiz ve artık çalışanları ile samimiyet kurmuş olduğumuz radyo istasyonlarını arar, şarkı isterdik. İsmini şu an anımsayamadığım bir radyo istasyonunun müdavimiydik ve çalışanlarla şahsen de tanışıklığımız oluşmuştu. Alex adlı bir DJ arkadaşla kafalarımız çok uyumlu idi. Yalçın da ben de Alex arkadaşla muhabbeti çok severdik. Bir hafta sonu arkadaş grubumuzla gezmeye çıkmışken Alex arkadaşın çalıştığı radyoya çat kapı ziyarette bulunmuş, gördüğümüz rağbet karşısında şaşkınlığa uğramıştık. Radyonun sahip olduğu CD arşivi içinde kaybolmuştuk hatta. Yalçın hepimizi güldürdüğü gibi radyo çalışanlarını da gülmekten kırıp geçirmişti. Sonrasındaki günlerden birinde, öğrenci lokantasında yemek yemiş İskenderun sokaklarını arşınladığımız bir akşam, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş kiliseye giden kalabalığın içinde rastlamıştık Alex’e. Kuru bir selam verip bize geçip gitmişti. Yalçın’la bu durumu çok garipsediğimizi anımsıyorum. Oysa radyoda ne kadar içten sohbetler etmişti bizimle. Gayrimüslim olduğuna zaten vâkıftık Alex’in. Ama bizi ilgilendiren dinsel inanışı değildi ki, yöresel de olsa ünlü biriyle olan yakın arkadaşlıktı…

                Birbirinden elle tutulur bir anı kalsın diye düşünenler, 70li 80li yıllarda anı defterlerinden “kalpleri kadar temiz bir sayfa” ayırırken, 90lı yıllarda bunun yerini anket defterleri almaya başlamıştı. Yalçın kardeşimin de kocaman bir anket defteri vardı. Bu devasa defterin arka kapak içine yapıştırdığı zarfta ben diyeyim yüz elli, siz deyin iki yüz sorudan oluşan anketi vardı. İki elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki kemik arkadaş grubumuzun tamamına verip doldurtmuştu anket defterini. Sonraki yıllarda yaptığımız her telefon görüşmesinde o defteri saklayıp saklamadığını sorduğum Yalçın’dan aldığım yanıt hep aynı olmuştu: “Saklıyorum tabii oğlum!” “Bir gün yolumuz Nazilli’ye düşerse mutlaka o anket defterinde yazdıklarımı okumak isterim” derdim ben de. Ama maalesef biz fırsat yaratıp onun yanına gidemedik, o da bize anket defterini okutamadı.

                Sizden ricam şudur sevgili okurlar: Biliyorum, hayat şartları zor ama sevdiğiniz insanları bir daha göremeyeceğiniz, onların sesini bir daha duyamayacağınız günler gelecek. O günler gelmeden sevdiklerinizle teması kesmeyin. Pişmanlık çok da fayda vermiyor. Sevgi ve selamlarımla...       

080.03/05/2021 - Kapanmanın Etkisi (Bolu'nun Sesi)

 

KAPANMANIN ETKİSİ

                Merhaba değerli okurlar. 30 Nisan tarihinden itibaren bir tam kapanma sürecine girdi ülkemiz. Sürecin öncesinde karayollarında oluşan yoğunluk “kavimler göçü”nü andırıyor olsa da umarız bu kapanış memleketimize ve insanımıza hayırlar getirir.

                2020 yılının Mart’ından bu yana devam eden salgında, kapanma süreçlerinden muaf olmayan insanlarımızın çoğunun şikâyet ettiği belli başlı durumlar var. Eş, dost, akraba ziyaretleri, düğün, nişan gibi sevinçlerin, hasta ziyareti ve cenaze gibi hüzünlerin paylaşıldığı sosyalleşme ortamlarının minimuma inmiş olması gibi, özellikle küçük esnafımızın büyük bir çoğunluğunun etkilendiği iş yapamama problemi gibi… Bunların dışında kuşkusuz birçoğumuzu ilgilendiren ancak yukarıda saydıklarımın birazcık gölgesinde kalan kilo kontrolünü yavaş yavaş yitirmeye başlıyor oluşumuz.

                Hareketsizlik ve kontrolsüz beslenmenin en önemli ve en büyük etkisi olan obezite, maalesef ülkemizi ve insanımızı tehdit eder boyutlara ulaştı. 2017 verilerine göre OECD ülkelerinde ortalama %19 olan obezite oranı ülkemizde %23 seviyesinde. Bu rakamlar çerçevesinde Türkiye, Avrupa’nın en yüksek obezite oranına sahip olan ülkesi konumunda maalesef. Yapılan araştırmalar, obezite ve aşırı kilo problemi olan yetişkin nüfusun yarısından fazlasına eriştiğini gösteriyor. Beslenme alışkanlıklarımızın ve dünyalar güzeli mutfak kültürümüzün önemli bir payı var kilo problemimizin temelinde. Bunların üzerine bir de düzenli spor yapamama ve hareketsizlik de eklenince ortaya çıkan tablo bu oluyor işte. Bilim insanları, obezite oranlarının artmasının ortalama yaşam süresini kısaltması, kronik hastalıkların ise gitgide artması gibi zincirleme etkileri olacağını belirtiyorlar.

