23 Mayıs 2021 Pazar

083.24/05/2021 - Fırıldak (Bolu'nun Sesi)

 

FIRILDAK

                Birdenbire ya da belirgin ayak sesleri ile gelen devrimler karşısında birçok insanın bu yeni durumlara nasıl çabucak uyum gösterdiğine, nasıl hiçbir rahatsızlık duymadan bir gün önceki görüşleri ile tamamen çelişik düşüncelerin ateşli birer savunucusu oluverdiklerine şahit oluruz / olmaktayız. Bu insanlar için geçmişte savundukları görüşler, “gelen ağam giden paşam” sözünün ana fikrindeki gibi silinip gider, yerini yenileri alır.

                Bu tarz gözlemler her ne kadar bir genelleme içeriyor gibi algılansa da herkes için geçerli değildir. Bu omurgasızlığı göstermeyerek kendini çarçabuk değiştirmeyen onurlu insanlar da olagelmiştir. Küçük topluluklarda bu kısıtlı zümre iki elin parmakları kadardır deyim yerinde ise. Bilimsel argümanları esas alarak insanlar arasındaki bu önemli farkı neyin oluşturduğu, önemli bir araştırma konusudur kanımca.

                Her devrin adamı olmayı reddeden kişilerin her zaman bir görev bilinci ya da saflıktan ötürü bu tavrı gösterdiğini düşünmemek de lazım. Çoğu zaman cesaret, dürüstlük ve ahlaki değerlere bağlılık da bu insanların duruşlarındaki temel etkenler aslında. Tabiri caizse “ucunda ölüm de olsa” doğru bildiğinin arkasında durmaktadır aslında bu insanlar.  Ahlaki değerler toplumsal anlamda çok gerekli unsurlar olduğu kadar belki de inançlara yön veren şeylerdir. Bireyler her dönemde doğru bildiklerini savunabilmek için, ahlaki değerlerin yanı sıra cesareti de temel ihtiyaç olarak bulundurmak zorundadır.  Cesaretli olabilmek içinse daha önce yanlış yapmamış olmak esastır. O zaman insanın sesi alabildiğine gür çıkacaktır. Elbette insandır, hata yapabilir. Önemli olan yanlışta ısrar etmemektir.

                Zaman zaman piyasadaki “her devrin adamı” olan güruha baktıkça, tamamına yakınının dünyalığını yapmış olduklarını görüyoruz. Yani artık nabza göre şerbet vermeyi kestiklerinde “arpam kesilir, acımdan ölürüm” demelerini gerektirecek bir durum yoktur hiçbirinde. Aksine birçoğu köşe başlarını tutmuş, yatını, katını istiflemiş, kimisi yazı yazıp ahkam kesmekte, kimisi ise arpalıklardan nasiplenmekte. Buna rağmen durmak nedir bilmez vaziyetteler. Hani lüks otellerdeki açık büfeler vardır ya; bitecek diye tepeleme doldurursunuz tabağınızı, hah işte onun gibi…

İnsan biraz da bulunduğu kabın şeklini alabilen bir canlıdır. Elbette ki esner, fikir ve düşünceleri değişebilir. 70lerde azılı “komünist” olan insanların bugün “kapitalist” şirketlerin sahibi olduğunu görebilirsiniz mesela. Ya da ateisttir adam, başına gelen bir musibetle dine dönmüş, inançlı biri olmuştur. Ancak önem arz eden nokta, bu değişimlerin aniden değil yavaş yavaş ve belli bir yöne doğru gerçekleşmiş olmasıdır. Yani fırıldak misali fırıl fırıl dönmenin bir mantığı yok! Aynaya baktığında kendi siluetini görmek istersin, biçimsiz, şekilsiz bir yaratık değil. Neredeyse aldığın her nefesin bile kayıt altına alındığı günümüz dünyasında, zaman gelir geçmişte dile getirdiklerini yüzüne çarpacak onlarca, yüzlerce kayıt karşına çıkar da kimseyi kandıramayacak duruma gelir, yüzsüzlüğün sınırlarında gezinirsin. Sonuçta insanın suratının derisi ne kadar sertleşebilir ki?! Bir insan ne zamana kadar zamanında küfrettiklerine yağcılık yapabilir, varlığına bile tahammül edemediği insanlara katlanabilir?

Kişi yalnız kaldığında kendisine sormak zorundadır; “ben ne yapıyorum?” diye… Bu soruya benliği ile yüzleşip mide bulantısı geçirmeden uzun süre dayanabiliyor, soruyu açık yüreklilikle yanıtlayabilecek cesareti olduğuna inanıyorsa bizim bu yazıyı yazma nedenimiz her halükârda ortadan kalkmıştır.

Tüm okuyucularımıza sevgi ve selamlarımı sunuyorum…

 

 

082.17/05/2021 - Bayramın Düşündürdükleri (Bolu'nun Sesi)

 

BAYRAMIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
    
    Geçen haftaki yazımı okuduğumda Ramazan Bayramı’nı kutlamayı atladığımı fark ettim. Bu vesile ile azıcık geç kalmış da olsam, Ramazan Bayramınızı kutlamak isterim. Umarım takip eden bayramlarımız eve kapanmalı olmayan, eş, dost, akrabanın sevgi ve muhabbet ile buluşup kaynaştığı, sağlıklı, mutlu ve huzurlu bayramlar olur.
    
    Aslında bu gecikmiş bayram kutlamasının temel sebebi geçmiş Ramazan ve Kurban Bayramlarını fazlasıyla sıkıntılı geçirmiş olmamdı diyebilirim. Şimdi bu geçmiş iki bayramda yaşadıklarımı düşününce bazı can sıkıcı anıların depreştiğini de söylemeliyim. Gerçi insan gülmeyi bilmiyorsa geçmişe, umut etmeyi bilmiyorsa da geleceğe bakmamalı, ama yaşadıkları da insanda yer etmiyor değil.
Sosyal medyada Neşet Ertaş’a izafeten “kadınlar insandır, biz insanoğlu” şeklinde bir cümle okumuştum. Ne kadar da doğru… Özellikle cinsiyetçiliğin her türlüsünün en aşağılık, en iğrenç ve en vahşi biçimlerde tezahür ettiği günümüz dünyasında sosyal medyadaki bu cümle daha bir anlam kazanmakta. Kadınlar baş tacıdır gibi beylik laflar etmeyeceğim, merak etmeyin. Ancak yeryüzündeki tüm savaşları biz erkeklerin çıkardığını düşünürsek, kadınların ne denli üst düzey bir yaratım sürecinden geçtiğiniz az da olsa idrak edebiliriz sanırım. Tam burada son derece ironik bir noktaya geliyoruz: Bu kadar üst düzey insanların doğurup yetiştirdiği insan oğulları, neden alçaklıkta sınır tanımayan bireylere dönüşmekte? Bu sorunun cevabı ciltlerce ansiklopediyi bile doldurabilir, ancak buna ne vaktimiz ne de yerimiz müsait. 
 
    Hayat boyu ne değişik insanlarla karşılaşıyoruz, hiç düşündünüz mü? Normal şartlar altında selam vermeye bile tenezzül etmeyeceğiniz insanlarla hasbel kader aynı ortamı paylaşıyor, aynı havayı solumak zorunda kalıyorsunuz. Bu insanların birçoğu da maalesef küçük dağları yarattıklarını düşünme aymazlığından mıdır, cahil cesaretinden midir yoksa hanzoyum ama para bendecilikten midir bilinmez, kültürel ve sosyal anlamda gelişmiş toplumlarda zerre kadar yeri olmayan tipler… Tam da “insanları tanıdım artık, daha ne görebilirim ki?” dediğiniz anlarda öyle modellerle karşılaşıyor ki insan, ilk tepkisi “pes yani, bu da varmış!” oluyor. Elbette ki kimse dört dörtlük olamaz. Ticari zekâsı ve yeteneği üst düzey olan ancak insaniyete gelince ters orantılı biçimde diplerin de dibinde davranış kalıplarını kendisine ana hareket noktası edinen insanlarla da karşılaşabilirsiniz. Hele ki bu tiplerle iş hayatında amir - memur ilişkisi kurmak zorunda kaldığınızda, yirmi küsur yıllık kariyer yaşantınızın en berbat dönemlerini geçirdiğinizi hissedebilirsiniz. Söz konusu tipler sizi “paranı ben veriyorum, o halde her türlü hakaretime katlanmak zorundasın” düzeysizliği ile sözüm ona aşağılamaya çalışabilir, bunu yaparken de ne kafasızlığınızı ne eğitimsizliğinizi bırakabilirler, sanki kendileri ordinaryüs profesörmüş gibi!.. Zaman gelir lafla ezmeye çalışmaları yetmezmiş gibi suratınıza evrak fırlatacak kadar fütursuzluğun, ukalalığın uç noktalarına seyahat edebilirler. Böyle durumlarda o tiplerle aynı düzeysizliği sergileyip “işini de seni de…” diyebileceğiniz gibi, başınızı dik tutup gülebilir, sabredebilirsiniz. 
 