                Ramazan ayı içerisindeyiz malum. Yeme içme düzenimizin değişmesi, 15-16 saat yemeksiz ve susuz kaldıktan sonra iftar ile birlikte bendimizi aşarcasına yiyip içtiklerimiz, yanan ateşe benzin dökmek gibi etki gösteriyor. Yazdığım bunca şeyden sonra şöyle de bir durum var: Ele verir talkını, kendi yutar salkımı!..

                Hepinize sağlıklı günler, sevgi ve selamlar değerli okurlar.

 

079.25/04/2021 - Kripto Paracıklar (Bolu'nun Sesi)

 

KRİPTO PARACIKLAR

Son birkaç gündür kamuoyu dijital-kripto para dolandırıcılığı ile meşgul. 2 milyar dolar gibi Cumhuriyet tarihinin en büyük miktardaki dolandırıcılığı olan bu olay, daha öncekilerin ders olmaması gibi yine farkındalık yaratmayacak ve emin olun yenileriyle daha çook karşılaşacağız.

Hani bir söz vardır ya "efsaneler ölmez şekil değiştirir" diye bizdeki dolandırıcılık mevzuarı da aynı bu sözdeki gibi zamana göre şekil değiştiriyor. 1940'lı yıllarda tramvay, Galata kulesi, meydan saatleri ve şehir hattı vapurları gibi kamusal malları satarak ya da kiraya vererek ünlenen Sülün Osman'dan, "diğerleri ne faiz veriyorsa 1 puan yukarısı" diyerek milleti tokatlayan Banker Kastelli'ye, devletin Başbakanını emekli subay derneği başkanı imiş gibi kandırarak örtülü ödenekten para tırtıklayan Selçuk Parsadan'dan, çoğunlukla dinine bağlı insanları birden çok kez tokatlayan Jet Fadıl'a değin onlarca dolandırıcı gördü bu millet. Dolandırıcılar kimi zaman insanların iyi niyetini, çoğu zaman da kısa yoldan çok para kazanma güdüsüyle hareket etmelerini sömürerek yaptılar bu işleri... Daha Tosuncuk Namlı Mehmet Aydın'ın Çiftlikbank adı altında gerçekleştirdiği vurgun yeni yeni gündemden düşmeyen başlamışken, Tosuncuk'un tokatladığı 500 milyon Türk lirası rekorunu 2 milyar Amerikan doları ile kıran Faruk Fatih Özer ile bir kez daha dolandırıldığı canım ülkemin insanları. Kötü haber şu ki bu kripto para borsacılığı hikayesi daha çok canlar yakacak ölçüde bir çorap söküğüne dönüşecek gibi görünüyor. Tabirimi bağışlayın mahalle bakkalı açmak için bile binbir türlü prosedürün tamamlanması gerekirken, yardım amaçlı para toplamayı bir kenara bırakın apartman ve site yönetiminde bile para toplamak kılı kırk yararcasına incelenirken, şakır şakır para alışverişinin döndüğü bu kripto para borsası açmak nasıl böylesine kolay olabiliyor anlamak inanın güç. Yasal manada altyapısı olmayan bir konu olan kripto para borsacılığı özele bakıldığında tamamen borsa faaliyetini gerçekleştiren kişi ya da kişilerin insafına ve iyi niyetine kalmış bir süreç. Zira ortada fiziki olarak bir karine olmamasından dolayı bu işi kotaran kişi şalteri indirince elde avuçta bir şey kalmıyor. Dolandırılan kişilerde bu durumda gönüllü olarak ödeme yapmışlar gibi bir garabet durum ortaya çıkıyor. İşin teknik boyutu haricinde asıl incelenmesi gereken sosyolojik boyutuna gelirsek; insanlar onlarca belki yüzlerce kötü örnek varken neden hala bu açıkgöz tiplere para kaptırmaya devam ediyorlar?

Son iki örnekte  (Çiftlik bank ve kripto para borsacılığı) öne çıkan bir cümle var:  "Bunca insan aptal olamaz herhalde dedik ve bizde bu işlere girdik!" Kısa yoldan çok para kazanma hırsı, bir koyup üç alma gibi motivasyonlar varken maalesef ne dolandırıcılar biter ne de dolandırılanlar...