    Hayat tecrübesidir; enseyi asla karartmayın ve gülün gülebildiğiniz kadar. Zira gülmek güzel bir eylemdir; güzel ve devrimci bir eylem. Tüm okuyucularımızın geçmiş bayramını bir kez daha kutluyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
 

9 Mayıs 2021 Pazar

081.10/05/2021 - Mobilite (Bolu'nun Sesi)

 

MOBİLİTE

                “Eskiden böyle miydi?” diye söze başlayacağım için nostaljik bir yazı okuyacağınız düşünüyorsanız yanıldınız değerli okurlar. Eskiye özlem temalı bir yazı olmayacak bu. Belediyemizin halkımıza moral vermek üzere düzenlendiğini beyan ettiği ve ulusal basına da konu olan şu meşhur mobil konser otobüsü bana eskiyi anımsatan.

                Tamamen “iyi niyetle” kotarıldığına inanmak istediğim ve hem evlerine tıkılı kalan halkımızı eğlendirmek hem de mahalli sanatçılara destek niteliğinde olduğu iddia edilen mobil konserler, bildiğiniz üzere polisimiz tarafından, biraz da heyecan verici bir şekilde, durduruldu. Düzenlenme gayesi gerçekten de belirtildiği gibi iyi niyet bile olsa uygulanış yöntemi ve sürecinin başlangıçta var olduğuna inanmak istediğimiz düşüncelerle çok da bağdaşır yanı olmadığı kanaatindeyim. İşin yasal boyutu bir tarafa, aslında irdelenmesi gereken nokta, gürültü kirliliği bence. Başlangıçta eskiye özlem dememin asıl sebebi buydu. Çocukluk çağımda komşulardan cenazesi olan biri olduğunda, kaybedilen sanki kendi ailemizden biriymişçesine bizim evde de televizyon açılmaz, arkadaşlarımızla sokaktaki şen şakrak oyunlarımıza bir süre ara verirdik. Bu bir saygı göstergesi, adeta yazılı olmayan bir kuraldı. Oysa geldiğimiz noktaya bakınca geçmişteki bu naif tutumun bizzat belediye eliyle yok farz edildiğini görüyoruz. Tamam, insanımızın bir kısmı evlerine adeta hapsoldu, bu durumdan sıkıldı. Ama adına ister mobil konser deyin ister gürültü patırtı, bu yüksek sesli uyarıcılara insanları maruz bırakmamalısınız. Evinde hastası olanlar olabileceğini, bir yakınını yakın zamanda salgın hastalık ya da başka bir sebepten kaybetmiş yaslı insanların varlığını unutmadan bu aktiviteleri yapmak daha doğru olmaz mı? Kaldı ki teknoloji artık her birimizin cebinde. Mobil konser veya diğer moral aktiviteler dijital kanallardan da gerçekleştirilebilir. Çok daha fazla insana ulaşabilirken bunu bir zorlama ile gerçekleştirmemiş olursunuz. Artık şu Erkal Zenger tarzı, cazgır kafayı biraz değiştirmek gerek sanki. Özellikle seçim öncesi propaganda dönemlerinde şahit olunan bangır bangır gezen araçlar fenomeninin, insanların oy verme fikirlerine olumlu yönde etkisi olmadığının görülmesi gerektiği gerçeği ortadayken mobil konser düzenlenmesi ne kadar dahiyane bir fikirdir bunu anlayışınıza bırakıyorum.

Olayın bir diğer boyutu da otobüsün polisimiz tarafından engelleniş biçimi. Konu ile ilgili videoları izledim. Güvenlik Şube Komiseri ve Belediye görevlisi arasındaki gayet medeni bir tartışmaydı ama sanki müdahale ediş biçimi biraz daha sakince olabilirdi gibi geliyor bana. Yine de olayın her iki tarafını da sağduyulu tutumlarından ötürü kutlamak gerek.

Olaydan çıkarılması gereken bir ana fikir varsa o da “empati”dir bence. Yani karşısındakinin duygularına, onun gözünden bakabilme yeteneği… İnanın bana ülkemizin bütün sorunlarının temelinde kendisini karşısındakinin yerine koyamama yatmakta. Bunu gerçekleştirebildiğimiz gün, işte asıl o zaman “Almanya bizi kıskanıyor” olacak. Biz görebilir miyiz bilemem de umarım gelecek nesiller şahit olur o zamanlara. Sevgiyle kalın değerli okurlar…

075.30/03/2021 - Kedi (Bolu'nunSesi)

 

KEDİ

                Merhaba değerli okurlar. Birkaç haftadır Bolu’nun Sesi gazetemizde âcizane yazı yazmaya, dilim döndüğünce kendi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya gayret ediyorum. Sürç-ü lisan ediyorsam, ki insanlık halidir mutlaka hatalarımız da olmaktadır, affola. Gazetemizin internet sitesinden, yazılarıma gelen olumlu-olumsuz tüm reaksiyonu takip etmekteyim. Hakaret boyutuna varmayan her geri dönüş benim için çok değerli, bunu bilmenizi isterim. Buna mukabil sizlerden ricam da maddi manevi hiçbir beklentim olmaksızın, hiçbir ideolojinin sözcüsü olmadan yazdığım yazıları, bunların kişisel görüşlerim olduğunu bilerek okumanızdır.

                Başlıkta yazdığım “Kedi”ye gelince… Birçok insanın sevimli bulduğu, bazılarının ise çekindiği bir evcil hayvan olan kedilere çağlar boyunca değişik özellikler atfedilmiş; Antik Mısır’da kutsal sayılmaları gibi… Oysa benim değinmek istediğim, çok sevdiğim, fakat geçtiğimiz Kasım ayında yitirdiğim bir dostum, kardeşim Yalçın… 1 Mart doğumlu olduğu için kendisine taktığımız lakaptı Kedi. Ani bir kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Yalçın’la 1991-92 eğitim-öğretim yılında İskenderun’da tanışmıştık. İskenderun MYO Haberleşme programını başarısızlıkla bitiremeyen birkaç kişinin içindeydik Yalçın’la. Hepimizin hayatının bir döneminde olduğu gibi o dönemde o da ailevi sorunlar yaşıyordu. Bunların ayrıntısına girecek değilim elbette. Ev arkadaşım, kadim dostum Yılmaz ile birlikte birçoğunu beraberce aşması için destek olmaya çalıştık Yalçın’ın. Acı tatlı bu anılar bizimle beraber gidecek. Fakat bazılarını sizlerle paylaşmamda sakınca olmadığı kanaatindeyim.

                Özel radyoların ilk açıldığı dönemlerdi. Cep telefonu, internet gibi şeyler olmadığından radyolardan şarkı çalmaları için istekte bulunmak için jetonlu kulübelere muhtaçtık. Bazı arkadaşlarımız sevdiklerine şarkı armağan etmek için, benim gibi tipler de farklı olmak adına dinledikleri müzikler (hard rock ve heavy metal) başkaları ile buluşsun diye jetonlu kulübelere gider, en sık dinlediğimiz ve artık çalışanları ile samimiyet kurmuş olduğumuz radyo istasyonlarını arar, şarkı isterdik. İsmini şu an anımsayamadığım bir radyo istasyonunun müdavimiydik ve çalışanlarla şahsen de tanışıklığımız oluşmuştu. Alex adlı bir DJ arkadaşla kafalarımız çok uyumlu idi. Yalçın da ben de Alex arkadaşla muhabbeti çok severdik. Bir hafta sonu arkadaş grubumuzla gezmeye çıkmışken Alex arkadaşın çalıştığı radyoya çat kapı ziyarette bulunmuş, gördüğümüz rağbet karşısında şaşkınlığa uğramıştık. Radyonun sahip olduğu CD arşivi içinde kaybolmuştuk hatta. Yalçın hepimizi güldürdüğü gibi radyo çalışanlarını da gülmekten kırıp geçirmişti. Sonrasındaki günlerden birinde, öğrenci lokantasında yemek yemiş İskenderun sokaklarını arşınladığımız bir akşam, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş kiliseye giden kalabalığın içinde rastlamıştık Alex’e. Kuru bir selam verip bize geçip gitmişti. Yalçın’la bu durumu çok garipsediğimizi anımsıyorum. Oysa radyoda ne kadar içten sohbetler etmişti bizimle. Gayrimüslim olduğuna zaten vâkıftık Alex’in. Ama bizi ilgilendiren dinsel inanışı değildi ki, yöresel de olsa ünlü biriyle olan yakın arkadaşlıktı…