 Son söz olarak, devletimizin çok geç kalmadan kripto paralarla ilgili bir yasal altyapı oluşturması şart. Bunu yaparken de gece yarısı yönetmeliği şeklinde değil konunun uzmanları ve toplumun değişik kesimlerinin bir araya getirilerek bir konsensus oluşturularak yasal zemin oluşturulmalı.

Hepinize iyi haftalar diliyor ve dolandırıcılara karşı uyanık olmanızı öneriyorum değerli okurlar.

078.18/04/2021 - Mutluluk Raporu (Bolu'nunSesi)

 

MUTLULUK RAPORU

                Bu haftaki yazıma, kendimle hesaplaşarak başlamak istiyorum. Geçen hafta yazdığım yazının birkaç yerinde ironi yapmak isterken kantarın topunu kaçırmış olduğumu fark ettim. Yazılarımı kaleme alırken her satırını, her paragrafını ve yazının tamamını defalarca kez okurum. Ulusal çaptaki gazetelerde bu iş için istihdam edilmiş ve adına redaktör denen personel yapar bu işi. Hem anlam, hem anlatım hem de dil bilgisi bakımlarından yaptığım bu kontrollerin sonunda bazen gözden kaçan ya da kendi süzgecimden geçirme konusunda sıkıntılı olan durumlarla karşılaşırım yazının basılı halinde. Geçen hafta da böyle bir durum yaşandığını hem siz değerli okurlar hem de yazımı okuyan değerli dostlarım bana hatırlattınız. Kendi adıma maksadını aşan ifadelerim için rahatsızlık duyan herkesten özür diliyorum.

                Bu hafta su sayaçlarını mı yazsam, yanlış basılan imsakiyeyi mi, patates soğan dağıtımını mı yoksa uzun zamandır kapalı vaziyette olan Yedigöller yolunu mu diye düşünürken birden Birleşmiş Milletler’in yayınladığı geleneksel Dünya Mutluluk Raporu ile ilgili habere rastladım.

                Söz konusu raporda Türkiyemiz 149 ülke arasında 104üncü sırada yer almış. Raporun sıralamasını gayrisafi yurtiçi hasıla, sosyal destek, ortalama sağlıklı yaşam süresi, vatandaşların kendi hayatlarıyla ilgili karar alabilme özgürlüğü, cömertlik, ve ülkedeki yolsuzluk düzeyinin değerlendirilmesi belirliyor. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin 103üncü, Pakistan’ın da 105inci olduğu raporun en tepesinde yine Finlandiye yer alıyor. 149uncu ve son sırada ise Afganistan yer alıyor.  Bu rakamlar raporun genel sıralaması. Mikro boyutta da ülkelerin kentleri de aynı kriterler göz önüne alınarak sıralanmış. Ülkemiz özelinde yaşadığımız kent Bolu ilk 20 içerisinde, 14üncü sırada yer alıyor. İlk sırada yine bir karadeniz kenti olan ve Türkiye’nin en sakin şehri kabul edilen Sinop’un yer aldığı görülüyor. Üç büyük şehir de (İstanbul, Ankara ve İzmir) yüzde 60 mutluluk oranı altında kalarak görece mutsuz sayılmışlar.

                Rapor hazırlanırken esas alınan kriterler elbette tartışılmaz değil. Ama açıkçası demokrasiyi, insan haklarını, sosyal devleti vb. ilkeleri yaşamsal düstur edinmiş herkesin kabul edebileceği ölçütler… Değerlendirmelere bu yıl 2019 sonundan bu yana etkisi altında olduğumuz Covid-19 salgını da eklenmiştir umarız. Zira ister istemez bu virüs hayatımızın orta yerinde yer işgal etmekte neredeyse bir buçuk yıldır. Dışarıdan aşı alım süreci, sınırlı sayıdaki bu aşıların hakkaniyetli bir sıralama ile halka ulaştırılıp ulaştırılamadığı, pandemi kuralları olarak devletçe yürürlüğe konulan bazı düzenlemelerin toplumun tüm kesimlerine eşit şekilde uygulanıp uygulanmadığı da bireysel ve toplumsal anlamda mutluluğa etki eden faktörler olarak göze alınmalı. Gerçi bir kısım ülkelerde tüm bireyler eşittir, ama bazı bireyler daha eşittir kalıbı halihazırda geçerliliğini koruyor ya neyse… Yanlış anlaşılmasın; bu söylediğimin temelinde George Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı öyküsünde anlatılanlar yatmakta. Özetle, insanların eziyetinden bıkıp yönetimi ve çiftliği ele geçiren hayvanların manifestosunda bir numaralı maddede “tüm hayvanlar eşittir” yazmaktadır. Gel zaman git zaman bazı hayvanların kayırıldığı ortaya çıkınca manifestoya ikinci madde olarak “bazı hayvanlar daha eşittir” yazılır! Her neyse, mutluluk bu tür elle tutulur gözle görülür, sayılarla ifade edilebilir kriterlerle ölçülebilir bir şey gibi görünse de aslında duygusal anlamda hissedilebilir duygudan başka bir şey değildir bana göre.