                Birbirinden elle tutulur bir anı kalsın diye düşünenler, 70li 80li yıllarda anı defterlerinden “kalpleri kadar temiz bir sayfa” ayırırken, 90lı yıllarda bunun yerini anket defterleri almaya başlamıştı. Yalçın kardeşimin de kocaman bir anket defteri vardı. Bu devasa defterin arka kapak içine yapıştırdığı zarfta ben diyeyim yüz elli, siz deyin iki yüz sorudan oluşan anketi vardı. İki elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki kemik arkadaş grubumuzun tamamına verip doldurtmuştu anket defterini. Sonraki yıllarda yaptığımız her telefon görüşmesinde o defteri saklayıp saklamadığını sorduğum Yalçın’dan aldığım yanıt hep aynı olmuştu: “Saklıyorum tabii oğlum!” “Bir gün yolumuz Nazilli’ye düşerse mutlaka o anket defterinde yazdıklarımı okumak isterim” derdim ben de. Ama maalesef biz fırsat yaratıp onun yanına gidemedik, o da bize anket defterini okutamadı.

                Sizden ricam şudur sevgili okurlar: Biliyorum, hayat şartları zor ama sevdiğiniz insanları bir daha göremeyeceğiniz, onların sesini bir daha duyamayacağınız günler gelecek. O günler gelmeden sevdiklerinizle teması kesmeyin. Pişmanlık çok da fayda vermiyor. Sevgi ve selamlarımla...       

080.03/05/2021 - Kapanmanın Etkisi (Bolu'nun Sesi)

 

KAPANMANIN ETKİSİ

                Merhaba değerli okurlar. 30 Nisan tarihinden itibaren bir tam kapanma sürecine girdi ülkemiz. Sürecin öncesinde karayollarında oluşan yoğunluk “kavimler göçü”nü andırıyor olsa da umarız bu kapanış memleketimize ve insanımıza hayırlar getirir.

                2020 yılının Mart’ından bu yana devam eden salgında, kapanma süreçlerinden muaf olmayan insanlarımızın çoğunun şikâyet ettiği belli başlı durumlar var. Eş, dost, akraba ziyaretleri, düğün, nişan gibi sevinçlerin, hasta ziyareti ve cenaze gibi hüzünlerin paylaşıldığı sosyalleşme ortamlarının minimuma inmiş olması gibi, özellikle küçük esnafımızın büyük bir çoğunluğunun etkilendiği iş yapamama problemi gibi… Bunların dışında kuşkusuz birçoğumuzu ilgilendiren ancak yukarıda saydıklarımın birazcık gölgesinde kalan kilo kontrolünü yavaş yavaş yitirmeye başlıyor oluşumuz.

                Hareketsizlik ve kontrolsüz beslenmenin en önemli ve en büyük etkisi olan obezite, maalesef ülkemizi ve insanımızı tehdit eder boyutlara ulaştı. 2017 verilerine göre OECD ülkelerinde ortalama %19 olan obezite oranı ülkemizde %23 seviyesinde. Bu rakamlar çerçevesinde Türkiye, Avrupa’nın en yüksek obezite oranına sahip olan ülkesi konumunda maalesef. Yapılan araştırmalar, obezite ve aşırı kilo problemi olan yetişkin nüfusun yarısından fazlasına eriştiğini gösteriyor. Beslenme alışkanlıklarımızın ve dünyalar güzeli mutfak kültürümüzün önemli bir payı var kilo problemimizin temelinde. Bunların üzerine bir de düzenli spor yapamama ve hareketsizlik de eklenince ortaya çıkan tablo bu oluyor işte. Bilim insanları, obezite oranlarının artmasının ortalama yaşam süresini kısaltması, kronik hastalıkların ise gitgide artması gibi zincirleme etkileri olacağını belirtiyorlar.

                Ramazan ayı içerisindeyiz malum. Yeme içme düzenimizin değişmesi, 15-16 saat yemeksiz ve susuz kaldıktan sonra iftar ile birlikte bendimizi aşarcasına yiyip içtiklerimiz, yanan ateşe benzin dökmek gibi etki gösteriyor. Yazdığım bunca şeyden sonra şöyle de bir durum var: Ele verir talkını, kendi yutar salkımı!..

                Hepinize sağlıklı günler, sevgi ve selamlar değerli okurlar.

 

217 - 24.08.2026 - GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR? (Göynük Gazetesi)

  GÖYNÜK'Ü KİM KÖTÜLÜYOR?   Son zamanlarda Göynük Gazetesi'nin Instagram hikâyelerinde yer alan ve benim “Dijital Duvar” olarak adla...