Peki siz değerli okurlar, sizler yüzde 70lik mutlu kesimin mi yoksa kalan yüzde 30’un mu içerisindesiniz? Sevgi ve selamlarla...

077.10/04/2021 - Halime'nin Peşinde Koşan Bolu (Bolu'nun Sesi)

 

HALİME’NİN PEŞİNDE KOŞAN BOLU

 

                Geçtiğimiz günlerde Bolu türküsü olarak bilinen ve söylenegelen “Tombulacık Halimem” türküsünün, Devrek türküsü olarak tescil ettirildiği açıklandı. Türküyü derleyenlerin Ali Murat Karageyik, Muzaffer Sarısözen gibi üstadlar olduğu düşünüldüğünde Bolu türküsü olduğuna dair güçlü kanıtların varlığından söz edilebilir. Aslında türkünün Bolu’ya mı Devrek’e mi ait olduğu yönündeki tartışmanın bir hayli uzağındayım kendi adıma. Halimem türküsü ha Devrek’in olmuş ha Bolu’nun olmuş çok da önem arz etmiyor. Zira türkü bu coğrafyanın türküsü, bizim türkümüz.

                Benim asıl derdim, taa 2014 yılında bu türkü özelinde yaratılan başka bir tartışma… O dönemde yerelde yazı yazan ve BAİBÜ Bolu Meslek Yüksekokulu’nun eski öğretim görevlilerinden olan Hüseyin Kaya’nın kaleme aldığı ve akademisyenlik hayatı gibi zırvalarla dolu olan bu yazıda, adı geçen şahıs Kurtuluş Savaşı döneminde tüm Anadolu düşmana karşı savaşırken Bolu insanı Halime’nin peşinde göbek attığının iddia etmişti. Şimdi okurlarımızdan bazıları bana kızacak belki; ölmüş adamın arkasından konuşulmaz diyecekler. Elbette ki kültürümüzde ölmüş “adam”ın arkasından konuşulmaz. Ama yeri geldiğinde gıyabında da olsa kişiler hakkındaki gerçekler konuşulmalı.

                Şimdi bu müteveffa arkadaşın eski bir öğrencisi olarak konuya dair görüşlerimi paylaşmayı kendimde hak görüyorum. Kurtuluş Savaşı döneminde Bolu ve halkı hakkında birçok şey söylenebilir; hatta isyankâr olduğu bile… Oysa küçük araştırmalar yapabilen ve “akademisyen” bile olmayan insanlar Ankara Hükümeti’nin yanında olan Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey’in, Ankara’nın direktifi ile ayaklanma yaşanan Düzce’ye gittiğini, isyanı sonlandırmak üzere çaba gösterdiğini ve fakat buna rağmen isyancılar tarafından derdest edildiğini bilir. Ayaklanma Bolu’ya da sıçramıştır, doğru. Bunun; cahil bırakılmış halkın bir kısmınca, İngiliz altınları ve damat ferit uğursuzunun ayak oyunları ile gerçekleştirildiği aşikâr… Yani Bolu halkına birçok şey söylenebilir, ama Kurtuluş Savaşı döneminde hovardalık peşinde koşuyordu DE-NE-MEZ. Hele ki bunu, hangi şehre ait olduğu bile ihtilaflı olan bir türkünün sözlerine dayandırarak söyleyebilmek için insanın gerçekten aymaz ve omurgasız olması lazım. Bu durumda adı geçen şahsın seviyesinde bir cevap vermek istesek Bursa’lı olmasından hareketle… Neyse…

                Dediğim gibi bu şahsın hasbelkader öğrencisi olmuş, kişiliğini, karakterini bilen biri olarak, ortaya attığı düşüncenin mesnetsizliğini kanıtlayacak onlarca argüman sunabilir, bir o kadar tanık getirebilirdim. Ama bu kadarı fazla olurdu. Zaten ölmüş biri hakkında yazdığım için çok tepki göreceğim. Şu kadarını da ifade etmeme lütfen izin verin: Bu arkadaşla ilgili geçmişe dönük hiçbir kuyruk acım yok. Hayatta olduğu dönemde yazı yazıyor olsaydım 2014’teki bu yazısına karşı çok daha sert şeyler yazardım emin olun. Bolu’nun yıllarca ekmeğini yemiş ve yediği kaba pislemiş herkese karşı tavrım bu olur.

                Hepinize sevgi ve selamlarımı sunuyorum değerli okurlar…

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...